Totolojinin temel özelliği, kurgusunda bir anlatı içermesine rağmen hiçbir bilgi üretmemesidir. Beni gülümseten örneklerden bir tanesi “Türkiye bir dünya ülkesi” olduğunu savlayan ifadedir. Bu basmakalıp sözdizini sadece siyasî zevatın hamaset dolu nutuklarına serpiştikleri beylik bir laf olsaydı bir nebze katlanılabilirdi. Fakat iyi kötü kalem erbabının da sehven değil kasten kullandığını gözlemledikçe, bir yanılsamanın nasıl bilinç düzeyine çıkarılıp ideolojikleştirildiğini fark ediyoruz. “Siyasî zevat” derken herkesin ti’ye almak için kendinde hak gördüğü politikacı zümresini değil, onları da içeren Foucaultian anlamda her türlü iktidar sahibini kastettiğimi belirtmek isterim.
Türkiye ya da başka bir toprak parçası egemenlikle ilişkilendirilerek “ülke” olarak kavramsallaştırıldıktan sonra “dünya ülkesi” olmamak gibi bir seçeneği olmadığı zaten izahtan varestedir. Türkiye’nin küreselleşme sürecinin parçası olduğunu anlatmak için kullanılan bu ifade, küreselleşme karşıtı ulusalcı çevrelerce de “ama” ile başlayan yeni totolojilerle sürdürülür. Bu konuda benim favorim: “Türkiye bir dünya ülkesidir amakendine özgü şartları vardır.” Cümlenin “ama”dan sonrasını duyduğunuz/okuduğunuz zaman sanki bu özgün şartlara dair mülkiyet, Türkiye’nin hakkı olmasının ötesinde sorumluluğu olarak sunulur. Hani, ülkenin özgün şartlarını dünyanın geri kalanı tarafından kabullenilmeyecekse, Türkiye o zaman misketlerini alıp gezegeni her an terk edebilir, eğer terk etmiyorsa da bu onun lütfûndan, kereminden ve/ya a’l-i-cenaplığındandır; dünya bari bu konuda nankörlük etmemelidir. Bu yargıyı biraz daha analiz edersek bu nev-i-şahsına münhasır (sui generis) halin Türkiye’nin tekelinde olduğundan, ifade edildiği gibi münhasır (exclusive) bir özellik arz eder ki; başka herhangi bir ülke hatta gezegen bile kendi özgün şartlarından bahsedemez. Hepimizin, özellikle Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) ile ilişkilerinde sıkça duyduğu ve hegemonya kurmak üzere bilinçlerimizi esir etmeye namzet bu lafzı karikatürleştirmiyorum; sadece o kadar sık duyduğumuzdan kanıksadığımız bu yalan yanlış kalıba yerini bilmek üzere haddini bildiriyorum.
Fenomenler dünyasında her şey nakıs olup mutlakıyet eşyanın sıfatı olmadığından, “her şey” olduğu iddiasındaki bir varlık aslında “hiçbir şey (değil)dir.” Türkiye’nin jeo-stratejik öneminden bahseden her yazı, yukarıdaki dünya ülkesi totolojisine düşmese de, kaçınılmaz olarak ülkenin coğrafî konumundan hareketle eşzamanlı Kafkas, Balkan, Ortadoğu, Avrupa ve Asya ülkesi olduğundan dem vurmak durumundadır. Dikkatli bir okumayla, Türkiye’nin bunların hepsini birden olduğunu iddia etmek aslında hiçbir şey olduğunu ya da hiçbir şey olmadığını da ikrar etmektir. O zaman Türkiye’nin bir “köprü” olduğu devreye girerek sadece coğrafî olarak değil sosyo-politik hatta ekonomik ve kültürel olarak başta Avrupa ve Asya’yı bağlamasından tutun da neredeyse Nasreddin Hocavarî bir edayla “dünyanın merkezi” olduğu teması işlenir. Köprü elbette bir mekândan bahsetmektedir ama birbirine bağladığı farklı iki mekân arasında kalmışlığı ile her ikisine yakın da olsa onlardan değildir ve kendi aidiyetini üretmek zorundadır. Bu köprü hali tam da cennet ve cehennem arasında kalmışlığı belirtmek için kullanılan A’râftır ya da Türkçe’deki güzel deyimlerden “iki câmî arasında kalmış bînamaz” durumudur. Bu yüzden, makalesinin üzerinden nerdeyse yirmi yıl geçmesine rağmen Medeniyetler Çatışması’nda Samuel P. Huntington’un Türkiye’yi en belirgin ve prototip yırtılmış bir ülke olarak adlandırması (“The most obvious and prototypical torn country is Turkey.”) belli ölçüde gerçekliğini korumaktadır. Türkiye biraz da “bu arada kalmışlık” nedeniyle bir sürü paradoks barındırdığından sosyal bilimciler için iyi bir laboratuardır. Nihayetinde, bir sosyal bilimcinin işi paradoksları analiz edebilecek bir düzeye getirmektir ama bazen de evin küçük kedisi gibi bu paradokslar yumağının içine debelenme riski vardır.
