Tarihi olaylar her ülkenin hafızasında kalıcı izler bırakır. Bu yüzden devletlerin günahlarını örtbas etmek için kurguladıkları resmi tarihin tüm çabasına karşın geçmişle yüzleşme hayatın akışı içinde yaşanmaktadır. Başbakan'ın 1936-38 arasında yaşanan ve büyük bir trajedi ile sonuçlanan Dersim olayları hakkında yaptığı tarihi konuşmayla birlikte Türkiye’nin yakın tarihindeki olaylar yeniden tartışılmaya başlanmıştır. Devletin karanlık ve kirli işlerini görmezden gelerek ya da bu ilişkiler ağının gücünden yararlanarak siyasi rant elde eden aktörlerin tersine Erdoğan’ın, üstelik Dersim gibi hakkında söz söylemenin dahi cesaret istediği bir konuda devleti mahkum eden “resmi özrü” psikolojik eşiğin aşılması bakımından çok önemlidir. Bu vesileyle otoriter rejimin kirli çamaşırları bir kez daha gün yüzüne çıkarken, toplumsal hafızanın geçmişten alınan dersler ekseninde canlılığını koruması ve duyarlılığını sürdürebilmesi beklenebilir.
CHP’nin Dersim katliamındaki siyasi sorumluluğunu açıklayan Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’e karşı kendi partisi tarafından başlatılan linç girişimi, bu partideki otoriter cumhuriyetçi elitlerin gücünü yansıtması bakımından anlamlıdır. Nitekim Dersim kökenli Kılıçdaroğlu parti içindeki jakoben elitlerin tehdidine boyun eğmiş görünmekte ve siyasi aczinin faturasını Erdoğan’a ödetmeye çalışmaktadır. Diğer taraftan BDP, Kürtlerin yakın tarihini ilgilendiren en önemli konulardan biri olan fail-i meçhul cinayetlerin aydınlatılması çabalarına karşı gösterdiği isteksizliği Dersim tartışmalarında da göstermekte ve tabiri caizse “topa girmeye” yanaşmamaktadır. Oysa tek parti döneminden bu yana işlenen bütün insanlık suçlarıyla yüzleşmek ve toplumsal muhalefeti kan dökerek sindirmeye çalışan eski devlet geleneği ile hesaplaşmak için Erdoğan’ın açıklamaları son derece elverişli bir siyasi zemin yaratmış bulunmaktadır.
Dersim örneğinden yola çıkarak değerlendirdiğimizde birbirinden farklı etnik ve dini gruplara yönelik devletin silahlı unsurları tarafından işlenen ya da devlet adına faaliyet gösterdiğine inanılan kişi ya da gruplarca gerçekleştirilen sistematik katliam ve kitlesel cinayetlerin nasıl aydınlatılacağı önemli bir sorundur. Bir diğer ayrıntı da bu olaylar neticesinde maddi-manevi zarara uğrayanların mağduriyetlerinin giderilmesinde izlenecek yönteme ilişkindir. Dolayısıyla tarihsel olaylarla yüzleşmeyi siyasi çekişmenin sığ alanına hapsetmeye çalışmadan hukuk temelde ele almak ve yeniden inşa sürecine katkıda bulunmak gerekmektedir. Otoriter devlet geleneğine rağmen Türkiye’nin kayıp tarihini ve bu tarihin öznesi durumundaki mağdurlara ait bilgi ve belgeleri tüm gerçekliği ile ortaya çıkarmak için sahici bir yüzleşmeye ihtiyaç vardır. Başbakan’ın Dersim halkından devlet adına özür dilemesiyle başlayan olumlu sürecin bütün mağdur kesimleri içine alacak biçimde ilerleyebilmesi bakımından atılabilecek belli başlı adımları şöyle sıralamak mümkündür;
Arşivlerin Açılması
Türkiye’de resmi tarihin belgelendiği sivil ve askeri nitelik taşıyan arşivin tamamı araştırmacıların hizmetine sunulmamaktadır. Uygulama böyle olunca da 1915 olayları başta olmak üzere ilerleyen dönemde yaşanan pek çok olayla ilgili gerçeğe ulaşmak ve tarihi doğru okumak imkansız hale gelmektedir. Kendi geçmişinden korkan devlet anlayışının tipik bir tezahürü olan bu yaklaşımın değişmesi için kamu idarecilerinin cesur davranması şarttır.
