Muharrem ayını idrak ederken, tarihte bu ayda yaşanan iki önemli olaydan hareketle siyaset konusunu, devlet-toplum ilişkisini masaya yatırıp gözden geçirme fırsatını yakalıyoruz. Kaynaklarda Muharrem ayının onuncu günü, bir zamanlar krallığına büyüklenip kendisini Rab olarak gören, haksız icraatlarıyla yönetimi altındaki İsrail oğullarına şiddet ve zulüm uygulayan Mısır Firavun’un, Allah’ın Hz. Musa’nın elinde gerçekleştirdiği bir mucizeyle denizde boğulduğu, İsrail Oğulları’nın kurtulduğu tarih olarak zikredilmektedir. Bugüne "aşure" denmesinin sebebi, Muharrem ayının onuncu gününe denk gelmesinden dolayıdır. Aşure, Arapça’da “on” anlamına gelen “´aşara” kelimesinden türemiştir. Hz. Musa ve İsrail Oğulları, Firavun’dan kurtuluşlarına şükür olarak o günde oruç tutmuşlardır.
Âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed (s.a.v.) de kendisinin, Hz. Musa’nın sünnetini yaşatmaya İsrail oğullarından daha yakın olduğunu ifade ederek Muharrem orucunu tutmuş, Müslümanlara da tutulmasını tavsiye buyurmuştur. İslam dünyasında Muharrem ve aşureye damgasını vuran ikinci olay, Hz. Peygamber’in 632 tarihinde vefatının üzerinden çok geçmeden sevgili torunu Hz. Hüseyin’in kendisinin, aile fertleri ve yakınlarının Emevi sultanı Yezid’in ordusu tarafından Kerbela’da hunharca şehit edilmesidir. İsrail oğullarının Hz. Musa ve Harun’un önderliğinde Mısır’dan çıkarak Firavun’un tahakkümünden kurtulmalarıyla bir şükran günü olarak kutlanan aşure, hicri 61. yılın Muharrem ayının onuncu gününde (10 Ekim 680 M.) meydana gelen bu müessif olayla Müslümanlar için bir hüzün gününe dönüşmüştür. Kerbela katliamının failleri, insanlığın ortak vicdanında mahkûm edilirken, bu menfur olayın ruhlarda yarattığı üzüntü ve Hz Hüseyin’e duyulan hasret asırlardan beri her Muharrem ayının gelişi ile beraber yenilenmektedir.
Biri kurtuluş ve bayram olarak kutlanan, diğeri hüzün ve matem olarak anılan bu iki önemli olay, aslında ortak bir mesajda buluşmaktadır. Hz. Musa ve kardeşi Harun’un Allah’tan aldıkları ilahi mesajla, kendisini Rab olarak görüp Mısır milliyetçiliği üzerinden İsrail Oğulları’na zulmeden Firavun’a karşı duruşlarıyla; İslam tarihinde Emevi döneminin başlarında Yezid b. Muaviye ve taraftarlarının kabilecilik zihniyetinden hareketle kendilerini mutlak iktidar sahibi olarak topluma dayatmalarına karşı Hz. Hüseyin’in ortaya koyduğu onurlu duruş arasında yakın bir benzerlik vardır. Elbette ki Hz. Musa dönemindeki Mısır kralı ile Kerbela olayının failleri aynı inancı ve dini paylaşmıyorlardı. İslam’ın yayıldığı yerlerde putperestlik ve ilahi vahyin ruhuyla örtüşmeyen cahiliye âdetleri büyük ölçüde tasfiye edilmiş, yeni Müslüman olanlar tarafından İslamiyet’in değerleri belirli ölçüde benimsenmişti. Ancak buna rağmen kabilecilik zihniyeti, saltanat ve hanedanlığa dayalı siyaset anlayışı gibi köklü cahiliye anlayışları İslami kültüre de yansıyarak söz konusu kültür içerisinde varlığını devam ettirmiş, Kerbela gibi müessif olayların yaşanmasında etkin olmuştur.
Her iki olayda da etnik milliyetçilik ve kabilecilik gibi nesneler üzerinden birilerinin elinde iktidarın mutlaklaştırılmasının, saltanat tutkusunun, toplumun tahakküm edilecek iradesiz yığınlar olarak görülüp nesneleştirilmesinin, zorbalık ve dayatmaların karşısında, hak ve hukuku, adaleti, özgürlüğü, insan onurunu, toplum iradesini öne çıkaran ilkeli ve vakarlı bir duruş söz konusudur. Bu duruşun vermek istediği mesajın mahiyetinin idrak edilip iktidar hırsının zemininde yatan mantalitenin çözülmesi, yeni Kerbelaların yaşanmaması için son derece önemlidir. Kuvveti tanrılaştıran, İktidar gücünü mutlak mülkü olarak görerek bütün evrensel değerleri, ahlak ve hukuk ilkelerini hiçe sayan söz konusu zihniyeti bütün bir insanlığın problemi olarak anlamak daha doğru olur. Hitler ve Stalin’in milyonlarca insanın hayatına mal olan ideolojik uygulamaları, Balkanlarda Sırp milliyetçileri elinde işlenen cinayet ve tecavüzler, İsrail’de Filistinlilere yapılan baskı ve haksız uygulamalar, Afganistan ve Irak’ın kana bulanıp işgal edilmesi söz konusu zihniyetle bağlantılıdır. Bosna, Afganistan, Irak, Kafkasya, Libya, Suriye, İsrail, Dersim veya dünyanın neresinde ve hangi tarih ve kültür ortamında ortaya çıkarsa çıksın zulüm her yerde zulümdür.
