Arap baharı rüzgarlarının hangi yöne doğru eseceği konusunda hem bölge hakları ve hem de uluslararası çevrelerde belirsizliğin egemen olduğunu söylemek mümkündür. Libya lideri Kaddafi’nin muhalif gruplar tarafından linç edilmesiyle birlikte ülkedeki silahlı çatışmaların sona ermesi beklenirken, yeni yönetimin nasıl şekilleneceği konusunda soru işaretleri ortaya çıkmaktadır.
Uzun bir baskı döneminden sonra ilk özgür seçimlerin yapıldığı Tunus’ta ve yeni bir sivil anayasa yapmaya çalışan Mısır’da siyasi hareketlerin ortaya koyacağı performans merakla izlenmektedir. Yemen ve Suriye’de ise halk hareketlerinin kanlı yöntemlerle baskılanmaya çalışıldığı bir süreç devam etmektedir. Her ne kadar bu ülkelerdeki ayaklanmalar birbirinden çok farklı sosyo-politik koşullardan doğmuş olsa da hepsinin iç dinamiklerden beslenmekte ve “yerli” karakterleriyle dikkat çekmektedir.
Bununla birlikte Arap baharını bekleyen en önemli sorunlardan biri, siyasi reformlar ve anayasal düzenlemelerde temel hak ve özgürlüklerin hukuki güvencelerle korunup korunmayacağı meselesidir. Halkın iktidarı ele geçirdiği ülkelerde anayasa yapım sürecine sivil toplumun katılımının önemsenmesi, yolsuzluk ve yoksulluğun önlenmesi için gerekli tedbirlerin alınması ve katılımcı, şeffaf bir yönetimin eşit temsil yoluyla halk tarafından seçilmesi bu süreci yönetenlerin en büyük başarısı olacaktır. Aynı zamanda geçmişle hesaplaşma bakımından eski rejimin yöneticilerinin adil ve bağımsız yargılama ilkelerine göre adalet önüne çıkarılmalarını sağlamak ve rejim mağdurlarının adalet arayışına destek olmak gerekmektedir.
Fakat tüm bunların gerçekleşebilmesi için gerekli olan siyasi kapasitenin ve özgürlükler hukukunu koruyacak mekanizmaların bölge ülkelerinde bulunduğunu söylemek pek de mümkün değildir. İslam dünyası içinde yer alan devletlerin onayladığı ve bağlayıcılığı bulunan bölgesel nitelikteki sözleşme ve belge sayısı zaten oldukça sınırlıdır. Arap baharının yaşandığı ülkelerinde dahil olduğu insan hakları belge ve sözleşmelerinin hem tarihsel geçmişi çok yenidir hem de bu sözleşmelere uygunluk denetimi yapacak mekanizmalar bulunmamaktadır.
İslam Konferansı Örgütü tarafından 5 Ağustos 1990 tarihinde Kahire’de düzenlenen 19. Dışişleri Bakanları toplantısında ilan edilen Kahire İslam İnsan Hakları Beyannamesi, İslam dünyası toplumlarının insan hakları değerlerini savunmak amacıyla hazırlanmış en önemli metin niteliğindedir.
[1] Arap Devletleri Birliği Meclisinde 1994 yılında kabul edilen Arap İnsan Hakları Sözleşmesi ise üye devletlerce henüz onaylanmadığı için yürürlüğe girmemiştir.
[2] Bu belgelerin dışında Asya İnsan Hakları Beyannamesi ve Afrikalı İnsan ve Halkların Hakları Şartı gibi birkaç uluslar arası belge daha mevcuttur.
21 28-30 Haziran 2011 tarihlerinde Kazakistan’da gerçekleşen Dışişleri Bakanları toplantısıyla İKÖ, adını İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) olarak değiştirmiştir. 57 üye ülkeden oluşan İslam Birliği Teşkilatı halihazırda İslam dünyasındaki en üst devletlerarası örgütlenme yapısı olarak öne çıkmaktadır. Günümüzde İslam İşbirliği Teşkilatı çeşitli alt komisyonlarla ve birimlerle çalışan kurumsal bir mekanizma gibi görünse de İslam ülkeleri için bağlayıcı nitelikte karar alabil2ecek bir güce sahip bulunmamaktadır. Oysa Müslüman toplumların temel hak ve özgürlüklerinin korunması ve devletler tarafından gerçekleştirilen insan hakları ihlallerinin soruşturulması bakımından teşkilatın vazgeçilmez bir sorumluluğu bulunmaktadır. Ne yazık ki mevcut durumda Teşkilatın devletler üzerinde bir yaptırım gücü söz konusu değildir.
Teşkilatın bugüne kadar insan hakları alanında gerçekleştirdiği en önemli faaliyet Kahire İnsan Hakları Bildirgesinin ilan edilmesi olmuştur. Ancak bu tür bildirgelerin devletler açısından bağlayıcılığı olmadığı için yapılan girişimleri sadece bir iyi niyet göstergesi şeklinde yorumlamak mümkündür. Bir diğer önemli gelişme ise Teşkilat bünyesinde 2005 yılında kurulan bağımsız insan hakları komisyonudur. 18 kişiden oluşan komisyon üye ülkelerden seçilmektedir. Komisyonun BM ve Avrupa Konseyi mekanizmaları gibi hukuki yaptırım ve bağlayıcılığı olan belgeler ve bu belgelere göre koruma görevi üstlenecek mekanizmaların oluşturulmasına öncülük etmesi beklense de bu beklentinin gerçekleşmesi kolay olmayacaktır.
Neticede Arap baharı sürecinde ortaya çıkan halk iradesinin güç merkezleri tarafından ipotek altına alınmaması için sözleşmelere dayalı yargı kurumlarının bölge ülkelerinde hızla oluşturulmasına ihtiyaç bulunmakta ve devletlerin uygulamalarına karşı bireysel özgürlüklerin bu sözleşmelerin hükümleri çerçevesinde korunması gerekmektedir. Aynı zamanda İslam dünyasındaki hukuk kuruluşlarının ve sivil toplum örgütlerinin bu çalışmalara dahil edilmesi, insan hakları hukukunun gelişmesi bakımından büyük önem taşımaktadır. Böylece İslam dünyası için bölgesel bir hukuk ve insan hakları mevzuatının hayata geçirilmesi, sadece üye ülkelerdeki toplumlara yönelik değil aynı zamanda Müslüman azınlıkların yaşadığı birçok ülkeye de hitap edecek hukuki düzenlemelerin ortaya çıkmasına zemin hazırlayacaktır.
[1] Metnin orijinali için bknz: Akgündüz Ahmet. (1997) İslam’da İnsan Hakları Beyannamesi. İstanbul. Osmanlı Araştırmaları Vakfı
[2] Bknz: İnsan Hakları Araştırmaları Dergisi 3. sayı