Arap baharının arkaplanında kimler var, asıl aktörleri hep beraber görmekte olduğumuz aktörleri mi yoksa işin arkaplanında başka aktörler var mı, yok mu? Tunus’ta, Mısır’da ve Libya’da yaşananların devrim niteliği aslında baştaki diktatörlükleri devirmekten başka bir ufka sahip mi değil mi? Tunus’ta Ekim ayında yapılan seçimler Nahda hareketini koalisyonla da olsa iktidara taşıdı. Hareketin lideri Raşid el-Gannuşi, bu başarıdan dolayı Batılı çevrelerde uyanabilecek endişeleri gidermek için yüreklere su serpecek açıklamalar yaptı. Hareketin Tunus’ta insanların hayatlarına müdahale etmeyeceğine dair yaptığı vaatler, 2002 yılında ve aslında her seçim döneminde Türkiye’de İslamcı kökenli partilerin vermeye alıştığımız türden beyanlarını andırdı. Bir farkla ki, Gannuşi, Tunus’ta Türkiye modelini, daha doğrusu AK Parti modelini takip edeceğini söyledi. AK Parti modeli bütün Ortadoğu’da hem Batılılar nezdinde bir meşruiyet kapısı, hem de halklar nezdinde kararlı duruşun, hatta alternatif bir İslamcı duruşun modeli haline gelmiş durumda. Fas’ta yine Kasım ayının sonunda yapılan seçimlerde ismi de Adalet ve Kalkınma Partisi olan İslamcı parti benzer bir başarı kaydetti. Önümüzdeki dönemlerde İslamcı partilerin yeni söylemleri, tarzı siyasetleri ve başarıları üzerine bir yığın analiz dinlemek durumunda kalacağımız şimdiden aşikar.
Ancak işler her yerde Tunus’ta olduğu gibi gitmiyor. Örneğin Mısır’da, Libya’da, Suriye’de uluslararası veya yerel bazı güçlerin müdahale biçimleri, buralardaki değişimi biraz daha karmaşık ve analizi zor kılıyor. Buralarda devrim süreçlerinin aktörlerinin şeffaflığı hakkında haklı olarak bazı sorular uyandırmıyor değil. Mısır’da tereyağından kıl çekilir gibi başarılan devrim, hep böyle mi gidecek yoksa bu kolaylığın kendisi başlıbaşına kolaylaştırıcı başka bazı aktörlerin varlığına mı dayanıyor? Devrim sonrası bu kolaylaştırıcı unsur olarak askerin duruma vaziyet etmekteki ısrarı bu soruyu giderek devrimciler için de Mısır devrimini iyimserlikle izleyenler için de daha geçerli bir soru haline getirdi. Gerçekten de asker, Mübarek’ten sonra durumu kontrol edip eski düzeni kendi namına sürdürmeye mi çalışıyor?
Devrimin ardından neredeyse bir yıl geçmiş olacak. Tahrir meydanını dolduran kitlelerin ekmek, onur ve özgürlük talepleri vardı. Bu üç şeyin birinden diğeri için vazgeçilemezdi. Mübarek’in gitmesi her üç konuda bundan sonra daha iyi bir noktada olunacağını haber veriyordu. Özgürlükler konusunda askerin “geçiş” dönemi bahanesiyle beklenen reformları yapmadığı gibi, ifade özgürlükleri üzerinde önemli baskılar her geçen gün kendini daha fazla hissettiriyor. Ekmeğinse teminini halkın kendi aralarından seçip çıkardığı yöneticilerden başka kim sağlayacaktı? Reformlar ve halkın yöneticilerini seçimi geciktikçe ekmeğin, yani istihdam ve günlük işlerin idaresine dair hiçbir gelişme kaydedilemiyor. Bu da zaten yüksek olan işsizliğin daha da artması, kötü olan piyasa şartlarının iyice belirsiz ve güvensiz hale gelmesine yol açıyor. Mısır’ın devrimci gençlerinin sabrını taşıran bir sürece girmiş oluyoruz.
