2003 yılından beri Türkiye’de yaşanan paradigma değişimi “Yeni Türkiye Vizyonu” dur. Bunun anlaşılması, tanınması ve hazmedilmesi ülkedeki, bölgedeki ve dünyadaki aktörler bakımından önemlidir. Bu değişimin esası: Ülkenin bağımsızlığı, halkın egemenliği, temel hak ve hürriyetlerinin sağlanması yani Türkiye’nin demokratikleşmesidir. Bu değişim dinamiğinin dayandığı özel bir ideolojik form söz konusu değildir.
“Yeni Türkiye Vizyonu”nu aşağıdaki başlıklar altında özetleyebiliriz.
* 3 Kasım 2002 seçimleriyle Türkiye’de eski paradigma ve siyaset sınıfı tasfiye edilerek yeni bir sistem inşa edilmiştir.
* Türkiye bugün paradigma değişikliğinin yaşandığı geçiş sürecini yaşamaktadır.
* Bu “paradigma değişimi” bir zihniyet yenilenmesidir. Türkiye’nin dünü, bugünü ve kendisiyle yüzleşmesidir. Krizler üzerine bina olan siyasi, ekonomik ve kültürel yapısı artık reform, tartışma, müzakere ve mutabakat süreci ile demokrasi içinde şeffaf yöntemlerle şekillenmektedir.
* Türkiye’nin siyasi ve ekonomik istikrarını uzun vadede kalıcı kılacak unsur ülkenin bağımsızlığı, milletin egemenliği, temel insan hak ve hürriyeti konularında varılan temel mutabakattır. Bu devlet ile halk katmanlarının ortak tavrıdır.
* “Yeni Türkiye” paradigmasının temeli bağımsız ve yeni bir sistem (devlet) inşasıdır.
* Türkiye, soğuk savaş döneminin politika ve üslûbunu terk etmiştir.
* Türkiye’nin güç ve tehdit değerlendirme politikası ve bu politikaya ilişkin düşünce üreten aktörleri de değişmiştir.
* Ekonomik ve siyasi alanda olduğu gibi bilgi, politika ve strateji üretimindeki tekelcilik kırılmış statükonun etkinliği zayıflamıştır.
* Türkiye’nin gücü zor yerine ikna kabiliyeti kullanabileceği “yumuşak gücü”nden gelmektedir. “Güçlü ordu güçlü Türkiye” yani “TSK güçlü olduğu ölçüde Türkiye güçlüdür” düşüncesi artık geçerli değildir.
* Türkiye’nin demokratik gelişimi, kalkınması stratejik güvenliği ve menfaatleri açısından sivil toplum kuruluşlarının sayı, kapasite ve çeşitliliğinin artması hayati önemdedir.
* Türkiye’nin bu dönüşümü kesin, ciddi ve geri dönülmez bir politik ve stratejik kararlılıktır. (Ok yaydan çıkmış, Türkiye kararını vermiştir. Ülkenin eski rejime dönmeyeceğini ülke kamuoyu, temel kurumlar, bölge ve dünya aktörleri net olarak bilmeli ve anlamalıdır. Sorunları aşmanın ilk adımı bu gerçeğin kavranmasıdır. Eski rejim taraftarlarının, eski statükocularının, eski dost ve müttefiklerin, eski komşu ve çevrelerin yani dostun düşmanın “Yeni Türkiye” dönüşümünü görmesi ve kabul etmesi gerekmektedir.)
* Türkiye’nin ana siyasi ve iktisadi aktörleri, artık kriz ve darbeye meyletmeyen, normal ve demokratik rejim esasında karar kılmıştır.
* Yeni rejimin siyasi ayağı AB’ye uyum sürecinde Kopenhag siyasi kriterleri, ekonomik ayağı da IMF ile yürürlüğe konulan yeniden yapılanma programı ve Mastrich kriterleri ile çelişmez (uyumludur).
* Türkiye iki partili demokrasiye kendini hazırlıyor. Değişim sürecinde yaşanan “Kontrollü gerginlik” Türkiye’nin dengelerini ve istikrarını bozmayan ancak taşların yerli yerine oturmasını sağlayan bir aşamadır.
* Türkiye’deki bu değişim aslında siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel, askeri ve stratejik temelleri olan bir “sessiz devrim”dir. Bu “sessiz devrim” in bölge ve dünya için sarsıcı etkisi en az 1908 Meşrutiyetin ilânı şiddetindedir.
