ENGLISH
23.05.2012
10.11.2011 09:39


Dr. Kaan Dilek
SDE Uzmanı
kdilek@sde.org.tr
CV

Ortadoğu’da Arap Baharı ve İran’da Yeşil Hareketi

Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da son bir yıl içinde yaşanan “Arap Baharı” olarak adlandırılan gelişmeler, bölgesel ve küresel yankılarının yanında İran’da da iktidar ve iktidar elitlerini derin kaygı ve düşüncelere sevk etti. İranlı elitler bölgede yaşanan gelişmeler karşısında halkların demokrasi, refah ve özgürlük arayışının mı yoksa başta ABD olmak üzere Batılı ülkelerin yeni bir bölgesel sistem kurulmasına dair geniş kapsamlı yeni bir senaryonun mu hayata geçmekte olduğu yönünde farklı görüşleri dillendirdiler. Bu süreçte uluslararası kamuoyunda “Acem Baharı” beklentisi de Tahran yönetimi ve muhalif grupları için psikolojik baskı unsuru oluşturdu.

Tunus, Mısır, Libya, Suriye, Bahreyn ve Yemen gibi gelişmelerin yaşandığı coğrafyalara bakıldığında buraların ya hidrokarbon yakıtların kaynağı ya da bu kaynakların en önemli nakil hatlarında yer alan ve Batılı ülkelerin açısından stratejik öneme sahip yerler olduğu görülmektedir. Böylelikle Batılı ülkelerin kolaylıkla bu coğrafyaları gözden çıkarmak gibi bir lüksü olmadığı da anlaşılmaktadır.
Tunus ile başlayarak Mısır ve Libya’da yeni bir siyasal hayatın başlamasına neden olan halk hareketleri karşısında özellikle ABD’nin demokrasi, refah, hukuk, özgürlük ve insan onuru için harekete geçen gruplara yönelik ABD ve Batılı ülkelerin demokrasi, adalet, özgürlük ve hukuk yanlısı olduğu mesajını vererek yakınlık gösterdiği görülmektedir. Aslında ABD ve Batılı ülkelere sıkı sıkıya bağlı olduğunu çok iyi bildiğimiz, Bin Ali ve Mübarek yönetimlerinin yıkılmasını ve yerine halkların talep ettiği yönetimlerin kurulmasını, nasıl olur da ABD ve Batılı ülkelerin destekleyebileceğinin yanıtını önceleri kendimize veremedik. Olayların başladığı ilk aylarda neler olup bittiği tam olarak anlaşılmamaktaydı ve bu noktada değişimin ve dönüşümün mantığını nasıl kavramamız gerektiğini çok iyi bilmediğimiz de ortaya çıkıyordu. Ama halk hareketlerinin üzerinden aylar geçtikçe ve ülkelerde yeni yönetici elitin kimlerden oluştuğu ortaya çıktıkça “Arap Baharı” ülkelerinde değişimin ve dönüşümün mantığı da anlaşılır olmaya başladı. ABD ve Batılı güçler gelişmelerin yaşandığı ülkelerde halkların yanında yer alarak, eski rejimlerin içinden devşirilen askeri ve siyasi yöneticilerle işbirliği içinde halk hareketlerini kontrol etmeyi başardıkları görüldü.
 