Diğer yandan başlamış olan bir seçim süreci var. 28 Kasım itibariyle üç turlu seçimin ilk turu gerçekleşmiş oldu. Mısır’da seçim için yeterince sandık gözetmeni hukukçu olmadığı için ancak üç aşamada seçim tamamlanabiliyor. Seçimlerin daha önce bir defa ertelendiği göz önünde bulundurulduğunda özelikle seçimden başarıyla çıkacağına kesin gözüyle bakılan İhvan’a bağlı Hürriyet ve Adalet Partisi, yeni bir erteleme kararına karşı çok hassas. O yüzden erteleme getirecek bir karışıklığa karşı diğer devrimci güçlerle her düzeyde bir ittifaktan kaçınıyor. Çünkü diğer devrimci güçlerde bir siyasi istikrar ve taleplerinde gözettikleri stratejik bir hesap yok. Fazla tepkisel hareket ediyorlar ve bu tepkisellik son kertede duruma demokrasi dışı yollarla vaziyet edebileceklere bir manevra alanı doğurabiliyor. Tahrir meydanında seçimlere bir hafta kala askeri idarenin yönetimi devretmesini talep eden protesto gösterileri, örneğin, kontrolün demokratik güçlerin elinden kayıp gitmesine yol açabilecek sonuçlar doğurabilirdi. Gösteriler esnasında polisle göstericilerin çatışması sonucunda 35’in üstünde insanın ölmesi, ilk anda seçimlerin ertelenmesi seçeneğini akla getirirken yapılabilse bile seçim sürecinin iyice belirsiz bir ortamda geçmesine yol açmış oldu. O yüzden İhvan talepleri desteklemekle birlikte ilk günden sonra gösterilere katılmaktan geri durmayı tercih etti.
Dolayısıyla devrim sürecinin aktörleri olup bitene bir bakıma çok yabancı değil, olan biteni görüyor, fark ediyorlar. Diğer yandan bu aşamaya kadar devrim süreçlerinin hiç birinde işlerin olup bittiğini ve yabancı güçlerin buradan ebediyen dışlanmış olduğunu kimsenin söylediği de yok söyleyebilecek durumu da. Elbette kimse süreci kendi lehine çevirme hesabından geçmiş değil.
ABD’nin veya AB’nin veya Mısır derin devlet düzeninin her şeyi tam bir teslimiyet içinde kabul etmiş olduğunu ve bundan sonra Arap baharının yaşandığı ülkelerde hiçbir taleplerinin, hesaplarının veya manipülasyonlarının olmayacağını kimse söyleyemez. Şu bir gerçek ki, ABD, İsrail, Rusya, AB ülkelerinin her biri için Arap baharında olup bitenler hiç beklenmedik gelişmelerdi, ancak bu, sonradan her birinin ellerindeki bütün imkanları seferber etmedikleri ve süreci kontrol etmeye çalışmıyor oldukları anlamına gelmiyor. İşin bu noktasında tabii ki her birinin bu toplumlar ve süreçler üzerinde kontrol kurabilmek üzere ne tür imkanlara ve araçlara sahip olduklarını, gerçekçi analizlerle açıklamamız gerekiyor. Hiçbir veriye dayanmayan, daha doğrusu tek verisi ABD’nin ve bazı süper güçlerin her şeyi tedbir ve idare ediyor olduğu vehmi olan yaklaşımlara dalmanın olup bitenleri anlamaya yaklaştırmadığını görmek gerekiyor.
Tahrir meydanını dolduran gençlerin “askerin yönetimi devretmesi yönündeki talepleri” son derece haklı. Daha önce biz de Mısır’ı ziyaretlerimizde, devrim sürecinin bu haliyle kaldığında, yani askerin mevcut durumuna razı olunduğunda, Mübarek’in isminin değişmesinden başka bir sonuç alınmayacağını görmüştük. Ancak seçimlere bir hafta kala yapılan bu gösterilerde polisin şiddetiyle bu kadar senkronize bir gösteri dalgası, işin içinde bir iş olduğu izlenimi veriyor. O yüzden İhvan bu gidişatın seçimleri ertelemek için askere bulunmaz bir fırsat sunma ihtimaline dikkat çekerek Tahrir gösterilerine tereddütle yaklaşıyor. Seçimlerden galip çıkacağına dair duyduğu kendine güven, yaprak kımıldasa kendi varlığına karşı bir tehdit gibi algılama eğilimine girmiş durumda.
Arap Baharında Türkiye Algısı
Kasım ayı içinde ABD'de Maryland Üniversitesi'nce yapılan ''2011 Yılı Arap Kamuoyu Anketi''nin sonuçları yayınlandı. Bu anketin verilerine göre, Arap baharından en kazançlı çıkan ve ''en yapıcı'' görünüm sergileyen ülke Türkiye; ''en fazla hayran olunan dünya lideri'' ve ''aranılan Başbakan'' ise Recep Tayyip Erdoğan. Bu veriler Arap baharının arkasında sürekli başka güçler arayanlar için üzerinde durulup düşünülmesi gereken sonuçlar olsa gerek. ABD veya başka bir güç sonucunda Türkiye’nin herkesten daha fazla kârlı çıkacağı bir süreci neden tetiklemiş olabilir ki? Bu ankete göre Türkiye’ye en yakın ülke olarak Fransa bile Türkiye’nin 20 puan gerisinde, ABD ise daha da geride. Doğrusu olup bitenleri dünyanın ana akım değişim sürecinin bir sonucu olarak görmeye daha güçlü bir uyarıyı temsil ediyor bu tür veriler. Ancak bu olayın bir de Arap ülkelerinde Türkiye algısıyla ilgili ayrı bir boyutu daha var. Bir süre önce TESEV de Arap Ülkelerinde Türkiye algısının verilerini kamuoyu ile paylaşmıştı. Aynı günlerde Stratejik Düşünce Enstitüsü’nde arkadaşımız Doç. Dr. Ahmet Uysal’ın hazırladığı ve Mısır’da uzun süre geçirerek sahadan bizzat topladığı verilere dayandırdığı “Mısır’da Türkiye Algısı” raporu yayımlanmıştı. Bütün bu raporlarda Arap ülkelerinde Türkiye algısı birbirini teyid eden verilerle sunuluyor ki, bu verilerin ortaya koyduğu gerçek, Türkiye’nin özellikle son on yılda daha fazla olmak üzere Arap ülkeleri için özel bir konumu temsil etmeye başladığıdır. Bu konumu basitçe taklit edilecek bir model veya laikliği, demokratikliğiyle herkese örnek ülke olarak basitleştirmek doğru değil.