İslam ve Arap dünyasında oluşan totaliter rejimlerin ve diktatörlüklerin de zemininde aynı mantalite yatmaktadır. Bir müddet önce Libya’da, bugün Suriye’de yaşananlar bu gerçeğe şahitlik etmektedir. Kendilerini efendi, yönettikleri halkları köle yerine koyanlar ne yazık ki mülkün gerçek sahibini, yeryüzünde ebedi kalamayacaklarını unutuyorlar. Her ne pahasına olursa olsun iktidar olup onu devam ettirme ihtirasına kapılanlar, gerektiğinde dini, hukuku ve evrensel değerleri de araçsallaştırıp istismar edebiliyorlar. Küreselleşme karşısında gittikçe anlamını yitiren sınırların içerisinde kendilerini mutlak hâkim zannedenler, yönetimleri altındaki halkın büyük çoğunluğuna yaptıkları haksızlık ve zulümleri yalan ve çarpıtmalarla meşrulaştırmaya, dünyanın gözünü boyamaya çalışıyorlar.
Etnik yapı, kabile ve mezhep üzerinden bir nevi kutsallık ve dokunulmazlık zırhına büründürülen devletçi yapı, bir taraftan her türlü derin yapılaşmaya, hukuksuzluğa, kirli çıkar ilişkilerine ve çeteciliğe pirim verip, “devleti korumak” adına onları meşrulaştırırken, diğer taraftan halkın büyük çoğunluğunun yaşadığı problemlere ve haklı taleplere kulak tıkayıp en katı yöntemlerle onları bastırma yolunu tercih etmektedir. İktidar sahipleri kendilerini muhasebe edip yanlışlarını düzeltmek, nimetleri toplumla paylaşmak ve adalet üzerine bir yönetimi gerçekleştirmek yerine, muhaliflerini hain olarak damgalayıp bir şekilde tasfiye etmeyi, büyük çoğunluğun haklı taleplerini bastırmayı çıkarları için daha uygun görüyorlar. Aslında bu şekilde davranarak ülkelerini her geçen gün dış müdahaleye daha açık hale getirdiklerinin bir türlü farkında olamıyorlar.
Hiçbir gerekçe masum insanların “devlete karşı geliyorlardı” söylemini öne çıkararak katledilmesini mazur gösteremez. Suçlu-suçsuz ayırımı yapmaksızın kadın, çocuk, yaşlı, genç herkesi topluca mahkûm edip cezalandırmak, kurşuna dizmek, toplu katliamlar yapmak, halkının büyük çoğunluğunu düşman ve hain ilan etmek, tanklarla silahsız insanların üzerine yürümek hangi medeni (!) zihniyetin göstergesi olabilir? Devleti Tanrı’nın yerine koyanlar Tanrı’nın da adaleti, iyiliği ve paylaşmayı emrettiğini; çirkin işleri, her türlü azgınlığı, zulüm ve zorbalığı yasakladığını
[i]düşünmüyorlar mı? Devlet adına, herhangi bir örgüt veya dava adına fark etmez, silaha sarılıp hayatı insanlar için çekilmez hale getirenler, değer verdikleri davaları ve ideolojileri adına silahsız ve masum insanları katledenler, insanların kalplerine kin ve intikam tohumları ekenler çocukları ve torunları için nasıl bir gelecek hazırladıklarını düşünmek zorundalar.
Haksız yere öldürülen masum bir insanın, anne kucağındaki bir çocuğun, evinden, eşinden ve yavrularından başka tasası olmayan zavallı bir kadının, genç ve olgun kuşaklardan saygı ve hizmet bekleyen bir yaşlının öldürülmesinin hesabını yeryüzünde kim verebilir? Saltanat ve servet ihtirasına yenik düşenler, kendilerini Tanrı’nın yerine koyanlar, içi boş ideolojiler ve hedefler için masumların hayatına son verirlerken, haksız yere katlettikleri insanları bir saniye için bile olsa hayata döndürebilirler mi? Bu kimseler yarın “Diri diri toprağa gömülen kız çocuğu hangi suçundan dolayı öldürüldü?”
[ii] diye sorulduğunda ne cevap verecekler?
Muharremin ülkemize, İslam dünyasına ve bütün insanlığa hayırlara vesile olması dileği ile…
[ii] Tekvir suresi, 81/8-9