Bugün Türkiye Demokratik bir değişim sürecini yaşamaktadır. Vesayet rejimi, güdümlü demokrasi, yerleşik köhne statüko sarsılmaktadır. Devlet kurumlarını kuşatmış oligarşik yapı artık ülkeyi, toplumu taşıyamaz bir durumdadır. Sistemi kilitleyen, siyaseti bloke eden, toplumsal düzeni krizlere, kaoslara ve istikrarsızlığa götüren bu statüko değişmelidir. Devletin anayasal temeli, kamu yönetim, yargı, ekonomik ve siyasi sistemleri yani topyekün (düzen) bütünüyle demokratik anlamda yeniden yapılandırılmalıdır. 85 yıllık demokrasi deneyiminin ortaya koyduğu sorunlar, geri kalmışlık, yaşanmış siyasi-askeri darbeler, ekonomik ve sosyal krizler, halka rağmen seçkinci elitlerin dayattığı yönetim anlayışı artık son bulmalıdır.
Gücünü halktan değil, dış güç merkezlerinden alan derin devlet formatı, ülkeyi yönetmekten ziyade kontrol eden, yönlendiren, güdemediği, halkını tehdit olarak gören, milletin değerleriyle çatışan, anarşi ve terör üreten, küresel güvenlik endişelerine göre toplumsal mühendislik operasyonlarıyla sosyal yapının tabii gelişmesini engelleyen, barış ve huzur ortamını bozan, toplumu kamplaştıran, kutuplaştıran sürekli ‘öteki’ tartışmaları üreten köhnemiş yönetim anlayışı artık bugünkü toplumsal yapıyı taşıyamıyor.
Anadolu insanının artık gözü açıldı. Eğitimli ve kültür seviyesi yükselmiş, şehir kültürüne adapte olmuş, demokrasiyi öğrenmiş, temel hak ve hürriyetlerini kavramış, dünyayı tanımış, bilişim ve internet çağını yakalamış bu halkı artık hiçbir güç yok sayamaz, aldatamaz, görmezden gelemez, taleplerini bastıramaz, insanca, uygarca yaşama isteğini engelleyemez, hak ve hukukunu çiğneyemez. Anadolu insanı artık uyanmıştır. Hak ve özgürlüklerinin bilincindedir. Bürokratik katı devletçi baskılarla, korkularla yönetilemez. Bu insanlar; ekonomik özgürlükleriyle, siyasi bilinçleriyle, eğitilmiş beyinleriyle, kendi kaderlerine, kendi bağımsız yönetimlerine ve çağdaş insanın hak ettiklerine lâyıktır. Yıllardır kendilerini köle gibi gören, verilenle yetinen, koyun gibi güdülen halk artık kendi değerleriyle, yaşam tarzlarıyla devletten vatandaşlık haklarının eksiksiz tamamına taliptir. Bu Anadolu dalgası; kendi siyasetini, kendi ekonomisini, kucaklaşacağı devlet yönetimini, insanca yaşamanın standartlarını biliyor ve istiyor.
İşte Türkiye’nin değişim dinamiğinin sosyolojik temeli budur. Bu değişim Türkiye’de her bölgede, her katmanda, okulda, sokakta, devlet dairesinde, siyasette, ticarette her alanda kendini göstermekte ve hissettirmektedir. Halk; devletini, demokrasisini, özgürlüğünü, kimliğini, vatandaşlığını, hakkını talep ediyor. Bunu alana kadar da demokratik mücadele vermeye kararlı gözüküyor.
Devlet kurumlarında yaşanan değişim bunun apaçık göstergesidir. Türkiye artık eski Türkiye, halk artık eski halk değildir. Siyasetteki değişim, bürokrasideki değişim, ekonomideki değişim, sosyal yapıdaki çeşitlilik bunun apaçık göstergesidir. “Böyle gelmiş hep böyle gidecek” düşüncesinde olanlar; birlikte bir arada yaşamayı, ortak olan herşeyi paylaşmayı, halkı ve değer yargılarını kabullenmeyi öğrenmek, gerçek demokrasiyi özümsemek ve anlamak zorundadır.
Türkiye bunu kendi devlet kurgusunda, siyasal alanında, yönetim anlayışında, sosyal bünyesinde başarabilirse büyük devlet olacak. Kendisinden sonra çevresine, bölgesine, kültür ve medeniyet coğrafyasına ve bütün dünyaya insanlık adına ciddi açılımlar sunabilecektir. Akraba topluluklarına, Türk dünyasına, İslâm dünyasına çağdaş insani demokratik değerler üzerine, refah, barış ve güvenlik ihraç edebilecektir.
Bu bir medeniyet hamlesidir. Milletimizin emperyal vizyonunun tarihsel geri dönüşü ve insanlığın kazanımıdır.
Asırlardır birarada yaşamış, etle tırnak gibi kaynaşmış, milletleşmiş bu vatanı, bu coğrafyayı yurt edinmiş bu asil millet yeniden küresel vizyona çıkıyor.
Türkiye’nin bu tarihsel dönüşümü ve demokratik değişimi; gelişmenin, kalkınmanın, yücelmenin temel dinamiğidir. Bu, milletimizin kökleriyle, tarihiyle ve değerleriyle barışıdır. Bu yeni bir uygarlığın ayak sesleridir.
Bu büyük Türkiye’nin yeniden doğuşudur.
( Ekim 2009)