Arap ülkelerindeki algı Türkiye’ye çok büyük ve özel bir teveccühü yansıtıyor. Ancak çok açıktır ki, bugünkü algının en önemli belirleyicisi Tayyip Erdoğan ve AK Parti. O yüzden bugünkü Türkiye algısı aynı zamanda derin bir algı değişiminin hikayesidir. Türkiye farklı bir yaklaşım benimsediği son 9-10 yıldır Arap ülkelerinde her geçen gün daha çok önemsenen, değer verilen, sevilen, sayılan bir ülke konumuna geliyor. Türkiye’nin farklılığı her şeyden önce yüzünü, AB’ye sırtını dönmeden, Orta Doğu’ya dönmüş olması, Filistin meselesine İsrail’le geleneksel ilişkilerini radikal biçimde gözden geçirerek sergilediği duyarlılık, İslam’la barışması, Arap baharına karşı sergilediği olumlu tutum ve daha birçok vesilede bulunabilir. Bütün bu gelişmelere Türkiye’nin yeni yönetim kadrosunun Arap ülkelerinin dilini çok iyi anlayıp kullanabiliyor olmasını da eklemek gerekiyor. Arap ülkeleriyle başbakan ve yakın çalışma arkadaşları çok işlek bir dil kullanabiliyor ki, bu şimdiye kadar Türkiye’yi temsil eden dış politika aktörlerimizin sahip olmadıkları bir meziyet.
Ancak, Türkiye farklı bir yaklaşım sergilediğinde Arapların Türkiye’ye ve Türklere karşı bakışları değişiyor da Türklerin Araplara bakışı bir değişim gösteriyor mu? Kuşkusuz bu konuda elimizde iki dönem arasında bir değişimi kaydedecek karşılaştırmalı veriler yok. Bu konuda yine de bir karşılaştırmaya imkan verecek kadar bilfiil yaşanmakta olan değişimi tespit edecek gözlemlerimiz ve intibalarımız var. Türkiye halkının, medyasının ve yönetim elitinin Araplara bakışını doğru tespit etmek çok önemli. Bu bakış yaşanmakta olan Arap baharı ülkelerine sağlıklı bir katılım için bir fırsatlar mı sunuyor yoksa bir engel mi oluşturuyor? Bunu da bilmek çok önemli ki, yaşanmakta olan Arap baharının arkasındaki güçleri merak etmekten ve buna dair komplo teorileri kurmaktan daha hayırlısı bu sürece katılım sağlamanın yollarını aramak ve bulmaktır. Öyle ya Arap ülkelerindeki Türkiye algısının Türkiye’nin bölge ile bütünleşmesi için olağanüstü fırsatlar sunduğunu görüyoruz da, bizim bu role müsait olup olmadığımızı da hesaplamamız gerekmez mi?
Geçtiğimiz ayın 21-22’sinde merkezi Riyad’da bulunan Kral Faysal İslami Araştırmalar Enstitüsü’nün bir daveti üzerine “Türkiye Medyasında Arap Algısı” başlıklı bir konferans verdim. Kraliyet ailesinden ve akademik çevreden insanlarla birlikte Enstitünün, Stratejik Araştırmalar Merkezinden araştırmacılardan dinleyicilerin hazır bulunduğu konferans, diyebilirim ki, son zamanlarda katıldığım en verimli etkinliklerden biri oldu. Hem katılımcılar çok ilgili hem de konferans organizasyonu mükemmeldi. Oturum tam zamanında başladı ve sonuna kadar katılımcıların katkıları da çok verimli bir biçimde alınabildi.