Küreselleşme, birçok tanımının yanında bir farkına varma sürecinden bahsetmektedir. Bu süreç, kaçınılmaz olarak daha önceki ezberlerimizin hepsini bozmasak bile yeniden gözden geçirmemizi gerekli kılar. Jürgen Habermas’ın moderniteyi “tamamlanmamış bir proje” ve Anthony Giddens’ın da küreselleşmeyi “modernitenin rüştünü ispatı” olarak tanımlamalarını akılda tutarak, küreselleşme modernitenin farklı okumalarını sunduğu kadar farklı modernitelerin olabileceğini de gündeme getirmektedir. Küreselleşme, modernitenin sonuçlarından spesifikleşme ile siyaseti “iç” ve “dış” ayrımının yerine yeniden bütüncül bir şekilde algılamamıza imkân sağlayan bir ultra-modernite ortaya koymaktadır. Böylece, genelde bilim dünyasında özelde sosyal bilimler alanında paradigmatik bir dönüşümü tecrübe ettiğimiz bugünlerde bir yandan maduniyet çalışmaları önem kazanırken diğer yandan da disiplinlerarası çalışmalar yaygınlaşmaktadır. Alt kimliklerin gerçek dünyada karşılığı olmayan farazî tarafsız bir kamusal alan adına bastırıldığı zamanlardan uzaklaştıkça, zamanın ruhu (zeitgeist) çokkültürlü bir zeminde kendine yer açmaya çabalayan kimliklerden yana ağır basmaktadır. Böyle bir zaman-mekân sıkışması ortamında hâlâ Westphalian anlamda klasik egemenliği yegâne egemenlik formatı olarak sunanlara, 1648’den bu yana köprülerin altından çok sular aktığını hatırlatmanın yerinde olduğunu düşünüyorum.
Türkiye’nin içinden geçmekte olduğu günler kadim olduğu kadar kronik demokratik konsolidasyon sorunlarını barındırırken, elbette açılım süreçleri de ne birbirinden ne de dünyadan bağımsızdır. Yaklaşık altı aydır ülkenin gündeminde olan Demokratik Açılım, Ermenistan ile imzalanan protokol ve Suriye ile vizenin kaldırılması gibi açılımlardan bağımsız olmadığı gibi bu ülkelerin demokratikleşmesi ve küreselleşmelerinden de izole değildir. İşte, Türkiye’nin demokratikleşmesinin komşularıyla problemlerini sıfırlayıp işbirliğini maksimuma çıkardıkça olabileceğine dair farkındalık küreselleşmenin sonuçlarındandır. Bu anlamda, Türkiye’nin on yıl önce Yunanistan ile başlattığı hamlelerin ivmelenerek devam etmesi ve başka komşularla da işbirliğine sirayet etmesi (spillover effect) Türkiye’nin yola (sırat) girdiğini ve ilerlediğini göstermektedir. Bu yolda kazalar kadar sabotajlar da muhtemeldir ama A’râf’ta beklemektense hareket etmek evlâdır çünkü hareket de bereket vardır. Bu hareket(lenme) sırasında Türkiye’nin asıl yörüngesinden çıktığına dair iddialar Türkiye’ye şarkiyatçı bir yukarıdan bakma ile bir yörünge hatta konum tayin etme gücünü kendinde görenlerin vehmidir. Türkiye’nin illa bir kopuş veya kırılma yaşamadan da senkronize bir siyaset yapışının mümkün olup olmadığının sonuçlarını yakında göreceğiz. Ülkenin bu kendi olma yolculuğuna dair gözlemlerimizi ve beklentilerimizi bir sonraki yazıda devam ettirmek üzere…
(Selçuk Üniversitesi, Uluslararası ilişkiler Bölümü Öğretim Üyesi)