Arap baharının en önemli ayaklarından birini oluşturan Mısır'da demokrasi ve özgürlük talebiyle 2011 Ocağında başlayan halk ayaklanması, yüzlerce kişinin hayatına mal olduktan sonra eski diktatör Mübarek'in iktidarı bırakmasıyla sonuçlandı. Herkes devrim gerçekleşti, artık demokrasiye geçiliyor derken aradan dokuz ay geçti. Bu sürede yönetim fiilen Yüksek Askeri Konseyin elinde kaldı. Halen de fiili iktidar ordunun elinde. Nisan ayında Anayasa referandumu yapıldı ve otoriter anayasa kısmen revize edilebildi. Kalıcı bir anayasa henüz yapılmış değil. Bu arada ülkede onlarca siyasi parti kuruldu. 28 Kasım'da ise halk parlamento seçimi için sandık başına gitmeyi bekliyor. Devlet başkanlığı seçimlerinin ne zaman yapılacağı ise belirsizliğini koruyor. Askeri yönetime bırakılırsa belki de hiç yapılmayabilir.
Bugünlerde halkın yeniden sokağa dökülmesi boşuna değil. Zira kan akıtılarak, demokrasi uğruna şehit verilerek elde edilen zafer ne yazık ki askeri liderlik tarafından gasp edilmeye çalışılıyor. Tahrir meydanının kontrolünün gençlerle polis güçleri arasında sık sık el değiştirmesinin anlamı büyük. Amaç yalnızca alan hakimiyeti değil elbette. Bu, bir anlamda ülkenin yakın geleceğine kimin hakim olacağına ilişkin bir mücadelenin mekana yansımasıdır. Tahriri kontrol eden, ülkenin geleceğini de kontrol edecek demektir. Özellikle Mısır gençliği bunun farkında görünüyor.
Askeri konseyin liderlik kadrosu uzun süre Mübarek ile birlikte çalışmış kişilerden oluşuyor. Bu nedenle halkı düşman gören ve liderleri Mübarek'i de halkın yükselen talepleri karşısında feda etmek zorunda kaldıklarına inanan bir güvenlik eliti var halkın karşısında. Bu anlamda dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi, Mısır'da da askerler halk iradesine asla güvenmiyorlar. Gelişmelere gençliğin geçici hevesi olarak bakıyorlar. Tam da bu nedenle bugünlerde kendi vesayetlerini kalıcı kılmak için yeni Anayasaya seçilmiş hükümetlerin askerlerin kontrolü altında kalmasını sağlayacak maddeler yazdırmak için uğraşıyorlar.
Halk Vesayetçi Demokrasiye Direniyor
Askerler için amaç 1961 model bir Türkiye Anayasasına sahip olmak. Bir yandan halkın beklentilerini karşılıyor görünürken, diğer yandan bizdeki 35. madde gibi düzenlemeleri Anayasal düzeye taşıyarak kendi geleceklerini ve iktidarlarını garanti altına almaya çalışıyorlar. Oysa, Mısır gençliği olan bitenin farkında. Üstelik Türkiye tecrübesini didik didik inceliyorlar. Zor elde ettikleri özürlüklerini Anayasal garanti altına almak için Tahrir meydanında kanları pahasına demokrasi nöbeti tutuyorlar.
Aslında Batı dünyası ve Mısır'ın komşusu İsrail'in de bu ülkede istediği şey, tam ve kusursuz işleyen bir demokrasi değil. Askeri bir vesayetin devam etmesi, özellikle Mısır'ın izleyeceği dış politika bakımından gerekli görülüyor. Zira açık ve adil seçimlerde İslamcı güçlerin iktidara geleceği beklentisi yüksek ve bu da batıda kaygı uyandırıyor. Mısır'daki en güçlü siyasi hareket olan Müslüman kardeşler de batının bu kaygılarını azaltmak için çaba harcıyorlar. Örneğin seçim çevrelerinin tamamında değil, yarısında aday gösteriyor. İslamcılar geçmişten ders almış durumdalar. Kendileri için zamanın önemi yok. Önce özgürlük ortamının garantiye alınmasını gerekli görüyorlar. Yoksa güç ve iktidar açlığı çekmiyorlar. Kaldı ki, sokakları ve halkın nabzını elinde tuttuktan sonra İhvan hareketi için iktidarda olup olmamanın bir önemi de yok. Zamanın kendi lehlerine işleyeceğine inanıyorlar.
Özetle, Mısır demokrasi devriminin ikinci dalgasını yaşıyor. Firavun'un yıkılması önemli değil. Önemli olan Kenan illerinin sulh ve selamete kavuşması için Hz. Musa ruhunun bu topraklarda yeniden diriltilmesi ve kalıcı kılınması. Halkın güvenliğini, siyasal özgürlükleri ve toplumsal adaleti sağlayacak bir sistemin kurulması her şeyden önemli bulunuyor. Bunun bilincinde olan Mısır halkı ve özelikle gençlik ülkede devrimci ruhun devamı için hazır ve kararlı gözüküyor. Bu dinamizmi anlamak istemeyen askerlerin ise işi gerçekten çok zor.