Her ne kadar Türk medyasının Araplar hakkındaki algısını anlatmam öncelikli idiyse de, toplantıda daha ziyade Suudi Arabistan’lı elitlerin Türkiye ve bilhassa Erdoğan hakkındaki algılarını yakından gözlemleme fırsatı buldum. Alabildiğine titizlikle düzenlenmiş konferansta bir saatlik sunumumun sonunda bir saatten fazla da katılımcıların sorularını ve katkılarını aldım.
Bu esnada Arap sokakları ile elitler arasında Türkiye ve Erdoğan algısının farklılaşması üzerine benim de zaman zaman paylaştığım görüşü revize etme ihtiyacı hissettiğimi söyleyebilirim. Genellikle Erdoğan ve Türkiye hakkında Davos’la birlikte zirvesine ulaşan sempatinin sadece sokaklara hakim olduğu bu sempatiden elit kesimlerin hele siyasilerin hiç etkilenmediği, aksine onları kaygılandırdığı üzerinde duruldu. Mübarek, Zeynelabidin bin Ali ve Kaddafi gibi liderler ve etraflarındakiler için bu gerçekten doğru olabilir. Bunda haksız da sayılmazlardı, çünkü bir bakıma onların gidişini hazırlayan süreci Erdoğan’ın sergilediği liderliğin Arap halkları için kendileriyle bir mukayese fırsatı sağlamış olması tetiklemiş oldu. Haksız sayılmazlardı, zira sonuçta tam da bu sürecin sonucunda onlarca yıldır sorgusuz sualsiz sürdürmekte oldukları iktidarlarını kaybetmiş oldular. Oysa Arap ülkelerinin tamamında elitler veya yöneticiler ile halk arasında böylesi bir kopukluk yok. Suudi Arabistan’da örneğin, Erdoğan’dan bahsederken en elitler dâhil olmak üzere içten bir muhabbeti hemen hissedebiliyorsunuz. Bunu açıkça birbirlerine zikretmekten de hiç geri durmuyorlar ve Erdoğan sevgisi giderek Türkiye sevgisi, Türklere dair sevginin ifadelerine dönüşüyor.
Türkiye’nin Erdoğan yönetiminde yaşamakta olduğu değişimi yakından ve büyük bir sempatiyle takip ediyorlar ve yeni Türkiye ile ilişkileri daha fazla geliştirmenin önemini ve isteğini ifade ediyorlar. Bunun yollarını aramak için sadece devletler düzeyinde değil özellikle aydınlar, akademisyenler ve sivil toplum teşekkülleri arasında neler yapılabileceğini sorguluyorlar. İlişkilerin arzulanan boyutların neden gerisinde kaldığını soruyorlar. Türk medyasında Araplar hakkında zaman zaman çıkan olumsuz haberlere şaşırdıklarını ifade ediyorlar.
Gerçekten de “Türklere düşman”, “Osmanlı’nın izlerini silmeye çalışan Suudi” izlenimi yaratan yayınlara karşılık hayret edilecek derecede olumlu bir Türkiye ve Osmanlı algısına ve hissiyatına hemen tanık olabiliyorsunuz. Hatta Müslümanların arasını bozan milliyetçiliklere, başta Arap milliyetçiliği olmak üzere, veryansın ediyorlar.
Bunları konuştuğumuz Faysal Dergisi editörü Abdullah Yusuf El-Kuveylit’e, Riyad’a gelmeden hemen önce bizim basında, Hürriyet Gazetesinde çıkmış Lawrence’in yaşadığı evin müze yapıldığına dair bir haberi soruyorum. Bu haberde Lawrence’in Arapları Osmanlı’dan kurtaran kahraman olarak sunulduğunu anlatıyorum. Hayretler içinde kalıyor ve diyor ki, “fesubhanallah! Müslüman Araplar arasında Lawrence’i kahraman olaak görecek bir Allah’ın kulu yok. Herkes onun Müslüman ümmeti parçalamak üzere İngilizlerin hesabına çalışan bir casus olduğunu bilir ve ilgileniyorsa o yönüyle ilgilenir. Bu haberlere nasıl itibar edilebiliyor?”
Doğrusu bunu ben de sordum kendi kendime. Bu tür haberler düzenli olarak Türkiye basınında nasıl çıkıyor ve bütün bunlar Türkiye halkında Araplar hakkındaki algıyı nasıl şekillendiriyor? Bu haberlerin büyük çoğunluğu uydurma olduğu halde hiç bir tashih işlemi olmadığı için gerçek gibi kabul ediliyor. Birileri bizi tam da bu şekilde bölgeden uzak tutmanın çok kurnazca yolunu bulmuş olmasın? Türklerin Arap algısı bu şekilde işlerken ingilizi, Amerikalısı, her milletten Avrupalısı hiç bir rezerv taşımaksızın buralarda yatırımlarını kovalıyor.
Bu arada başkalarının bizim hakkımızdaki algıya fazla kapılmayalım, bizim başkaları hakkındaki algımız bize biraz da kendimizi anlatıyor aslında. Bu vesileyle keşfedebileceğimiz “kendimiz”de mücadele etmemiz gereken “kibir”, “kendini beğenmişlik”, “suizan”, “hakkaniyetsizlik” gibi bir dizi nefis hastalığını teşhis edebiliriz. Bu da bir hayra vesile olur umarım.
Türkler, Araplar ve Algı Meseleleri
Türkiye hakkındaki algılarla ilgilenmek önemli. Son zamanlarda kamu diplomasisi diye bir alan ülkelerin kendileri hakkındaki algıların yönetimine özel olarak odaklanmakta. Oysa önceki yazımda bundan daha önemlisinin bizim başkaları hakkındaki algılarımızın farkına varmak olduğunu söylemeye çalıştım. Avrupalıların Türkiye hakkında neler söylediklerini çok önemseriz ve tepkilerimizi sıcağı sıcağına veririz de, örneğin, Avrupalılar hakkında Türkiye kamuoyunda yer alan haber veya yayınların nasıl bir algıya dayandığını hiç sormayız. Çok daha beteri Araplarla ilgili oluyor. Arap dünyasında Türkiye hakkında çıkan yayınlarla, Türkiye’de Araplar hakkında çıkan yayınları karşılaştırmak bu açıdan kendimize bakmak için iyi bir vesile oluşturabilir.
Riyad’da Kral Faysal İslami Araştırmalar Merkezi’nde konferanstan sonra sohbet ettiğimiz yetkililerle cevabını aradığımız temel soru, Araplarla Türkler arasında gereken miktarda bir yakınlaşmanın önündeki engellere dairdi. Bu alanda yapılabilecek çok şey olduğunda mutabık kaldık. Konuşmamın bir bölümünü Türkiye’de son zamanlarda Yüksek Öğretim alanında yapılan açılımlara (başörtüsü yasağının kalkmış olması, üniversite sayısının ikiye katlanmış olması ve eğitimin kitlelere yayılması suretiyle Türkiye demokratikleşmesinin sosyolojik zemininin oluşturulması gibi) ayırmış olduğum için, özellikle bu alandaki iletişim ve işbirliği eksikliğine dikkat çektiler.
Örneğin, hâlihazırda 138 bin Suudi Arabistanlı öğrenci dışarıda okumakta ve her yıl dünyanın birçok yerinden üniversiteler Suudlu öğrencileri kendilerine çekmek üzere buraya üsler kuruyor, ama Türkiye’den hiçbir üniversitenin bu yönde bir çalışması yok. Oysa uygun üniversite ortamının var olduğu bilindiği takdirde Türkiye’nin Suudlu öğrenciler tarafından diğer bütün ülkelere tercih edilebileceğini anlattılar. Buradan özellikle YÖK ve İngilizce eğitim vermekte olan bütün üniversitelerimize duyuralım.
Israrla dile getirilen başka bir talep de Türkçe kurslarının açılmasına yönelik oldu. Arap gençleri arasında son zamanlarda bu konuda Türkiye’ye yönelik büyük bir ilgi oluşmuş durumda ama bu talebi karşılayan doğru dürüst bir arz yok. Merkezle çok yakın ilişkisi olan ve Türkiye’de Arapça eğitiminin yaygınlaştırılması hususunda özel çabaları olan Cemalettin Sancar, aynı şeyin mukabil olarak Suudi Arabistan’da Türkçe eğitimi hususunda gösterilmesi gerektiğinin altını çiziyor. Bu, TİKA, Yunus Emre Vakfı, Yurt Dışı Türkler Dairesi veya Türkiye’nin başka sivil kurumlarının özel bir önem sarf etmesine değer bir konu.
Faysal Araştırma Merkezi’nde Kral Faysal’ın Türk eşi İffet hanımdan olma kızı Emire Sara hanımla özel bir görüşme yaptık. Yanında yine Kral Faysal’ın üç torunu daha vardı. Türkiye konulu konferans gündemine gösterdikleri özel ilgi dolayısıyla görüşme teklifini Araştırma Merkezi müdürü Faysal bin Saud bin Abdülmuhsin iletti. Sara hanım, altmışlı yaşlarında çok düzgün İstanbul Türkçesi konuşan, çok iyi bir modern eğitim ve saray terbiyesi almış, o ölçüde de mütevazı bir insan. İnsanda derin bir saygı hissi uyandırıyor. Yeğenlerinden Emire Meha hanımın ısrarıyla bizimle Türkçe konuşmaya başladı, heyecandan titreyen sesine mukabil konuşması son derece düzgündü. Bir süre sonra diğerlerinin katılımıyla tekrar Arapçaya döndük.
