Bir zamanlar mutlu Arap diyarı (Arabia felix) olarak adlandırılan Yemen son yıllarda fakirlik, iç çatışmalar ve terör örgütlerinin eğitim ve sığınak yeri olduğu iddiaları ile uluslararası toplumun gündemini işgal etmeye başladı. 2009’un son günlerinde bir Amerikan yolcu uçağına başarısız bir intihar saldırısı düzenleyerek tüm dünyanın dikkatini üzerine çeken Nijerya asıllı Ömer Faruk Abdülmuttalib’in Kuzey Yemen’deki dağlık bölgede terör eğitimi aldığına ilişkin haberler Amerikan medyasının ve Obama yönetiminin radarlarını bir kez daha bu fakir ülkeye çevirmesine neden oldu. Zira 11 Eylül’ün yarattığı psikolojik travmayı üzerinden atmaya çalışan Amerikan halkı için yolcu uçağının düşürülme girişimi, başarısız bir 11 Eylül’den farklı değildi. Oysa ABD küresel terörle mücadele uğruna iki ülkeyi işgal etmişti ve savunma, güvenlik ve istihbarat adına her yıl yarım trilyon dolar harcıyordu. Üstelik Bush’un saldırgan politikalarına karşı çıkarak iktidara gelen ve İslam dünyası ile barış ve diyalog politikası izleyen ABD Başkan Obama için son saldırı girişimi tam bir hayal kırıklığı yarattı. Bazıları bu terör eylemini Obama’yı Bush’laştırmayı amaçlayan bir komplo girişimi olarak okusa da, sonuçta olay gerçekti ve kamuoyunu derinden etkiledi. Peki, gerçekte Yemen’de neler oluyor? Yemen Orta Doğunun yeni kriz merkezi haline mi geliyor?
Yemen’in Açmazları: Fakirlik, Uluslaşamama ve Zayıf Devlet
Dünyanın en az bilinen ülkelerinden biri olan Yemen tarihsel olarak farklı medeniyetlerin etkisinde kalmıştır. Arap yarım adasının en güneyinde yaşayan Arap aşiretleri Romalar ve Perslilerin ardından, 630 yılından itibaren İslam medeniyetinin etkisine girdi. İlk dört halife sonrasında başlayan Zeydi İmamların yönetimi, 20. asrın ikinci yarsısına kadar sürdü. Arap yarım adasının en dağlık bölgesi olan Yemen coğrafyası, gerek Kızıldeniz’e olan hâkimiyeti ve gerekse Hint Okyanusuna açılan kapı olması nedeniyle her zaman büyük güçlerin iştahını kabarttı. Buna rağmen ne Osmanlılar ne de İngilizler hiçbir zaman Yemen’de tam olarak hâkimiyet kuramadılar. Kuzeyi 1918’de Osmanlıların çekilmesinden sonra bağımsız olurken, Güneyi 1967’de İngilizlerden bağımsızlık kazandı ve uzun yıllar Arap yarımadasında tek sosyalist rejim olarak kaldı. 1990 yılında iki ülke birleşerek bugünkü Yemen Cumhuriyetini kurdu. Bugünkü Yemen yarı-otokratik, gelişme ve bütünleşme sorunlarıyla uğraşan; Kuveyt’in işgalinde Saddam yönetimine destek verdiği için Orta Doğudaki tüm ekonomik ve siyasi entegrasyon süreçlerinden dışlanan fakir bir Arap ülkesi görünümündedir. Üstelik birleşmeden hoşnut olmayan güneylilerden yükselen bağımsızlık talepleri, kuzeydeki isyancı Zeydi Husilerin şiddetli direnişleri ve giderek artan El-Kaide terör gruplarının eylemleri Sana rejimini ve ülkenin 30 yıllık lideri Abdullah Salih’i zor durumda bırakmaktadır. Pek çok gözlemci, Yemen’in Sudan ve Somali gibi “ başarısız devletler” ligine düşmesinden endişe etmektedir.
