Türkiye'nin darbeci geleneğiyle, yönetim tarzıyla, idare anlayışıyla hesaplaşma zarureti konusunda yakın geçmişe kadar sözümona "kamuoyu"nda daha büyük bir istek kaydedilebiliyordu. Ergenekon davası özellikle Danıştay davasını kapsayacak aşamaya geldiğinde Türkiye'deki komplonun bir teoriden ibaret olmadığı, onun ülkenin iliklerine kadar sirayet etmiş gerçek bir pratik olduğu ayan beyan ortaya çıktı.
Bu ortaya çıktığında komplonun uygulama dairesi içinde kalanların dışında hiç kimsenin bu yargılama sürecine itiraz etmeyeceği, hatta bu yargılama sürecinin herkes tarafından büyük bir heyecanla karşılanacağı zannedildi.
Öyle ya, daha on yıl kadar önce Susurluk vakası dolayısıyla başlayan yargılama sürecine toplumdan nasıl bir destek ve baskı gelmişti, değil mi? Neredeyse yüzde yüz bir mutabakatın oluştuğu bir "Aydınlık Türkiye" talebi izlenimi nasıl da doğmuştu. Oysa gerçek bir soruşturma karşısında o mutabakatın hiç de ilerleyemeyeceğini tahmin etmek bugün zor değil.
O gün Susurluk davasında tamamına erişilemeyeceğine sonsuz bir güven duyulduğu için "temiz Türkiye" talebinin tam bir toplumsal mutabakat konusu olduğu izleniminin önü de güvenle açık tutulmuştu.
Nihayetinde bugünkü davalarla ilgili hüsnü niyetin aynı zamanda Türkiye gerçeğinden ne kadar uzak, ne kadar saf olduğu da bu vesileyle ortaya çıkmış olacaktı. Çünkü başta Susurluk davasında şeffaflık, hukuk, temiz yönetim gibi sloganlarla öne çıkanlar olmak üzere entrikacı darbeciliğin büyük bir toplumsal tabana sahip olduğu da görülmüş oldu.
Açık konuşmak lazım. Hukukun üstünlüğü, entrikacılık ve darbeciliğe karşı toplumda tartışılmaz bir mutabakatın olmaması, Türkiye'de darbeci zamanlara dönüş yolunun tamamen kapalı olmadığını, halen hiç bir şekilde güvende olmadığımızı gösteriyor. Bu da devam eden davalarda işi ciddiye almanın ne kadar önemli olduğunun işareti…
Darbe’ye Karşı Duruş ve Başbuğ’un Yargılanması
Emekli Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un tutuklu veya tutuksuz, Yüce Divan veya adli mahkemede yargılanması hususu tartışılıyor. Ama hiç kimsede artık genelkurmay başkanı seviyesine kadar yükselmiş birinin kendisine isnat edilen suçlardan dolayı yargılanıp yargılanamayacağını tartışmıyor. Buna hukukun üstünlüğünün ve eşitlik idealine giderek daha fazla yaklaşmış olmanın, bunun da herkes tarafından yeterince kanıksanmış olmasının bir işareti olarak bakmak mümkün.
Elde çuvallar dolusu belgeler var olduğu halde herhangi bir dava hakkında insanların kanaatleri sorulduğunda, ne belgelerin ne de davanın içeriğine bakmaya zahmet etmeyip "olumlu" veya "olumsuz" kanaatlerini bir çırpıda söyleyiveren bir kamuoyu gerçeğimiz var.
Davaların içeriği ve ciddiyeti bir noktadan sonra önemli olmayabiliyor. "Kamuoyu" denilen şey olayların birçoğuna akılla, belgeyle, sabırla, vicdanla, dikkatle değil tamamen halet-i ruhiye ile, üstünkörü, kulaktan duymayla, aceleyle ve önyargıyla bakar. O yüzden kamuoyu denilen gerçeği etkilemek için birçok kişi belge yerine söylenti ileri sürer, yakından değil uzaktan bakmayı veya göstermeyi yeterli görür, böylece detaylardan gözleri uzaklaştırmayı, böylece göz yanıltmasıyla gerçekleri istediği gibi göstermeyi başarmış olur.
Yargılamalar karşısında çok kolay mevzi ele geçirebilen lakaytlık, süren davaların ne kadar ciddi olduğunu gösteriyor. Hâlen darbelere karşı toplumda bir ortak duyarlılık, bir konsensus oluşmuş değil. Bir Danıştay cinayetinin organizasyonunda, delillerin karartılmasında, cinayet sonrası psikolojik ortamın yönlendirilmesinde nereden bakarsanız yüzlerce insanın çalışmış olduğu anlaşılıyor.