Mısır, Tunus ve Libya’da yaşanan gelişmelere ve eski rejimlerin yıkılması ardından kimlerin yeni rejimin yönetici elitleri olduğuna bakıldığında bu yeni yönetici elitlerin yıkılan eski rejimlerde önemli görevlerde bulunmuş yetkililer olduğu ve bu şahısların ABD ve Batılı ülkelerle çok sıkı işbirliğinde bulunduğu görülmektedir. Mesela; Libya’da Ulusal Geçiş Konseyi (UGK) üyelerinin çoğunluğu Kaddafi rejiminde görev almış olan önemli yetkilerden oluşmaktadır. Mahmud Cibril[1], Mustafa Abdulcelil Kaddafi rejiminde önemli görevler ifa etmiştir ve Kaddafi rejimine karşı silahlı direnişi yönetenlerden Abdulkerim Bilhac ise El-Kaide’nin eski üyelerinden İslamcı birisidir.
Acaba bu şahısların ABD ve Batılı ülkelerin desteği ve işbirliği olmadan bu yeni konumları elde edebileceği düşünülebilir mi? Acaba bu şahıslar halkların demokrasi, refah ve adalet arayışlarına yanıt verebilir mi? Bu şahısların Batılı ülkelerin desteğinde halk hareketlerini kontrol altında tutulması, toplumun farklı kesimlerinin askeri ve siyasal konulardan uzak tutulması ve yönetimin belli güçler arasında kalmasının sağlanması gibi roller oynadığı da bugün çok daha iyi anlaşılmaktadır.
 
Mısır’da da Mübarek rejiminin askeri yöneticilerinin bugün ülkenin idaresini ele aldığı ve iktidar gücünü kullanmakta olduğu görülmektedir. Ordunun Mısır’da halkın talepleri, özgürlük, adalet, demokrasi ve refah arayışının kontrollü bir geçişle yeni bir yönetime dönüşmesi görevini başarıyla gerçekleştirildiği görülmektedir. Kaddafi’nin Trablus’tan çekilmesi ve yönetimin UGK’ya devredilmesi ardından Libya’da insanların açlık, sağlık, yakıt, içme suyu, savaş nedeniyle tedavi bekleyen yararlılar gibi onlarca insani ve sosyal sorunu dururken Batılı ülkelerin UGK’dan istediği ilk icraatın petrol üretiminin ve ihracatının yeniden başlaması olması da oldukça düşündürücüdür!
 
2003 yılında Irak ile başlayan ve 2011 yılında Tunus, Mısır ve Libya ile devam eden diktatör rejimlerin yıkılmasıyla sonuçlanan gelişmelerde halkların talep ettiği demokrasi, refah ve adaletin tam da istenildiği gibi icra edilmediği, halkların kaderinin çok fazla değişmediği görülmektedir.
 
Soğuk Savaş yıllarından bu yana dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşanan halk hareketlerini kendi çıkarları ekseninde değerlendiren büyük güçler, bu hareketleri kontrol altına alarak çıkarlarına yönelik araçlara dönüştürmesi çok eski bir gelenektir.  Bugün de Tunus, Mısır ve Libya’da yaşanan gelişmeler, küresel güçlerin eski taktikleriyle halk hareketlerini kendi çıkarları doğrultusunda kontrol altına almaya çalıştıkları değişim ve dönüşüm hareketlerine evrilmiş gibidir.
 
Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yaşanan değişim ve dönüşüm talebiyle hareket eden halk kitlelerinin ilk örneği aslında İran’da yaşanmıştır. İran’da devrimci güçlerin tüm çabası ve iktidar yanlısı din adamlarının tüm fetvalarına rağmen Hatemi’nin reform hükümetinin başarıya ulaşması, Ortadoğu’daki halk hareketlerinin fitilini ateşlediği gibi küresel güçlere de bölgede izlenecek politikalar konusunda önemli veriler sağladı. 1997 yılı İran için iki temel fraksiyonun siyaset sahnesinde kendi yerini sağlamlaştırdığı ve bu tarihten itibaren bu fraksiyonların siyasi rekabetinin İran’ın siyasi hayatının en önemli sürecinin doğuşunun yıldönümü oldu. İran’da 1997 yılında Hatemi’nin reform hükümetiyle başlayan devrimci iktidar odaklı siyasadan kaçış serüveninin 2009 yılına gelindiğinde yeni bir sürece ulaşmış olduğu görülmektedir. Bu süreç sonunda İran toplumunun sosyo-politik ve ideo-politik konumuyla ilgili;
 
1-             İran’da siyasal yapının, şahlık rejimleri sonrası Velayet-i Fakih sistemi karşısında mutlak otorite arayışı içinde olmadığı
2-             İran toplumunun son iki yüz yıllık tarihinde yaşadığı süreç ve güvenlik kaygılarının, siyasal otoriteleri sürekli güvenlik eksenli politik yaklaşıma ittiği ama bugün gelinen noktada toplumun siyasal örgütlenmesinin devlet tarafından bir güvenlik tehdidi olarak algılanmaması gerektiği
3-             Avrupa’nın beş yüz yıl önce değişen feodal toplumsal yapısının İran’da son yüzyıl içinde dahi değişememesi de siyasal örgütlenmeler açısından önemli bir etken olduğu ama bugün gelinen noktada İran’da köy ve kırsal nüfusun yoğun şekilde kentlere göç ettiği ve kentlerde refah, adalet ve özgürlük arayışının bu kitlelere de sirayet ettiği, modernitenin getirisi olan kente özgü örgütlenme biçimlerinin göç eden bu nüfus tarafından sahiplenilmeye başladığı
4-             İran’da kentlerde yaşayan nüfusun köylü ve kırsal bölge insanlarından oluştuğu ve çok küçük bir kentli kesimin de siyasal örgütlenme istemlerinin otoriter devlet yapısı karşısında sürekli baskı gördüğü süreç sonunda, kentlerde ikinci nesli üreten köylü ve kırsal bölge insanlarının önce dini öğretileri çerçevesinde modern sivil toplum yapılarına karşı çıktığı ama bu toplumsal kesimin yeni jenerasyonunun değişim ve dönüşüm taleplerine sıkı sıkıya bağlanmaya başladığı
5-             Her şeyden önemlisi İran toplumunda var olan siyasal örgütlenmelerin iktidarın bir aracı ve oyunu olduğu yönündeki algısının ve özellikle de son yüzyıl içinde kurulan partilerin ve sivil toplum örgütlerinin otoriter siyasal yapının direktifleriyle kurulmuş sözde siyasal ve sivil örgütler olduğu yönündeki algısının tamamen değişerek, iktidar gücüne karşı sivil örgütlenmelerin başarılar elde edebileceği inancının geliştiği, sonuçları ortaya çıkmaktadır.
 
İran’da toplumsal ve siyasal alanda 20 yıllık deneyim sonucunda elde edilen bu sonuçlar aynı zamanda İran’da muhalif hareketin dayandığı politik ve sosyolojik paradigmanın da kaynağını oluşturmaktadır.
 
Aslında İran toplumunda çok önceleri başlayan ama adı konulamayan halk hareketi olarak “Yeşil Hareketi” 2009 yılında tam da bu sosyolojik verilerden ilham alan bir muhalefet hareketi başlatmıştır. Mısır, Tunus ve Libya’da olduğu gibi rejimin içinden, önemli görevler ifa etmiş yetkililer ve toplumun kanaat önderlerinin liderliğini yaptığı Yeşil Hareketi’nin İran’da “Acem Baharına” uzanan bir süreci başlatmasının mümkün olup olmadığı tartışılmaktadır. Herkesçe çok iyi bilinmektedir ki devrim yaşanan Tunus ile Mısır ve Mısır ile Libya arasında çok ciddi siyasi, toplumsal ve ekonomik farklar mevcuttu ve İran için de yapılacak böyle bir tartışma ve bu tartışmanın sağlıklı bir zemini oturması için öncelikle İran’ın siyasal, ekonomik, sosyal ve dini durumunun ayrıca analiz edilmesi gerekmektedir. Ayrıca Yeşil Hareketinin bu süreçte içte yaşadığı değişim ve dönüşüm de yakından takip edilmelidir. Zira önceleri rejimin temel kavram ve paradigması dışına çıkılmadan reformu savunan hareketin temel yapısı, daha sonraları rejim tarafından uygulanan baskı politikaları sonucunda paradigmasını değiştirebilecek, rejimin temel yapısına yönelik eğilimlerin ağırlık kazanabileceği bir konuma gelmiştir. İran’da ülkenin gelişmesi ve değişiminin otoriter yapıyla gerçekleşeceğine inanan müesses devlet güçleri de, ‘İran’da İslami değerler çerçevesinde devrimi ve devrim sonrası kurulan yapıyı korumayı’ amaçladığını ifade eden bir siyasal söylem kullanarak her türlü diyalog zemini ortadan kaldırmakta ve Yeşil Hareketinin radikalleşmesine neden olmaktadır. Yeşil Hareketi içinde var olan farklı toplumsal kesimler ve bu kesimlerin dünya görüşleri arasında yaşanan çakışmalar, müesses devlet güçleri tarafından bir açık olarak görülse de aslında hareketin farklı sesleri ve renkleri barındıran yapısı demokrasi, insan hakları, sosyal refah, adalet ve özgürlük konularında çok kısa zamanda ortak görüşlere dönüşebilecek bir yapıya sahiptir.
 