Çöken Ekonomi
Yemen’in temel sorunlarından biri ciddi bir ekonomik çöküntüdür. Yemen ekonomik olarak Orta Doğunun en fakir ülkesidir. Nüfusun yüzde 73’ünün kırsal alanda yaşadığı Yemen’de, Dünya Bankası rakamlarına göre halkın yüzde 46’sı açlık sınırının altında yaşamaktadır. İşsizlik son derece yaygın olup, 15 yaş ve altındaki nüfus toplam nüfusun yüzde 50’sini oluşturmaktadır. Son 30 yılda nüfusu ikiye katlanan ülkede, kişi başına düşen milli gelir 950$ civarındadır. Kuzeyindeki diğer Arap ülkelerinin tersine, Yemen petrol ve doğal gaz kaynakları bakımından oldukça fakirdir. Buna rağmen sınırlı miktardaki petrol üretiminden elde edilen gelirler, bütçe gelirlerinin 3/4’ünü ve ihracatın da yüzde 90’ını oluşturmaktadır. Petrolden elde edilen zenginlik ise memur maaşları ile siyaset ve aşiret bağları temelinde işleyen bir sübvansiyon sistemiyle halka dağıtılmaktadır. Abdullah Salih’i ayakta tutan da patronaj ağlarıyla sağlanan bu siyasi ekonomik rant dağıtım sistemdir.
Küresel ekonomik krizin petrol zengini Körfez ülkelerindeki reel sektör üzerinde yarattığı daralma, Yemen’e yönelik işçi transferlerinin azalmasına ve bu ülkeye yönelik Körfez kaynaklı sermaye akışının durmasına neden olmuştur. Diğer yandan hem petrol fiyatlarının düşmesi hem de üretimdeki düşüşler nedeniyle, Yemen’in petrol gelirlerinde 2008’den bu yana yüzde 75’e varan azalma gözlenmektedir. Bunun doğal sonucu ise, Yemen hükümetinin fakir halk için yaşamsal öneme sahip olan devlet yardımlarını azaltması olmuştur. Üstelik tüm dünyada olduğu gibi, temel gıda fiyatlarında ciddi artışların yaşandığı bir konjonktürde sübvansiyonların kesilmesi ülkede zaten mevcut olan bölgesel/etnik/aşiret çatışmalarını şiddetlendirmiş; güneydeki ayrılıkçı hareketlere elverişli bir siyasi ve psikolojik zemin yaratmış ve devleti radikal terör örgütlerinin faaliyetlerini kontrol etme ve ideolojik propagandalarıyla mücadele etmede acze düşürmüştür. Dolayısıyla Yemen’in giderek ülkeyi iç çatışmalara ve siyasi istikrarsızlığa sürükleyecek yeni bir ekonomi-politik fasit dairenin içine girdiği söylenebilir.
Husilerin Siyasi İsyanı
Etnik köken itibariyle halkın tamamının Arap olduğu Yemen’de iki İslam mezhebi yaygındır. Ülkenin daha çok kuzey bölgesinde yoğunlaşan Zeydiler nüfusun yüzde 30’unu oluşturmaktadır. Geri kalan yüzde 70’lik şafi nüfus ile Zeydiler arasında tarihsel olarak inanca dayalı bir mezhep çatışması yoktur. 2004 yılında başlayan Husi isyanının temelinde, devletin birleşme sonrasında izlediği merkezileştirme politikalarına karşı yerel aşiret reislerinin yani çevrenin direnişi yatmaktadır. Zeydi İmamlar 1978’e kadar yaklaşık 10 asır boyunca Yemen’i yönetmişlerdir. İç savaşın ardından Cumhuriyetin kurulması ile Zeydi kökenli siyasi elitler devlet içindeki ayrıcalıklı konumunu yitirdiler. Ülke içinde birleşmeden sonra Sünnilere karşı azınlık durumuna düşen ve siyasi iktidar tekelini de yitiren Zeydiler, bu güç kaybını hazmedememiş ve tarihte de sık sık yabancılara karşı başvurdukları gibi bu kez de merkezi devlet güçlerine karşı isyan etmişlerdir. Halkı harekete geçirmek için kullandıkları temel argüman ise Zeydilerin yaşadığı bölgenin hükümet tarafından ihmal edildiği ve Zeydilere karşı Suudilerin de yardımıyla devletin Sünnileştirme politikaları izlediği iddialarıdır. Özetle isyanın kökeninde siyasi güç mücadelesi, ekonomik rant kavgası ve Zeydilik kimliğini koruma uğraşısı vardır. Hükümetin isyanı bastırmak için uyguladığı halkı toplu cezalandırma yöntemleri ise direnişin halk tabanını giderek güçlendirmektedir.
