Bulunduğu bölgede büyük ve önemli bir ülke konumunda olan Türkiye, siyasi ve ekonomik bağlamlarda mevcut imkan ve kabiliyetlerini, uluslararası alandaki uyuşmazlıkların çözümü yolunda kullanacak ve kolaylaştırıcılık rolünü oynayacak şekilde, bir dış politika uygulama çabası içindedir.
Bu açılardan bakıldığında, Türkiye’nin bölge ülkeleri ile ilişkilerinin her alanda güçlü olması ve tüm bu ülkelerle ayırım gözetmeden diyalog içinde olması önem taşır. İşte bu anlayışladır ki, Türk dış politikasında, bölgedeki Arap ülkeleri kadar Kafkas ülkelerinden başlayarak, İran ve İsrail’le de, ilişkilerin canlı tutulmasına ve karşılıklı saygı ve iç işlerine karışmama ilkelerinden hareketle, her alanda bir diyalog kapısının açık bulundurulmasına, ötedenberi, gayret gösterilmiştir. Bu çerçevede, Türkiye-İsrail ilişkileri, sadece iki ülke açısından değil, bölge barış ve istikrarı açılarından da büyük önem taşımaktadır.
Filistin’le İsrail arasında onlarca yıldır süregiden uzlaşmazlığın çözüme kavuşturulması; Orta Doğu barış sürecinin olumlu yönde geliştirilmesi ve İsrail’le bölgedeki Arap ülkeleri arasında iyi komşuluk ve yan yana yaşayabilme olanaklarının yaratılması amacı ile sarfedilen çabalara, Türkiye, elindeki olanaklar ölçüsünde, katkıda bulunmaya çalışmıştır.
Türkiye’nin arzusu, uyuşmazlıkların silah ve askeri güç kullanılarak değil, müzakere ve diplomasi yollarından gidilerek çözülebilmesidir. Ancak, ne yazık ki, bir yandan sivil halkın silahlandırılarak girişilecek eylemlerle, karşı taraftan talep edilenlerin alınması, diğer yandan askeri alandaki gücünü orantısız şekilde kullanarak bu eylemlere engel olma çabaları, herhangibir uzlaşı olanağını ortadan kaldırdığı gibi sivil halkın bunca yıldır sefalet ve eziyet çekmesi sonucunu doğurmuştur.
Son yıllarda, İsrail’in Filistin’deki Hamas ve Lübnan’daki Hizbullah örgütleriyle sürdürdüğü mücadele sırasında, askeri alandaki gücünü aşırı bir şekilde kullanması konucu, sivil halk, hiçbir medeni ülkenin kabul ve tahammül edemeyeceği ölçüde, zarar görmeye başlamış ve genciyle yaşlısıyla binlerce kişi yaşamını yitirmiştir.
İster Gazze’de ister Güney Lübnan’da olsun, İsrail’in attığı her bomba ve kullandığı her mermi oradaki halk kadar Türk halkının da yüreğinde unutulması zor acılar ve yaralar hasıl etmeye başlamıştır. Türk halkındaki bu duyguların, baştaki yöneticiler tarafından, sadece perde arkasında ve diplomasi yolları kullanılarak değil, açıktan ve uluslararası kamuoyları önünde kesin bir lisanla ifade edilmeye başlanması, İsrail’deki sertlik yanlısı çevrelerde tepki yaratmıştır. Sadece bu çevreler değil, dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşayan ve haklı ya da haksız demeden, İsrail’in çıkarlarını korumak çabasıyla hareket eden Yahudi diasporası da Türkiye aleyhinde kampanyaların öncülüğünü yapmaya başlamıştır.
Türk halkının tepkilerini, yazılı ve görsel Türk medyası da yansıtır şekilde yayınlar yapmaya başladığında, bu durum, İsrail’de bugün bu ülke Parlamentosunda (Knesset) onbeş sandalyeye sahip olan aşırı sağcı “İsrail Evimiz” Partisi tarafından bir iç politika aracı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Anılan partinin Genel Başkanı ve halen mevcut hükümette Dışişleri Bakanı olan Avigdor Lieberman, Türkiye karşıtı beyanlarını ileri düzeylere vardırmış ve onun partideki yakın yoldaşı, bugünkü Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı, Danny Ayalon Tel Aviv’deki Türk Büyükelçisi’ni davet ederek kendisine adeta bir tuzak hazırlamıştır. Ayalon’un hazırladığı, çocukça olduğu kadar hem kendisini hem de ülkesini uluslararası kamuoyu önünde gülünç duruma sokan senaryoya göre, Türk Büyükelçisi daha alçak bir koltukta oturtulmuş ve orada hazır bulunan İsrail basın mensuplarına ‘biz Türkiye’den daha yüksek konumdayız ve bunu gösterecek şekilde daha yüksek bir sandalyede oturuyoruz’ mesajı, Büyükelçi’nin bilmediği İbranice lisanda, ifade edilmiştir.
Türkiye’yi küçültmek bir yana, bilakis yücelten bu davranış, Lieberman ve Ayalon’un mensup oldukları aşırı sağcı “Yisrael Beitaynu” (İsrail Evimiz) Partisi yandaşlarını memnun etmiş ve aşırı kesimlerden bu partiye oy kazandırmış olabilir. Ancak ılımlı ve makul düşünebilen kesimlerden kaybettikleri oylar karşısında bu kazancın ne ölçüde getiri sayılabileceği herhalde yapılacak kamuoyu yoklamalarında ortaya çıkacaktır.
Bu münasebetsiz davranış sonrası derhal harekete geçen Türk Dışişleri Bakanlığı, İsrail Hükümetine protestoda bulunmuş ve Türkiye’den özür dilenmesini talep etmiştir. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, bu talep sonrası, İsrail’de Devletimizi temsil eden Büyükelçi’nin şahsına ve Türkiye’ye, beklenen içerikte bir özür gelmediği takdirde, Büyükelçimizin derhal geri çekileceğini açıklamıştır. Bu açıklamadan birkaç saat sonra, beklenen özür mektubu Büyükelçimize ulaşmış ve kriz diplomatik açıdan sona ermiştir.
Bundan böyle, her iki ülkedeki dış politika uygulayıcılarının görüşlerini ortaya koyarken çok daha dikkatli bir üslup ve uygulama tarzını benimsemeleri gereği de bu kriz vesilesile, bir kez daha ortaya çıkmış bulunmaktadır.
Sonuç itibariyle, iki ülke ilişkilerinin eski düzeyine varması uzunca bir zaman alacak olmakla beraber, yine de, bölge ve dünya barış ve istikrarı açılarından konuya yaklaşıldığında, ortak çıkarlar düşünülerek, bu ilişkileri normal düzeyine getirebilme çabalarının sürdürülmesinde yarar vardır.
(Büyükelçi (E) Nüzhet KANDEMİR,SDE Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı)