30 Ocak 2012’de düzenlenen AB Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi bir kez daha Avrupa’nın içerisinden geçtiği yönetim krizini ortaya koydu ve Almanya’nın sistemin en güçlü ülkesi olarak diğer üyelere önceliklerini tekrar benimsettiği bir toplantı olarak gerçekleşti. Almanya’nın, göze aldığı siyasi ve ekonomik riskler karşılığında diğer üyeleri son derece zorlayıcı bir yöntemle karşı karşıya bıraktığı görüldü. Bu itibarla Almanya’nın üstlendiği sorumluluklar ile doğru orantılı biçimde hakkını aradığı söylenebilir.
AB’nin ve özelde Avro bölgesinin krizden çıkmasında Birliğin en güçlü üyesi olarak Almanya’nın liderlik rolünü Fransa ile birlikte üstlendiği biliniyor. Ancak Fransa’nın daha çok onaylayıcı ve dengeleyici olarak işlev gördüğü bu sistemde, yol haritalarının ve politikaların Almanya’nın belirlediği yönde oluştuğu öne sürülebilir. Pazartesi günü gerçekleşen Zirve’de de Almanya’nın ağırlığı hissedildi ve tüm Avrupa’yı ilgilendiren ekonomik ve siyasi kararları Almanya şekillendirdi.
Zirve’de mali birlik kurulması öncesindeki aşamalardan biri olarak görülen “Mali Sözleşme” 25 üye devletin katılımıyla imzalandı. Çek Cumhuriyeti ve daha önceden ilan ettiği üzere İngiltere, sözleşmenin dışında kaldılar. Buna ek olarak zayıf durumdaki üyelere yardım etmek üzere öngörülen Avrupa İstikrar Mekanizması kabul edildi. Almanya’nın desteklediği Yunanistan’a bir bütçe yetkilisi atanması fikri ise Sarkozy’nin de araya girmesiyle gündemden düşürüldü. Almanya başta olmak üzere Kuzey ülkelerinin, Yunanlıların tembelliğinin bedelini ödemek zorunda kalmamak için önerdikleri bu denetleme mekanizması, ulusal egemenlik kaygılarının dile getirilmesiyle ertelendi. Ayrıca Zirve’de mali işlem vergisiyle ilgili olarak uzlaşıya varıldı.
Zirve’de alınan kararların bütününe bakıldığında kamu harcamalarının artırılması yoluyla istihdam ve büyüme yaratılmasından ziyade mali önlemlerin tercih edildiği saptanıyor. Buna göre bütçelerin daha etkin biçimde kontrol edilmesi ve mali disiplinin sağlanması öncelikler olarak beliriyor. Avrupa seviyesinde harcamaların azaltılması yoluyla borç sorununun çözüleceğine ve krizden çıkılacağına inanıldığı dile getirilebilir. Söz konusu maliye merkezli politikaların Almanya tarafından formüle edildiği ve diğer üyelere benimsetildiği biliniyor.
İşsizliğin %10’lar civarında seyrettiği Avrupa’da kemer sıkma politikalarının sertleştirilmesinden ve derinleştirilmesinden doğrudan vatandaşların etkilendiği söylenebilir. Yüksek işsizliğin yanı sıra sosyal güvenlik haklarının zayıflaması ve/veya ortadan kalkması ve zaten geliri azalan vatandaşların daha fazla kamu borcu üstlenmesi gibi unsurlar, Avrupa’nın geleceğindeki zorluklara işaret ediyor. Bu noktada hemen her gün Avrupa’da görülen yaygın grev hareketleri, sosyal sorunlar, vb. vatandaşlardaki memnuniyetsizliğin ve sosyal patlamanın işaretlerini veriyor. Avrupa bunun en belirgin örneğine Yunanistan’da tanıklık ediyor. Evsizlerin hali, çocuğunu doyuramayacak hale gelen aileler, bedava yiyeceklerin yağmalanması gibi son derece vahim ve Avrupa’da görülmeye alışık olunmayan tablolar ortaya çıkıyor.
Almanya, krizden çıkış için kendisine adeta muhtaç durumda olduğu bilinen diğer üyelerin mecburi desteğiyle tek başına belirlediği politikaları uygulayabiliyor. Orta ve Doğu Avrupa’ya genişleme politikasının en güçlü destekçisi ve mimarı Almanya’nın, bu deneyimden önemli bir ders çıkardığı anlaşılıyor. Genişlemenin maliyetini önce kendi üzerine alan ve daha sonra tedrici biçimde diğer üyelere paylaştıran Almanya’nın bu sefer en başından fırsat-risk analizini yaptığı söylenebilir. Ancak söz konusu analizde Avrupa’yı oluşturan bireylerin beklentilerinin ve algılarının görmezden gelindiği ifade edilebilir. Bu çerçevede Avrupa’daki vatandaşların seçimlerinin ve yönelimlerinin dikkate alınmadığı ve bu sürecin geleceğe ilişkin kaygıları artırdığı ileri sürülebilir. Zira Avrupa’daki yönetim krizinin temel nedeninin siyasetsizliğe dayandığı düşünüldüğünde Almanya’nın yaklaşımlarına ilişkin kuşkular güçleniyor. Krizin en önemli nedenlerinden birisi siyasi olanın masadan kaldırılması iken daha fazla siyasetsizlikten yana olmanın ne ölçüde akıllıca olduğunu zaman içerisinde görmek mümkün olacak. Merkel’in, anketlerde seçilmesine zor gözüyle bakılan Sarkozy’nin seçim kampanyasına katılacağını duyurması ise kuşkuların büyümesine yol açıyor.