Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un hükümet aleyhinde propaganda yapılması amacıyla internet siteleri kurdurmak ve darbeye zemin hazırlamak suçlamasıyla tutuklanarak cezaevine gönderilmesi hukuk sisteminin dönüşümü ve sivilleşme sürecinin güçlenmesi bakımından kritik bir eşiğin aşılmakta olduğunu göstermektedir. Genelkurmay Başkanı düzeyinde askeri bir yöneticinin darbe ortamı oluşturmak iddiasıyla “sivil” bir mahkemece tutuklanması, Türkiye’de ilk kez yaşandığı için de şaşkınlıkla karşılanmaktadır.
Yakın döneme kadar kudretli generallerin siyasal ve toplumsal hayatı şekillendirmek, yargıya müdahale etmek ve ağır aksak işleyen demokrasiye ayar çekmek için kullandıkları güç, siyasal iktidarın son on yılda gösterdiği kararlılık ile önemli ölçüde sınırlandırılmıştır. Dolayısıyla gelinen aşamayı sivil siyasetin başarısı ve hukukun üstünlüğünün zaferi olarak nitelendirmek yanlış olmayacaktır. Ergenekon, Balyoz Darbe Planı ve nihayet İrtica ile Mücadele Eylem Planı davaları, askeri vesayet düzenini derinden sarsmakta ve seçilmiş siyasi iktidarların meşruiyet zeminini daha da güçlendirmektedir. Çok sayıda üst düzey askeri yöneticinin hükümete karşı darbe girişiminde bulunmak suçlamasıyla sivil mahkemelerde yargılanıyor oluşu, hukuk karşısında ayrıcalıklı konumlarını ortadan kaldırmaktadır.
12 Eylül 2010 Anayasa Referandumu sonrasında yapılan anayasa değişiklikleriyle birlikte yargı oligarşisine son verilmesinin önü açıldığı gibi askeri vesayetin tasfiyesi bakımından son derece önemli adımlar atılmıştır.2000’li yıllara kadar Silahlı Kuvvetlerin siyasal ve toplumsal hayatımıza müdahalede bulunmasını meşrulaştırıcı en önemli mekanizmalardan biri 82 anayasası iken, son referandum ile asker-sivil ilişkilerinin dokusu değişmiş ve vesayetçi geleneğin hayat bulduğu yapı devre dışı bırakılmıştır.
Bununla birlikte, Başbuğ’un tutuklanırken yaptığı açıklama dikkatlice okunduğunda, askerlerin hala eski düzenin devam ettiği yanılgısından vazgeçemedikleri ve hukuk önündeki dokunulmazlıklarını kaybetmeyi sindiremedikleri anlaşılmaktadır. Bu algı bozukluğunu meşrulaştıran kesimlerin başımda, askeri vesayetin çizdiği sınırlar içinde denetimli siyaset yapan ve resmi ideolojiye yaslanan sözüm ona seçilmiş siyasetçiler gelmektedir. Seçilmiş hükümete karşı darbe teşebbüsünde bulundukları iddiasıyla yargılanan generaller, ne yazık ki siyaset ve medya dünyasından destek alarak imtiyazlı bir güç haline dönüşmektedir.
Başbuğ’un Tutuklanmasının Siyasi Sonuçları
Eski Genelkurmay Başkanı’nın tutuklanmasıyla başlayan süreç, hukuk önünde eşitlik ilkesine duyulan inancı pekiştireceği gibi hukukun üstünlüğü ve bağımsızlığına dayalı bir hukuk düzenine geçişi güçlendirecektir. Aslında bu olay ile birlikte Türkiye’de her türlü etkiye açık olarak işletilen yargının bağımsızlığı ve hukukun normalleşmesi doğrultusunda önemli bir mesafe alınmaktadır. Düne kadar ülkenin en ayrıcalıklı kesimini oluşturan askerlerin bu ayrıcalıklı konumlarına dayanak yaptıkları yasal zeminin değişmesiyle yeni bir dönemin başlayacağı umulmaktadır.
Son tutuklama, askerlerin eski alışkanlıklarından vazgeçmeleri bakımından önemli bir milat olarak değerlendirilmektedir. Bu yönde bir değişimin kolay gerçekleşmeyeceği bilindiğine göre siyasal iktidarın yeni anayasa yapım sürecinde atacağı adımlar sivil-asker ilişkilerini normalleştirici ve askeri vesayetin tüm yasal dayanaklarını ortadan kaldırıcı bir rol oynamalıdır.
Milli Güvenlik Siyaset Belgesi gibi askerin sivil siyaseti bir şekilde etkilemek ve toplumsal yaşamı tasarımlamak için yasal ve moral güvencesi olan genelgelerin yürürlükten kaldırılması, iç ve dış tehdit gibi sübjektif tanımlarla sivillerin fişlenmesine son verilmesi için somut adımların atılması gerekir. Askerin kurtarıcı rolünün sorgulanması ve görev tanımının yeniden düzenlenerek iç güvenliğin sivil idareye bırakılması netleştirilmelidir.
Silahlı Kuvvetler her yönüyle sivil iktidarın denetim ve kontrolü altında faaliyet gösterecek bir niteliğe kavuşturulmalıdır. Bu bağlamda örneğin “Terörle mücadele” adı altında yürütülen çalışmaların mercek altına alınması ve şeffaf bir denetim mekanizması hayata geçirilmelidir. Sonuç olarak mevcut durumun gelip geçici bir özellik taşımadığını göstermek için siyaset ve sivil toplum çevrelerine önemli görevler düşmektedir. Bu görevlerin en önemlisi ise hiç şüphesiz ideolojik devletten çoğulculuğu esas alan hukuk devletine geçişin sağlanacağı yeni anayasa yapım sürecini olabildiğince hızlandırmak olmalıdır.