Başbakanlığa bağlı Cumhuriyet ve Osmanlı arşivlerinin halihazırda açık olduğu ve araştırmacıların istifadesine sunulduğu bilgisi doğru olmakla birlikte temel sorun bu arşivlerdeki “saklı” belgelerin bağımsız uzmanların incelemesine kapalı olmasıdır. Başbakanlık yetkililerinin (şayet henüz imha edilmemiş ise) herhangi bir tasnif yapılmadan saklanan devlet arşivini koruma altına alarak biran önce bu belgeleri uzmanlardan oluşacak bir komisyonun incelemesine açması, yakın tarihin aydınlatılmasına çok büyük katkı yapabilir.
Öte yandan Dışişleri ve Genelkurmay arşivinin dış dünyaya tamamen kapalı olmasını anlamak mümkün değildir. Tarihi olayları aydınlatmak ve buna bağlı olarak geçmişle yüzleşmek isteyen bir devletin yapması gereken en önemli şey, bu yüzleşmenin vazgeçilmez aracı olan bilgi ve belgelere ulaşmayı kolaylaştırmak olmalıdır. Ne var ki uzman tarih araştırmacılarının hizmetine açılmadığı için her iki kurum arşivinin ne kadarının imha edilip edilmediği de bilinememektedir. En önemli bilgi ve belgelerin yer aldığına inanılan söz konusu arşivlerin açılabilmesi ve belgelerin imha edilmesinin önlenmesi için ortak bir siyasi iradenin oluşmasına ve kurulacak komisyonun bu arşivlere doğrudan girebilmesine olanak sağlanmalıdır.
Yüzleşme Komisyonu ve Ulusal Anma Töreni
Geçmişte yaşanan acı olaylar nedeniyle devletin sorumluluğunu kabul etmesi ve bu uygulamalardan üzüntü duyduğunu mağdurlardan “özür dileyerek” göstermesi aynı zamanda toplumun çoğunluğu adına yapılmış bir eylemdir. Bu yüzden devlet özrünün hukuki bir nitelik taşıması ve mağdurlar bakımından bir anlam ifade etmesi için yapılan haksızlıkların en ince ayrıntısına kadar araştırılması gerekir. Parlamento kararı ile aralarında milletvekilleri, hukukçular, tarihçiler ve sivil toplum temsilcileri gibi birden fazla mesleki çevreden uzmanların yer alacağı bağımsız nitelikteki “yüzleşme komisyonu” oluşturularak yakın tarihin aydınlatılmasına öncülük edilebilir.
Yüzleşme komisyonu tarafından elde edilecek bulguların ayrıntılı bir rapor haline getirilmesi ve kamuoyu ile paylaşılmasının ardından mağdur kesimlerin tüm temsilcileriyle birlikte parlamentoda bir tören düzenlenebilir. Bu törende okunacak bildiri ile devlet adına mağdurların acıları bir kez daha paylaşılır ve sembolik bir anlam taşısa dahi zararların karşılanacağı ifade edilebilir. Ardından zarar tespiti yapmaya yetkili bir başka komisyonun devreye girmesi sağlanabilir. Her ne kadar Avustralya’nın yaşadığı yüzleme örneğinde olduğu gibi tüm mağdurları sembolize edecek bir “ulusal anma günü” ilan edilebilmesi günümüz Türkiye koşullarında zor gibi görünse de bu tür bir eylemin toplum-devlet ilişkilerine muazzam etkilerinin olacağı unutulmamalıdır.
Dersim katliamı ile gündeme gelen tarihle yüzleşmek bizdeki devlet geleneğini tamamen değişime uğratacak kadar önemli ve gerekli bir davranış biçimidir. Yüzleşmenin sorumluluğunu taşıması gereken devletin atacağı veya atmayacağı adımlar bundan sonraki süreç için belirleyici olacaktır. Başbakan’ın gösterdiği cesur tutuma karşılık devlet bürokrasisinin direncinin kırılıp kırılmayacağını hep birlikte göreceğiz. Şayet siyaset kurumu geçmişle yüzleşme ve hesaplaşmanın önünü açamaz ve basit politik çıkarlara göre hareket ederse otoriter devlet geleneği önemli bir zafer elde etmiş olacaktır.