Son birkaç yıldır daha yoğun şekilde ülkede siyasi çeteleşmelere, uzantıları devlet içerisinde hissedilen illegal örgütlenmelere, suikast ve komplolara darbe girişimlerine şahit olmaktayız. Faili meçhul cinayetlerin, siyasi komplo ve suikastların, kitlesel kışkırtmaların ve darbe teşebbüslerinin tarihi birkaç on yılla sınırlı değil. Bu faaliyetleri, ucu geriye doğru darbeci subaylara, İttihat Terakki’ye, Jön Türkler ve Yeniçeri’ye uzanan bir siyasi komitacılık geleneğinin devamı olarak görmek mümkündür. Sahneler ve aktörler değişse de, oyunun kendisi değişmemektedir. 28 Şubat 1997’den beri gittikçe yoğunlaşan, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesiyle ivme kazanan illegal yapılaşmalar, demokrasiye ve hukuka müdahaleler, iç düşman üretme politikası üzerinden yapılan kamplaştırmalar, kitlesel kışkırtma ve çatışma ortamları yaratmaya matuf plan ve projeler gittikçe daha çok dikkat çekmektedir. Ancak sömürge ülkelerinde görülebilecek şekilde birileri tarafından sanki milletin tarihine, değerlerine, kültür ve medeniyet tasavvuruna karşı yürütülen adı konulmamış bir savaş halini yaşamaktayız.
Ne zaman ülkede demokratikleşme, sivilleşme, istikrar ve gelişme yönünde olumlu adımlar atılsa, hemen kitlesel kışkırtmaların, suikastların, sansasyonel olayların fitili ateşlenerek söz konusu girişimlerin önü kesilmeye, bir şekliyle engellenmeye çalışılmaktadır. DTP’nin kapatılmasından önce ortaya çıkan provokatif olayları, sokak çatışmalarını, sağı solu yakıp yıkma eylemlerini, sivil ve asker ölümlerini ve çok yakın zamanda deşifre olan şaibeli suikast planlarını bu bağlamda değerlendirebiliriz. Bu sayılan olumsuzlukların Türkiye’nin bölgesinde Suriye ve Irak başta olmak üzere komşularıyla barışa dayalı ilişkiler kurduğu, İsrail’le ilişkilerini şahsiyetli bir politika üzerine oturtmaya çalıştığı, AB yolunda önemli mesafeler aldığı, ülkeler arasında kültürel, ekonomik ve politik ilişkileri geliştirme noktasında girişimler yaptığı, içeride demokrasi ve hukuk alanında önemli açılım teşebbüsleri içerisine girdiği bir dönemde yaşanması tesadüfle izah edilemez bir mahiyet arz etmektedir. Emperyalizme hizmet eden bu tip senaryo, komplo ve entrikaların yurtdışı kaynakları ne olursa olsun, hangi think-tank kuruluşlarında veya gizli mahfillerde planlanırsa planlansın, ülke içerisinde kendilerine bilinçli veya bilinçsiz hizmet edecek ortaklar ve sınırlı da olsa kitlesel zeminler bulmaları konunun analiz edilmesini gerekli kılmaktadır. Problem, yaklaşık iki yüz yıldan beri devam etmekte olan Batılılaşma maceramızla ilgili olduğu kadar, siyasi geleneğimizin olumsuz yönleriyle de ilgilidir.
