Ortadoğu’daki demokratikleşme sürecinin en kritik halkalarından birini oluşturan Suriye’deki son gelişmeler karşısında “uluslararası toplumun sergilediği kararsızlık” herkesi rahatsız ediyor. En çok da Türkiye’yi. Çünkü başından beri Suriye’deki insanlık trajedisini sona erdirmek için bir an önce Esat rejiminin gitmesi gerektiğine inanan ve dış politikadaki stratejisini Baas yönetiminin yıkılmasına odaklayan Ankara, BM Güvenlik Konseyi’nde Rusya ve Çin’in ikinci kez veto güçlerini kullanmaları ile hayal kırıklına uğramıştır. Arap Ligi’nin hazırladığı son planın Rus ve Çin vetosuna takılması sonrasında Türkiye’nin atacağı adımlar herkesin merak konusu. Türkiye kendi başına hareket edebilir mi? ABD ve AB ülkeleri ile ortak bir eylem planı geliştirmesi mümkün müdür? Ya da Arap Ligi ve Türkiye birlikte yeni bir bölgesel barış inisiyatifi geliştirebilirler mi? Rusya ve Çin nasıl ve ne zaman ikna edilebilir?
Öncelikle Suriye’de 11 aydır süregiden rejim karşıtı halk hareketleri artık bastırılamayacak noktaya doğru hızla ilerlemektedir. Suriye ordusunun, ülkede çoğunluğu oluşturan Sünni kesim için önemli bir gece olan Hz. Peygamberin doğum gününde 300 kişiyi öldürmesi, Suriye’deki rejimin yıkımına giden süreçte iki nedenle en kritik eşiklerden birini oluşturmaktadır. Birincisi, Beşşar Esat bu zamana kadarki ölümlerin sorumluluğunu ordu içindeki aşırılık yanlısı, denetlenemez güçlere havale ederek geçiştirmeye çalışıyordu. 3 Şubat’taki Humus katliamı Suriye ordusunun işlediği ve “insanlığa karşı suç” olarak nitelenebilecek olan sivillerin sistemik biçimde kitlesel olarak öldürülmelerinden dolayı Esat’ı da sorumlu hale getirecektir. Sudan Devlet Başkanı Beşir olayında veya Libya’nın öldürülen devrik lideri Kaddafi örneklerinde gözlendiği gibi, yakın zamanda Uluslararası Ceza Mahkemesi Savcısının Beşşar Esat ve Suriye ordusunun üst yönetimini insanlık suçuyla itham etmesi ve muhtemelen tutuklanma kararı çıkartması hayli yüksek olasılıktır. Bu durumda Beşşar Esat’ın ülke içindeki muhalif gruplarla uzlaşma yerine giderek artan ölçüde şiddet kullanması beklenmelidir.
Humus katliamını devrime giden süreçte kritik hale getiren ikinci neden ise şudur. Son katliam Şam ve Halep’teki Sünni orta sınıf ile Baas rejimi arasındaki siyasi ittifakı çatlatacak süreci hızlandıracaktır. Şimdi artık Şam’ın banliyölerine kadar ancak ulaşabilen isyan dalgasının, uluslararası toplumdan gelecek ciddi bir destek ile milyonların sokağa döküldüğü yaygın ve kitlesel bir devrimci halk hareketine dönüşmesi aşamasına gelmesi beklenmelidir. Zira bundan sonra isyancıların ordunun şiddetinden dolayı geri çekilmeleri ve sinmeleri mümkün değildir. Çünkü panikleyen ve sağduyusunu kaybeden Baasçılar kendilerini asla güvende hissetmeyecekleri için, her halükarda yaygın şiddet ve sindirme operasyonlarına devam edecektir. Bu nedenle önümüzdeki haftalarda isyancıların daha fazla silah ve şiddete başvurmaları ve dolayısıyla iç savaş sarmalının başlayacağı yeni bir evreye girilmesi hayli olasıdır.