Sonuçta Yeşil Hareketi halihazırda İran’da “Acem Baharı” oluşturacak güce sahip, sağlam bir siyasal yapı gibi gözükmese de küresel güçlerin çıkarlarını algılayıp İran toplumunun çıkarlarını küresel güçlerin çıkarlarına entegre etmeyi başarmaları durumunda hareket çok hızlı bir şekilde gelişebilecektir. Ayrıca hareketin seküler ve laik kanatlarından radikal unsurların harekete egemen bir konuma gelmesi iktidar güçlerinin istediği bir süreçtir. Hareketin bu yönde evrilmesi, İran toplumunun aşamalı olarak demokrasi, insan hakları, sosyal refah ve adalet arayışına kısa vadede ciddi zararlar verecektir. İran toplumunun devrimin ardından değişim ve dönüşüm için yakaladığı en büyük hareket, Yeşil Hareketi’dir ve hareketin önderleri olarak görülen Musevi ve Kerrubi dışında harekete önder aranması ve liderliğin farklı grupların eline geçmesi de İran’da iktidarın istediği bir süreçtir. Zira İran’da iktidar güçleri daha önce devrim kadrolarının içinden gelen Musevi ve Kerrubi gibi legal şahısları, diğer muhalif liderler gibi siyasi zeminden silip atamamaktadırlar. Ayrıca burada başka bir açmaz da daha önceleri devrimci olan bu önderlerin Batılı ülkelerce de desteklenmesi konusunda yaşanan şüphedir.
 
İran’da siyasal, ekonomik ve sosyal yapıda çok ciddi reform yapılması gerekmektedir. Topluma hesap vermekten kaçınan ve toplumu kendi dini-siyasi paradigmasıyla şekillendirmeye çalışan bir sistemden beslenen müesses devlet güçleri, İran toplumunun gelişmesine katkı yapacak en önemli faktörlerin sivil toplum ve siyasal partiler değil, aksine Devrim Gönüllüleri ve Devrim Muhafızlarının oluşturduğu değerler bütünü olduğunu, herkesin bir şekilde devrim gönüllüsü ve muhafızı olması gerektiğini savunarak çok ciddi toplumsal kırılmaya neden olmuştur. İran’da toplum ve rejim arasında aşılamaz uçurumlar ortaya çıkmış ve toplumunun refaha ulaşması, kalkınması ve gelişmesini devrim değerlerinden almaya çalışan İran’daki rejim ciddi çıkmaza sürüklenmiştir.
 