Yemen’de El-Kaide Örgütünün Kökenleri
Sovyetlere karşı savaşan mücahitlere destek vermek için, 1980’li yıllarda çok sayıda Yemen vatandaşının ABD’nin de desteği ile Afganistan’a gittiği ve burada kendisi de baba tarafından Yemenli olan Usame Bin Ladin’le de ilişki kurduğu bilinmektedir. Afgan Araplar diye adlandırılan bu “kutsal savaşçıların” önemli bir kısmı, Sovyetlerin çöküşünden sonra ülkelerine geri dönerken bir kısmı da körfez ülkelerinde göçmen işçi oldular. Bunların pek çoğu, İslami nedenlerle ya da milliyetçi duygularla 1991 körfez savaşından sonra ise, bölgeye yerleşen ABD’yi düşman görmeye başladılar. Nitekim 11 Eylül olaylarından bir yıl önce (Ekim 2000), Aden limanında demirleyen Amerikan Savaş gemisi USS Cole’a karşı düzenlenen ve 17 Amerikan askerinin öldüğü intihar eylemi el kaidenin en önemli saldırılarından biri olarak tarihe geçmiştir. Ardından ABD ve Yemen hükümetinin işbirliği ile dağlık bölgelerdeki mevzilere operasyonlar düzenlenmiş ve ülkedeki terör şebekesi büyük ölçüde çökertilmiştir.
Ancak 2004 yılında kuzeydeki Sa’de bölgesinde başlayan Husi ayaklanmaları sırasında ABD’den gerekli ilgi ve desteği göremeyen Yemen hükümeti, ülkedeki El-Kaide faaliyetlerini görmezden gelmeye başlamıştır. Nitekim El-Kaide saldırılarından dolayı yargılanıp hüküm giyen 26 mahkûm 2006 yılında başkent Sana’daki yüksek güvenlikli askeri hapishaneden firar etmiş ve bir daha yakalanamamıştır. Ayrıca 11 Eylül sonrasında ABD tarafından yakalanarak Guantanamo’ya götürülen 13 Yemen vatandaşı da ülkelerine dönmelerinden sonra hemen serbest bırakılmıştır. Firardakilerin ve Guantanamo’dan dönen El-Kaide üyelerinin Suudi Arabistan sınırında bulunan ve isyancı Husilerin denetimindeki dağlık bölgede yuvalandıkları ve AQAP diye bilinen “Arap Yarımadası El-Kaide’sini” oluşturdukları; sayılarının da 200 ile 2000 arasında değiştiği batılı medya organlarında yer almaktadır. Amerikan yolcu uçağına karşı Abdülmuttalib tarafından girişilen saldırının da işte bu grup tarafından planlandığı iddia edilmektedir. Olayın hemen ertesinde Yemen hükümeti ABD ile işbirliği yapacağını ve gerekirse El-Kaide üyeleri ile müzakere edeceklerini açıklamış; bunun karşılığında ise ABD’den askeri ve ekonomik destek talep etmiştir.
Son haftalarda Yemen’in batı basını tarafından mercek altına alınmasının görünen nedenleri bunlardır. Ancak daha derine inildiğinde, olayların ardında çıkar çatışmaları, iktidar ve hegemonya mücadelesi vardır. Yemen açısından bakıldığında, isyanlar ve artan ekonomik kriz nedeniyle baskı altında kalan şark kurnazı siyasi lider Abdullah Salih, iktidarını sürdürebilmek için dış dünyanın ekonomik ve askeri desteğine ihtiyaç duymaktadır. Husilere karşı ABD’nin desteğini alabilmek için de el kaide’nin sığınacağı boşluk alanları yaratarak “terörü” bir koz olarak kullanmaktadır. Sözde ülkenin birliğini korumak adına girişilen bu tehlikeli siyasi oyunun sonunda, Yemen toprak bütünlüğünü koruyacak ancak muhtemelen yabancı güçlerin cirit attığı bir ülke haline gelecektir. ABD açısından ise Yemen, Ortadoğu, Afrika ve Asya kıtalarının kesişim noktasında Amerika’nın küresel hegemonyasının sağlanmasında önemli bir stratejik ülke konumundadır. ABD böyle bir fırsatı neden reddetsin ki?