Annesi merhume İffet hanımın özellikle kadının eğitimi ve sosyal konumunun yükseltilmesi hususunda başlatmış olduğu cehdi uzun uzun anlattı. Önceleri kız çocuklarına yönelik medreseler şeklinde başlattığı çabaları daha sonra bir İslami ilimler fakültesi, şimdilerde ise kızlarının gayretiyle bütün bölümleriyle tam teşekküllü devasa bir üniversiteye ulaşmış bulunuyor. Bunları anlatırken Annesinin aldığı Osmanlı eğitiminin onda nasıl bir aktivizmi beslemiş olduğunu anlatıyordu.
Sohbetin bir yerinde Emire Meha hanım Türklerle Araplar arasındaki tarihsel farkları İbn Haldun’un göçebe, Hadarilik, asabiye gibi kavramlarını kullanarak anlattı. Ona göre “Araplar İslam’a uzun süre canla başla hizmet ettikten sonra hadarileşmenin beraberinde getirdiği hantallaşmaya ve ağırlaşmaya maruz kaldı. Çünkü bir kısmı fethettikleri yerlere yerleşip medeniyetler oluşturdu. Yerleşik medeni toplum olmanın İbn Haldun’daki bütün dezavantajlarına yakalandılar. Giderek cihad için insan toparlayamayacak hale geldiler. Ancak Allah tam zamanında göçebeliğin dinamizm ve fedakârlık avantajlarını üzerlerinde taşımakta olan Türkleri yolladı ve o saatten sonra Türkler İslam’a hakkıyla bayraktarlık yaptığı tarihsel dönem başladı. 1. Dünya savaşından sonra ikisi birbirine sırtlarını döndüler. Türkiye Araplar için tercihini Avrupa’dan yana kullanmış bir ülke olarak göründü, oysa son on yıldır Recep Tayip Erdoğan yönetimindeki “Türkiye’nin bölgeye dönüşü” Arap halkları arasında özellikle Suudi halkı arasında müthiş bir heyecanla ve büyük bir hüsnü kabulle karşılanıyor. Arap dünyasının bugün maruz olduğu birçok sıkıntıya karşı Türkiye bütün İslam dünyasında bir toparlanmaya öncülük edebilir, ediyor da…”
Emire Meha hanımla konudan konuya atlayarak konuştuk, bütün konulara yaklaşımının altında derin bir entelektüel birikim göze çarpıyordu. Bu arada konu Türklerin İslam anlayışıyla Arapların İslam anlayışları arasındaki farka geldi. Türklerin birçok Arap için görünürde aşırı gelen peygamber sevgisine ilginç ve bize oldukça “empatik” gelen bir açıklama getirdi. Ona göre “Araplar için peygamber aralarından çıkmış tanıdık biriydi. Kendileri de Arapça bildikleri için Kur’an’ı okuyup ondaki mucizeyi görebilecek durumdaydılar ve Kur’an bütün mucizesiyle kendilerini büyülemiş oluyordu. O yüzden başından itibaren Araplar için İslam Kur’an merkezli bir din olarak şekillendi. Oysa Türklere İslamiyet somut şahıslar ve onların pratikleri yoluyla ulaştı ve Kur’an’ı ilk etapta anlamadıkları için Kur’an’ı içindeki mucizeyi ilk bakışta göremediler. Bunun yerine onlar kendilerine İslam’ı tanıtmak üzere karşılaştıkları ve şahıslarından oldukça etkilendikleri ashab-ı kiramdan veya tabiinden şahısları yetiştirmiş olan peygambere, gıyabında büyük bir muhabbet duydular. Bu muhabbet Türkler için İslam’ı Kur-an merkezli olmaktan ziyade peygamber merkezli bir din olarak şekillendirdi. Başlangıcındaki doğallık dolayısıyla kaçınılamayan bu farklılığı İslam dünyası için Allah’ın bir bereketi olarak görmek gerek. Türklerin peygambere hürmeten Muhammed yerine “Mehmet” ismini tercih edip bunu çok yaygın olarak kullanıyor olmaları bende Türklere dair hep ayrı bir saygı uyandırmıştır.”
Oldukça sosyolojik ve akıl ve anlayış dolu bir açıklamaydı bu. Sosyolojiden siyaset bilimine, hermenötikten tarih ve dini bilimlere bu kadar rahat geçişler yapabilmesine dair şaşkınlığımızı ise Meha Hanım sosyoloji eğitimi almış olduğunu söyleyerek gidermeye çalıştı. Ama belli ki sadece sosyoloji eğitimiyle yetinmemiş.
Açıkçası, Suudi Arabistan’da birkaç kadından bu yüksek kültür düzeyine tanık olmak beni bile şaşırttıysa, bu bizim sahip olduğumuz Arap algısının kökenlerine dair ciddi bir uyarı sayılmalı.