İslamiyet’in üstünlüğün cinsiyet, aşiret, kabile, kavim ve ırk ayırımında değil takvada olduğunu kuvvetle vurgulamasına, müminlerin birbirlerinin kardeşleri olduğu prensibini ikame etmesine rağmen; yönetimde emanetlerin ehillerine verilmesi, şûrâ, adalet, ahlak ve iyilik ilkelerini öne çıkarıp köle ile efendiyi Allah’ın ve hukukun önünde eşit kılmasına rağmen, ne yazık ki aşiret ve kavmiyet üzerinden yapılan saltanat ve iktidar mücadelesi, İslam tarihinin ilk dönemlerinden günümüze gelinceye kadar Müslüman toplumların baş belası olmuştur. İslam tarihinde mezhebi çatışmalar şeklinde tezahür eden siyasi olayların bile gerisinde aşiretçilik veya kavmiyetçilik faktörünü görmek mümkündür. İslam’ın temel kaynakları Kur’an ve Sünnet, kavmiyetçiliği cahiliye ile ilişkilendirmiştir. Cahiliye, İzutsu’nun da belirttiği gibi putperest Arapların, yani pagan kültürünün ortaya çıkardığı patavatsız ve asabi bir mizacı ifade etmektedir. Cahiliye, gerçekte aşiret/kavim kibrinin en şiddetli biçimde korunması, toptancı bir bakış açısıyla farklı olana karşı geçit vermez bir rekabet ve küçümseme ruhunu, had safhada tutkulu bir mizacın yol açtığı tüm kaba, ham ve ilkel teamülleri ifade eder. Kabilecilik ve kavmiyetçilik zihniyetinin tezahürü olan bu fanatizm, kabalık ve azgınlıkla cahiliye arasındaki ilişki, Kur’an’da “hamiyyetu’l-cahiliye” olarak isimlendirilir. Cahiliye hamiyeti (fanatizmi), birçok konuda sabırsızlığı, fevriliği, kabalığı, inatçılığı, körü körüne saplantıyı, öfke patlamasını ve intikamcılığı akla getirir. Olabildiğine cemaatçidir; bireyin kişiliğini kabilenin şahsiyetinde eritip neredeyse yok eden, düşüncelerini, ufkunu ve özgürlüğünü kabile mantığına ve gururuna hapseden bir yapı arz eder. Kabile mantığı gerçek kutsal ve ahlaki olanın yerini, üretip nesnelleştirdiği sahte kutsallıklarla, ilkesizliklerle doldurarak kendisine özgün bir dünya yaratır. İslam öncesi Arap tarihinde sonu gelmez kan davalarını, aşiret kavgalarını ilham ederek birçok sefalet ve felaketlere davetiye çıkaran, yine İslam tarihi boyunca siyasette ilkesizlikle, her şeye rağmen saltanat ve iktidar mücadelesiyle bütünleşerek fitnelere, kardeş kavgalarına, acı olaylara, mağlubiyet ve mahkumiyetlere damgasını vuran işte bu kör ve koyu saplantı olmuştur.
Modern zamanlara gelince, modernist değerlerin ve emperyalist politikaların uyandırdığı milliyetçilik/ulusçuluk akımları Osmanlı aydınları aracılığı ile sonuçta imparatorluğun dağılmasına da yol açan Turancılık gibi kavmiyetçiliği esas alan, ileriki zamanlarda Türkçülük veya ulusalcılık şeklinde ifade edilen temayül ve politikaları teşvik etmiştir. Söz konusu politikaya uygun olarak insanın kutsalla olan bağını koparıp aşırı dünyevileşmeyi ve sekülerizmi teşvik eden pozitivist ve materyalist akımlar, bir şekilde kökleri geçmişe uzanan bu yeni kabileciliğin ruh ve mantalitesine yön verir hale gelmiştir. Yeni ulus kimliğinin oluşumunda kavmiyetçilik İslam’a karşı alternatif hale getirilmiş, kültürle medeniyetin arası ayrılmış, Batı medeniyeti bütün felsefesi, dünya görüşü ve kendisini meydana getiren unsurlarıyla evrensel(!) kabul edilmiştir. Kültürün merkezine ise evrensel değer ve prensipleriyle, iman ve ahlak ilkeleriyle toplumu kuşatıp insanları bir arada tutan, onları birbiriyle kardeş kılan, tüm insanlık âlemiyle bağlarını güçlendiren İslamiyet yerine, belirli bir etnik yapı ve dil oturtulmaya çalışılmış, toplumun geçmişiyle ve ümmetle olan bağları kopartılmaya çalışılmıştır. Söz konusu fikri yapı ve dünya görüşü içerisinde kendisine sınırlı bir yer tayin edilen din, artık cahiliye (pagan) Arap toplumunda olduğu gibi kavmiyetçi mantığa dayalı milleti/ulusu meydana getiren unsurların bileşenine indirgenerek sadece kavim/milliyetçilik ruhunu güçlendirme hedefine matuf bir araç haline getirilmeye çalışılmıştır. Evrensel ahlak ilkelerini ve hukuku öne çıkaran dinin, böylece homojen bir ulus yaratmayı hedefleyen söz konusu projeye destek kılınmak istenmesi, toplumun din anlayışında yozlaşmaya neden olmuştur. Böyle bir milliyetçilik ve ulusçuluk zihniyetinin zaman içerisinde kendisine benzer, aynı kavmiyetçilik, modernist ve seküler zeminden beslenen, birçok acıların yaşanmasına neden olan Kürtçülük şeklinde gündemimize giren kendi alternatifini/kardeşini üretmiş olması beklenmeyen bir durum değildir.