Uluslararası Toplumun Rolü ve Türkiye
Şam yönetimi için en büyük şans Libya olayında Batı ile birlikte hareket eden Rusya ve Çin’in Suriye konusunda direnmeleridir. Farklı saiklerle olsa da, Moskova, Pekin ve Tahran Suriye’deki baskıcı Esat rejiminin yanında yer almaktadırlar. Bu durumda mevcut uluslararası hukuk ve BM sistemi çerçevesinde Şam rejiminin devrilmesinden yana tavır alan pek çok ülke çaresiz kalmaktadır. Ancak yine de Güvenlik Konseyi kararı beklenmeden Suriye konusunda uluslararası toplumun atabileceği adımlar da vardır.
- Öncelikle, Baas rejiminin tecrit edilmesi için başta Arap Ligine üye olan ülkeler, AB ülkeleri, ABD ve Türkiye olmak üzere Şam’daki büyükelçilerini geri çekebilirler ya da diplomatik temsil düzeylerini en alt düzeye indirebilirler.
- Halkın demokratik taleplerinin karşılanması için rejimin değişmesi gerektiğine inanan ülkeler kendi aralarında bir dayanışma grubu oluşturarak Suriyeli muhaliflerle ilişkilerini geliştirebilirler. Bu konuda Türkiye ve Arap ligi ülkeleri öncülük yapabilir.
- Önümüzdeki dönemde iç çatışmaların artması durumunda muhtemel kitlesel güçlere karşı şimdiden tedbir alınmalı ve hazırlık yapılmalıdır.
- Ancak Suriye jeopolitik olarak kritik bir ülkedir ve iç çatışmaların yoğunlaşması başta Türkiye olmak üzere tüm komşu ülkeleri ve hatta bölgenin tamamını etkileyecektir. Bu durumda güvenlikle ilgili örgütlerde de hazırlık yapılmalıdır.
- Bu çerçevede, bir NATO üyesi olarak Türkiye ittifak antlaşmasının 4. maddesine istinaden (4. Madde: Taraflardan herhangi biri, Taraflardan birinin toprak bütünlüğü, siyasi bağımsızlığı ya da güvenliğinin tehdit edildiğini düşündüğü zaman, tüm taraflar birlikte danışmalarda bulunacaklardır) NATO içinde istişare mekanizmasını harekete geçirebilir. Bu durum Rusya gibi ülkelerin direncini de kıracak süreci başlatacaktır.
- Çatışma sürecinde Suriye halkının insani ihtiyaçlarının karşılanması için şimdiden hazırlık yapılmalıdır. Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun “gerekirse tüm Suriyelileri ülkemizde konuk edebiliriz” sözü insani bakımdan anlamlıdır. Ancak Türkiye’nin bu konuda şimdiden uluslararası toplumu uyarması gerekir.
- Türkiye için Arap ülkeleri ile ortak hareket etmek geliştirilecek inisiyatiflere meşruiyet kazandırmak için önemli olsa da, Arap Ligi ülkelerinin sorunun çözümüne yönelik somut adım atmalarını beklemek çok gerçekçi değildir. Başta Batılı ülkeler olmak üzere, uluslararası toplumun ortak hareket etmeye zorlanması sonuç almada çok daha önemlidir.
Özetle, Suriye’deki son olaylar müzikteki kreşendo gibi devrime giden yolda isyanın giderek ivme kazanacağını gösteren önemli bir ipucu olarak okunmalıdır. Bahar aylarında çatışmalar hız ve yaygınlık kazanacaktır. Türkiye sabırla tek başına hareketlerden kaçınmalı ve bir yandan diplomatik gücünü ve enerjisini uluslararası toplumun ikna edilmesi için kullanırken, diğer yandan muhtemel güvenlik sorunlarıyla (sınır çatışması ve göç gibi) yüzleşmek için hazırlıklı olmalıdır. Bu amaçla gerekirse NATO içinde istişari toplantılar başlatmayı düşünmelidir.