Suudi Arabistan’da daha önce Mekke, Cidde ve Medine’den hac ziyareti dolayısıyla gelenler üzerinden edindiğimiz izlenimlere ilaveten, siyasi ve kültürel başkentten edindiğimiz bu izlenimler Türkiye hakkında çok şey söylüyor.
Kendi içimize kapanarak başkalarının bizim hakkımızdaki niyetleri hakkında oluşturduğumuz evhamın kaynağı nedir ve kime yaramaktadır? Bu evham bizim hangi psikolojik veya nefis hastalıklarımızı gizliyor? Dönüp tekrar tekrar bakmaya değmez mi sizce?
Suudi Arabistan:
Baharın Uzun Sürmediği Yerde Siyasal ve Kültürel Değişim
Arap baharının Tunus’ta başlayıp Mısır’ı da etkisi altına aldığı andan itibaren bütün Arap ülkelerine domino etkisiyle yayılacağı öngörülmüştü. Bu öngörüden Suudi Arabistan da nasibini almıştı elbet. Suudi Arabistan’da da Mısır, Tunus ve Libya’da etkili olan yeni kuşakların birçok parametresi çalışıyor. Küreselleşme burada da ortaya çıkardığı bütün ulaşım ve iletişim imkânlarıyla yeni siyasal ve sosyal ortamlar oluşturmuş durumda. Bu ortamlar geleneksel ve rolleri tanımlanmış siyasal aktörlerin yanına yepyeni siyasal aktörleri eklemiş durumda. Klasik toplum modelinde yönetenle yönetilen arasında Suudi Arabistan’a özgü model baz alındığında Krallık halk nezdindeki meşruiyetini ve iktidarını sürdürmek için rıza üretme konusunda bir zorluk çekmiyor. Yönetenlerle yönetilenler arasında bu rıza var. Son zamanlarda yine kraliyet ailesinin kendi içinde yolsuzluk ve yönetim anlayışı bakımından bir çekişme yok değil. Örneğin yönetimin devriyle ilgili sisteme dair ciddi rahatsızlıklar var. Kraliyet hala 1932 yılında ülkeyi kuran ve 1953 yılında ölen Suud bin Abdülaziz’in çocukları arasında, yani hâlâ 3. kuşağa aktarılmadan devam ediyor. Kralların yönetim sırası geldiğinde nerdeyse 80 yaşını aşmış oluyorlar ve yönetimin tamamına bu yaşlılığın doğal olarak malul olduğu bütün sorunlar hakim oluyor. Son zamanlarda bu hem aile çevreleri arasında hem de genel kamuoyu nezdinde ciddi bir eleştiri konusu olmakta. Gündemdeki bir reform bundan sonra kralın yaş sırasıyla değil önerileccek üç aday arasından biat meclisince seçilmesi.
Bu tür reformlar Suudi Arabistan’daki değişim taleplerini ne ölçüde karşılar bilinmiyor. Ancak yaşlı liderler konusunun Suudi Arabistan için mezkur dezavantajları kadar, Suudi Arabistan’daki değişime yansıyan ilginç bir boyutunu zikretmeden geçmemek gerekiyor. İş başına geç yaşta gelen Krallar kalan ahir ömürlerinde az zamanda çok iş yapma telaşına düşüyorlar. Bu da çağdaş teknolojinin parayla satın alınabilen bütün imkanları ithal edilerek müthiş bir binalaşma için seferber edilmesine yol açıyor. Dünya gözüyle eserlerini görme arzusu devasa inşaat projelerinin kısa zaman içinde yapılıp bitirilmesine yol açıyor. O yüzden evin içndeki dekor değiştirilir gibi özellikle kutsal beldelerin şehir planlamaları hızla elden geçiriliyor. Zaten daha yeni yapılmış binalar yıkılıp yerlerine şehri bir bütün olarak gören planlar dahilinde yeni binalar geçiriliyor. Devasa şehir içi veya çevre yolu projeleri, köprülü kavşaklar, yolcu trenleri, havaalanları, oteller vs., bütün bunlar Suudi Arabistan’da hayatı, gerçeklik algısında bir sanallık etkisi yaratacak şekilde belirlerken, yeni hayata inanılmaz hızda bir uyumu da hemen temin etmektedir.