Batıcılık ve modernite adı altında her şeye rağmen toplumu değiştirme, medeniyet zemininden kaydırma projeleri, ideolojik hâkimiyeti elinde bulunduranların çıkar ve saltanatlarıyla özdeşleşerek militarist yapılar, toplumsal baskı ve şiddet üzerinden gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Siyasetle ahlak birbirinden ayrılmış, siyaset Makyavelizmi ilke edinerek ne olursa olsun iktidar ve çıkar elde etmeye, haksız hâkimiyet elde edip onu korumaya, ne pahasına olursa olsun onu sürdürmeye endekslenmiştir. Etnik yapı, dil, mezhep, fikri ve kültürel farklar üzerinden yapılan ötekileştirme, kutuplaştırma ve düşmanlaştırma politikaları, ne Türklüğe ne de Kürtlüğe, ne Sünniliğe ve ne de Aleviliğe hiçbir fayda sağlamayacak şekilde, realitede toplumun hiçbir problemine çözüm getirmeksizin sadece militarizmin ve çetelerin elini güçlendirmiş, etrafına ve dünyaya kapalı olduğu halde provokasyonlara, suikast ve komplolara açık bir toplum yaratmıştır.
Çözüm, bizi asırlar boyunca bir arada yaşatan, birbirimize kardeş kılan, sevdirip saydırtan, kader birliği yaptırtan, Çanakkale’de haçlı işgaline karşı aynı safta omuz omuza mücadele ettiren kültür ve medeniyetimizin asli kaynaklarında, bizi biz yapan değerlerde aranmalıdır. Evrensel anlamda insanlığın geliştirdiği bütün olumlu tecrübelere, ahlaki erdemlere uyum arz eden bu değerler, Hoca Ahmet Yesevi’ye, Ahi Evran’a, Mevlana’ya, Hacı Bektaş Veli’ye, Selahattin Eyyubi’ye ve Osman Gazi’ye ruh veren değerlerdir. Ahlak, hukuk ve adalet zemininde aile, komşu, akrabalık, arkadaşlık, kavim, vatandaşlık ve top yekûn insan haklarının korunup gözetilmesini de mümine sorumluluk olarak yükleyen aynı değerlerdir. Yoksa birçok açmazlara kapı açan, problemlere neden olan bir dönemin kavmiyetçi ideolojisi yerine ona alternatif görünen benzer bir ideolojinin yerleştirilmek istenmesi, bugün gelinen noktada sadece kargaşayı artırır, çözümsüzlüğü getirir, emperyalizmin işini kolaylaştırır, yıkıma götürür. Sonuçta kısa vadeli siyasi çıkar hesaplarıyla bu emperyalist oyuna taraftar olanların kendileri de o yıkımın enkazı altında kalıp helak olmaya mahkûmdurlar.