Şırnak/Uludere’de savaş uçakları tarafından düzenlenen ve resmi çevrelerin “yanlış istihbarata” dayandırdığı hava saldırısı sonucu 35 genç insanımızın hayatını kaybetmesi sıradan bir güvenlik zafiyeti olarak görülemez. Yıllardır sınır bölgesinde kaçakçılık yaparak geçimlerini sağlamaya çalışan ailelerin varlığı bilinmesine rağmen, sadece insansız hava aracından alınan görüntülere göre bu insanların “terörist” zannedilerek sorgusuz sualsiz öldürülmesinin hukuki, vicdani ve ahlaki bir gerekçesi olamaz.
İstihbarat birimleri tarafından askeri çevrelere iletildiği iddia edilen ve yaklaşık 50 kişilik bir PKK’lı grubun sınır bölgesinden kaçakçılar vasıtasıyla silah geçirip eylem hazırlığı yaptıklarına dair bilginin doğruluk derecesi dahi incelenmeden masum sivillerin hedef alınmasının makul ve meşru bir izahı bulunmuyor. Uludere olayı geçmişte benzer örneklerine rastladığımız ve abartılı güvenlik uygulamalarının sivil otorite tarafından kontrol edilemediği durumlarda nasıl bir faciayla karşılaştığımızı gösteren uygulamaların en trajik örneklerinden biridir. Bu yüzden birçok kez dile getirilen ancak her defasında sessizce geçiştirilen “Güvenlik sektörünün sivil denetimi” sorunuyla tekrar ve çok acı bir şekilde yüzleşmiş oluyoruz.
Uludere faciasına yönelik kamuoyundan gelen haklı tepkilerin odağında sivil otoritenin bulunması doğaldır. Neticede terörle mücadele adı altında bölgede yürütülen tüm faaliyetlerden hükümet sorumlu tutulmaktadır. Bununla birlikte Uludere olayı bir dizi komplo teorisinin gölgesinde tartışılmaktadır. PKK’nın son dönemdeki kayıplarının intikamını almak amacıyla masum sivilleri yem olarak kullanıp terörle mücadeleyi zaafa uğratmak istediği, derin devletin sivilleri hedef haline getirerek Ak Parti iktidarını düşürmeye çalıştığı, TSK içindeki hukuk dışı birtakım unsurların PKK ile işbirliği yaparak kaos ortamı oluşturmak ve anayasa yapım sürecini engellemek istediği ve nihayet Kürt sorununun çözülmesini istemeyen iç ve dış güçlerin yeniden harekete geçtiği gibi tezlerden oluşan kabarık bir liste hazırlamak mümkündür. Bu tezlerin hepsi birden doğru olsa dahi yaşanan facianın korkunçluğu ve acının büyüklüğü gizlenebilir mi?
Olayın yanlış istihbarat neticesi yaşandığını ve her yönüyle soruşturulmakta olduğunu ifade eden Başbakan’ın sözleri ise ne yazık ki kamu vicdanını teskin edememiştir. Ortaya atılan iddiaların kapsamlı biçimde araştırılması gerekirken, bu araştırmayı gerçekleştirecek ekipte resmi görevlilerin dışında bağımsız uzmanların da yer alması, soruşturma sonuçlarına güven duyulması bakımından önem arz etmektedir. Bununla birlikte olayın incelenmesinde hangi sonuca ulaşılırsa ulaşılsın ortada 35 sivilin haksız olarak öldürüldüğü bir trajedi söz konusudur ve ilgili üst düzey sivil ve askeri yetkililer soruşturmanın selameti açısından derhal görevlerinden el çektirilmelidir. İstifa mekanizmasını işletebilme kültürünün çok az geliştiği ülkemizde kamu görevlilerinin hala hesap verme bilincinden yoksun bulunması ortada ciddi bir sorunun bulunduğuna işaret etmektedir.
Kürt sorununda çok yönlü bir stratejiyi uygulamaya koyduklarını her fırsatta ifade eden hükümet çevrelerinin son tahlilde yeniden askeri önlemlere dayalı güvenlik eksenli bir politikanın esiri haline gelmiş olmaları düşündürücüdür. Uludere olayı, Kürt siyasetinde hala birincil etkiye sahip olan ve reel politik konumunu PKK’nın gücü üzerinden korumaya çalışan siyasi gruplara altın tepside sunulmuş bir propaganda malzemesi sağlamıştır. “Korucu da olsan Kürtsün ve öldürülmeye mahkûmsun” tezini haklı çıkarırcasına yapılan bu hava saldırısının bir ahmaklık örneği mi yoksa askeri ve sivil bürokrasi içindeki bazı unsurların örgütlediği bilinçli bir ihanet örneği mi olduğunu yapılacak inceleme sonucunda umarız sivil kamuoyu da öğrenme imkânı bulur.