İran’da devrim değerlerini aynı zamanda ilahi öğretilerin de insanlığa sunduğu özü içermekte olduğu ve yaratılışın da asıl gayesini oluşturduğunu savunan müesses güçler, bu resmi retoriğe karşı muhalefet etmeyi de zaman zaman dine karşı çıkmak ve İran’daki anlamıyla İmam Zaman’a savaş açmak olarak değerlendirmektedirler. Böyle bir siyasal ortamın günümüz koşullarında çok fazla devam etmesi mümkün gözükmemektedir. İran’da legal muhalif düşünce ve hareketlerin dahi yaşam hakkı olmadığı bir ortam, devam eden modernleşme süreci ve artan küreselleşme, İran İslam Cumhuriyeti’nde devam eden ideo-politik tartışmaların ana zeminini oluşturmaktadır. Dünyada ve bölge ülkelerinde yaşanan gelişmeler karşısında, birçok ideo-politik tartışmaları barındıran güçlü ülkelerin dahi değişim ve dönüşüm yaşadığı düşünülürse, İran’da bu tartışmaların çok uzun yıllar daha devam edeceğini düşünmek gerçekçi olmayacaktır. İran’daki muhalif grupların iç muhalif dinamikleri demokrasi, insan hakları, sosyal refah, adalet ve özgürlük konularında temel kavramlar ve kurumlar çerçevesinde bir araya getirerek uluslararası desteği arkalarına almaları durumunda Yeşil Hareketi’nin Tahran’da “Acem Baharı” yaşatması da mümkün olabilecektir ama bu bahar ne Libya, Mısır, Tunus ne de Fas ve Ürdün’de yaşanan süreçlere benzemeyecektir.
 
Yazıya son verirken şeytanın sor dediği ve yanıt almaktan insanın çekindiği sorular akla geliyor: Yemen’de Libya’da ve Suriye’de halk ile rejimin karşı karşıya kaldığı ve neredeyse iç savaşın yaşandığı bir ortamda Ortadoğu’da halk isyanının ve iç savaşın en kanlı ve vahşice yaşanacak coğrafyası İran mı olacaktır? Acaba petrolün merkezi Ortadoğu’da halk hareketleri ve isyanlarla elde edilecek ucuz petrolle ekonomik krizleri aşmaya çalışan malum güçler Suriye’den sonra İran’da iç savaş ve halk isyanı projeleri üzerine mi çalışıyorlar? Tüm haklı istemleri ve talepleriyle Yeşil Hareketi aynı zamanda istemeden bu tür planların ve senaryoların bir parçası mı oluyor? Küresel güçlerin Soğuk Savaş sonrası düşman hedefi olan İslamcıların önce Türkiye, ardından Arap Baharı ile değişen Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde uluslararası sisteme entegre edilmesi ne anlama geliyor?
 
Ülkemizde olduğu kadar bölgemizde de oldukça hızlı ve anlaşılması oldukça güç gelişmelerle karşı karşıyayız. İçinden geçtiğimiz sürecin, gelişmelerin ve yaşanan olayların daha doğrusu zamanın yeni ruhunu aradığı bu dönemi tarih olmadan analiz edebilme yetisine sahip olmayan bizler için bölgemizde yaşanan bu hızlı değişimler doğru bir eksende soğukkanlı bir şekilde analiz edilmeyi beklemektedir.
 


[1] Cibril, geçtiğimiz günlerde konseyden istifa etmiştir.