Eşyanın aslında ibahat olduğunu öngören, İslam’ın değişimin alabildiğine hızlı benimsenmesinin önünde hiç bir engel oluşturmuyor olduğunun çok somut bir tezahürü bütün bunlar. Haram olduğuna dair kesin bir delil bulunamayan her türlü yaşam alışkanlığı, yeni teknolojiler, tüketim kalıpları başdöndürücü bir hızla ve kolaylıkla hayata giriş yapabiliyor. Bütün bunlar bir kültürel etki yapıyor mudur? Yapıyor elbet. Kültür dediğimiz şey her türlü girdiye açık olan bir şey. Ancak değişen kültür içinde İslam’a kesin naslarla aykırı görünen hiçbir şey gelişme imkanı bulmuyor, onu da kaydetmek gerekiyor. Aksine baş döndürücü bir hızla hayatın maruz kaldığı değişim gerçeklik algısında ne tür etkiler yapıyor olursa olsun, kutsal bölgelere gelen insanların bir sabitlik algısı, bir değişmez ilahi gerçeklik algısı var. Herşey değişse, yok olup gitse de Allah zülcelalin vechi kalıyor ve o da Kabe’de, Peygamberin manevi varlığında temsil ediliyor. Kabe’nin somut varlığı sabit kalsa da, etrafını çevreleyen herşey değişiyor. Bu da Kabe’nin somut varlığından ziyade ona yönelen teveccühün, tavafın, sa’yin, peygamber ziyaretinin eylemselliğinde temsil edilen bir sabitlik duygusunu canlı tutuyor. Bu örneğin kendisi İslami hayat ve değişimin ölçeği konusunda ilginç bir manzara arz ediyor.
Ancak sosyal ve gündelik hayatta teknolojinin etkisiyle bu kadar hızlı değişebilen Suudi Arabistan toplumunda siyasal düzeyde aynı hızda değişmiyor olması da ilginç bir görüntü yaratmaktadır. Bu görüntünün içinde bir miktar gerilim de var. Ancak bunun diğer Arap baharı ülkelerinde olduğu gibi hızlı bir değişime yol açması beklenmiyor. Arabistan’da bahar genellikle hissedilmeyecek kadar kısa süren bir dönemdir. Kış da öyle. Hakim olan yaz mevsimidir ve bu mevsim, insanlarda sabrı ve yavaş hareketi öne çıkardığı gibi, muhtemel, ani ve kısa süreli olması mukadder bir iklim değişikliğini de kolay öngörülemez kılıyor.
Bu arada Suudi Arabistan yönetiminin Arap baharı ilk başladığında krallardan yana koyduğu tavrı kısa bir süre sonra değiştirip halklardan yana bir tavra dönüştürmesi de Arap baharının etkisini kendi lehine çevirme konusunda şimdilik başarılı bir hamle olmuş sayılabilir. Gerçekten de Mısır’da ilk protesto hareketleri başladığında Suudi Arabistan Kralı ABD ile ters düşme pahasına Mübarek’e destek açıklamaları yapmıştı. Oysa şimdi hem olup bitenleri bir sahiplenme içinde karşılıyor hem de Suriye ve Yemen gibi ülkelerde Türkiye ile beraber hareket ederek Arap baharının estirdiği rüzgarları yanına almış oluyor. Bunun iç siyasetinde çok iyi kristalleşmemiş olan muhallif seslere biraz daha kulak vermeye, talep edilen reformları yapmaya sevketmesi de bekleniyor.
İyice kristalleşmemiş olan muhtemel muhalefet sosyal ortamdan ve bu sosyal ortamı kullanma kabiliyeti yüksek olan yeni kuşaklardan gelebiliyor. Bu ortamlarda gelişen sürpriz aktörlerin siyasal ortama destursuz girişleri her yerde olduğu gibi Suudi Arabistan’da da mümkün hale gelmiş durumda. Bu durum, daha önceleri hiç bir şekilde hesaba katılmayan yeni ve potansiyel varlığıyla bir rol oynayan yeni siyaset aktörlerini sahneye sokabiliyor. Daha önceleri yönetimden kaynaklanan aksamalar toplumda en ufak bir eleştiriye konu olmazken, şimdi en ufak bir kaza, yolsuzluk haberi, veya yönetim zaafiyeti internet medyasından başlayarak bütün gazetelere yoğun bir eleştiri konusu olarak herkesin görüş ve değerlendirme alanına giriveriyor. Geçtiğimiz ay içinde bir yurtta çıkan yangında bir bayan öğretmen ve kız öğrencinin yanarak ölmesi üzerine bu işin sorumlusunu arayan, sorgulayan yığınla eleştiri ve değerlendirme yapıldı. Aynı şekilde bir yolda meydana gelen kazanın ilahi bir takdir mi sayılacağı yoksa bunun da bazı sorumluları olduğunun bulunması mı gerektiği üzeine yine bir dizi haber ve yorum yayınlandı. Eleştiri, şeffaflık, kamuoyu baskısı Suudi Arabistan’da yönetimin giderek kendini daha fazla ayarlamak üzere dikkate aldığı etkin unsurlar haline geliyor. Belki bunlar Suudi Arabistan’da baharın da çiçeklerini oluşturuyor.
(NOT: SD dergisinin Aralık-2011 sayısında alıntıdır...)