Bu inanılmaz bir şey. Yüzlerce insan Türkiye'de halkın bir kesimine karşı böyle hasmane duygularla, üstelik arada masum insanların canına mal olan bir entrikanın içinde yer alabiliyor ve bugün bütün bu eyleme dair hiç kimseden ne bir özür ne bir yüzleşme ne de bir itiraf alabilmiş değiliz.
Olayla ilgili bütün gerçekler kılı kırk yarmak zorunda kalan ve sistematik biçimde karartılmaya çalışıldığı halde kalıntısı kalmış maddi delillerin değerlendirilmesiyle ortaya çıkıyor. Olaya karışan hiç kimse burnundan kıl aldırmıyor ve bu bazı kalem erbabını hiç düşündürtmüyor, ama hala Ergenekon davasının fazla uzamış olduğundan ve davanın giderek bir siyasi hesaplaşmaya dönüştüğünden rahatlıkla bahsedebiliyorlar.
Hukukun Üstünlüğünün Tesis Edilmesi
Türkiye'de demokratikleşme ve hukukun üstünlüğü açısından bu çapta yaşanan değişimin bir aşamasında işi bir noktada bırakmak ve geçmişe bir sünger çekmek alternatif bir yol olabilir. Bu yol toplumda "tarafların helalleşmesi" ve yeni bir dönem için yeni kurallarda herkesin uzlaşmasının akabinde sonuna kadar açılabilir. Zira davalar uzadıkça bu tür entrikalara karışan insanların sayısının zannedildiğinden çok daha fazla olduğu ortaya çıkıyor. Çünkü işlenmiş suçlar geçmişte suç gibi kabul edilmemiş; askerinden polisine, gazetecisinden hâkimine, savcısından işadamına, sivil toplum yöneticisinden vakıf mensubuna kadar bir korporatizm anlayışıyla görev yüklenilmiş.
Bu korporatist yapılanma "sürekli darbe" düzenini sağlamak için zannedildiğinden çok daha fazla insanı belli bir sistemin içinde tutmuş. O yüzden Ergenekon yapılanması basit bir örgüt değil, yerine göre devletin en üst tepesini de içine alan veya oradan itibaren bütün bir yönetim ve toplum kademelerine sirayet eden bir düzenin ta kendisi. Neresi kurcalansa benzer şeyler çıkıyor. Bir çok yasadışı faaliyete neredeyse bir kurumun rutin işi olarak bütün hiyerarşik kademelerce iştirak edilmiş. Dahası bu faaliyetlerin mahiyeti ne olursa olsun, bütün sonuçlarını destekleyecek önemli toplumsal tabanın reflekslerine de ciddi bir yatırım yapılmış.
O yatırımın verimleri de şu anda bile tahsil ediliyor. Ergenekon davasına olan inancın yitmesi diye yansıtılan şey tam da o. Gerçekte davaya inancın yitmesi diye bir şey sözkonusu değil. Olay bu darbe düzenini normal görenlerin savunma stratejilerinin işlemesinden ibaret. Devletin bütün vatandaşları için açık bir sözleşme yerine gizli bir örgüt gibi yapılanmış olmanın sonuna gelinmesinin doğal sonucu bu. Şimdi gelinmesi gereken nokta, bu gizli örgüt yapılanmasının çağımızın dünyasında Türkiye Cumhuriyeti devletinin yeni misyonunu taşıyamayacağı gerçeğidir.
Bu noktaya bir ölçüde gelinmiştir. Ancak, yeni dönem yeni bir mutabakatı da gerektirmektedir. Ergenekon yapılanmasına bulaşmış herkesin yargılanması, tutuklanması, ceza alması, mutlak adalet açısından arzulanan bir şey olabilir, ancak bu, gerçekçi olunacaksa, kolay bir şey değil. Başka ülkelerdeki benzer tecrübelerle karşılaştırıldığında bunun başka yolları da var. Yeni Türkiye için yeni vatandaşlar bulmak veya dışardan vatandaş ithal etmek mümkün olmayacağına göre eski vatandaşların yeni Türkiye'nin yeni değerleri ve kuralları etrafındaki bir sözleşmesine razı edilmeleri gerekecektir. Ancak bunun bile yapılabilmesi için başta asgari bir yüzleşmenin olması, ikincisi ise yine birincisine bağlı olarak eski yönetim anlayışının veya mevzilerinin tamamen terkedilmiş olduğunun temin edilmiş olması gerekir.
Sorun şu ki ne asgari bir yüzleşmenin henüz başarılmış olduğundan sözedilebilir ne de eski tarz entrika ve komplo iradesinin terkedilmiş olduğuna dair yeterli bir niyet ve irade sözkonusudur. Ergenekon veya sair darbe davalarına konu olan suçları hala "fasa fiso" göstermeye çalışan bu ölçüde organize kampanyalar bütün hızıyla devam ederken yeni sayfalar açmak ne vicdana ne de yeni bir toplum imkânına sığar.