YAZARIN TÜM YAZILARI
İran ve Türkiye, Suriye’yi Kurtarabilir mi? - 01 Aralık 2011 Perşembe 16:01
Ortadoğu’da Arap Baharı ve İran’da Yeşil Hareketi - 10 Kasım 2011 Perşembe 09:39
Bağımsızlıklarının 20. Yılında Türk Cumhuriyetleri - 09 Ekim 2011 Pazar 04:27
Esad Rejimi Nasıl (D)Evrilir? - 17 Ağustos 2011 Çarşamba 12:57
İsrail Özür Diler mi? - 26 Temmuz 2011 Salı 13:03
İran ve Suriye’nin Türkiye Karşıtlığı - 15 Haziran 2011 Çarşamba 13:18
İran ve S. Arabistan Rekabetinde Yeni Cepheler - 02 Mayıs 2011 Pazartesi 12:56
Suriye, Ortadoğu’da Mezhep Savaşlarını Başlatır mı? - 12 Nisan 2011 Salı 12:24
İran-Suudi Çekişmesinde Son Cephe: Bahreyn mi? - 23 Mart 2011 Çarşamba 14:45
İran’da Dijital ve Renkli Devrimler Mümkün mü? - 02 Mart 2011 Çarşamba 14:55
İran’da “Fitne” ve Politik Oyunlar - 09 Şubat 2011 Çarşamba 11:41
İran’da Kritik Bir Süreç mi Başlıyor? - 07 Şubat 2011 Pazartesi 12:27
İran Nükleer Meselesinin Çözümü Kimin İşine Yarar? - 24 Ocak 2011 Pazartesi 12:39
İran’ın Nükleer Bilmecesinde Yeni Gelişmeler - 27 Eylül 2010 Pazartesi 11:40
Halkın Mücahitleri Kandil’e Çıkarsa! - 26 Temmuz 2010 Pazartesi 13:09
İsrail’in “Sivil Yardım Katliamı”, Türkiye-İsrail İlişkileri ve Ortadoğu - 05 Haziran 2010 Cumartesi 12:09
Türkiye Açısından “Nükleer Takas Anlaşması” - 20 Mayıs 2010 Perşembe 12:34
Irak'ı Bekleyen Kader: Kaos mu İstikrar mı? - 12 Nisan 2010 Pazartesi 14:38
İran’da Yeni Yıl: Umutlar-Kaygılar-Korkular - 30 Mart 2010 Salı 15:07
Nükleer Ortadoğu’ya Doğru - 15 Mart 2010 Pazartesi 10:21
Jeopolitik Savaşın Arenası Irak - 06 Mart 2010 Cumartesi 13:03
Petrol Oyunlarında Bir Darbe İki Ülke: İran-Türkiye - 19 Şubat 2010 Cuma 14:53
İran Nükleer Meselesindeki Yeni Gelişmeler Ve Türkiye - 08 Şubat 2010 Pazartesi 11:50


SDE’de 24 Mayıs 2012 Perşembe günü 14.00-16.30 saatleri arasında “Yüksek Seçim Kurulu’nun Demokrasilerdeki Yeri” başlıklı bir panel gerçekleştirilecektir…
22.05.2012 17:30:04

SDE'de 23 Mayıs 2012 saat 11.00-12.30 saatleri arasında Prof. Dr. Asad Zaman'ın katılımıyla “Capitalism in Crisis” (Krizdeki Kapitalizm) başlıklı bir seminer düzenlenecektir...
22.05.2012 11:49:19

17 Mayıs 2012 tarihinde SDE Ekonomi Koordinatörlüğü tarafından "Yol Ayrımında Avrupa" başlıklı bir panel gerçekleştirildi...
16.05.2012 10:27:30

SDE’de 27 Nisan 2012 Cuma günü saat 14.00-16.30 saatleri arasında “Dünyada ve Türkiye’de Savunma Sektörünün Demokratik Denetimi” başlıklı bir Panel gerçekleştirildi…
25.04.2012 13:38:19

SDE’de 26 Nisan 2012 Perşembe günü saat 14.00-16.30 saatleri arasında "Türkiye’nin Suriye Politikası" başlıklı bir beyin fırtınası toplantısı gerçekleştirildi.
24.04.2012 13:47:16


<Mayıs 2012>
PtSaÇaPeCuCtPz
30123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031123
45678910

4+4+4 eğitim sistemi için ne düşünüyorsunuz?

Olumlu
Olumsuz
Fikrim yok


Bu site içeriğinin telif hakları Stratejik Düşünce Enstitüsü’ne ait olup 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca kaynak gösterilerek kısmen yapılacak alıntılar dışında önceden izin alınmaksızın hiçbir şekilde kullanılamaz ve yeniden yayımlanamaz. Bu sitede yer alan SDE'nin kurumsal bilgileri ile SDE Akademik Personeli'nin çalışmaları dışındaki diğer görüş ve değerlendirmeler, yalnızca yazarının düşüncelerini yansıtmaktadır; SDE'nin kurumsal görüşünü temsil etmemektedir.
Portal Tasarım ve Yazılım: Omedya