Avrupa Komisyonu tarafından açıklanan 2011 ilerleme raporu her zaman olduğu gibi “eleştirisi çok, övgüsü az ” niteliğini bozmadan müzakere sürecini etkileyecek temel alanlara ilişkin değerlendirmelerde bulunmaktadır. Bu çerçevede müktesebata uyum ve ilerlemenin seyri açısından raporda çokça eleştiri konusu yapılan siyasi kriterler bölümündeki yorumları mercek altına almakta yarar vardır.
Avrupa Komisyonu, demokrasi ve hukukun üstünlüğü alt başlığı altında Ergenekon ve Balyoz davalarına yer vererek yargılama usullerine yönelik çeşitli eleştirilerde bulunmaktadır. Raporda, Balyoz darbe planı iddianamesinde sözü edilen bazı delillere erişimin kısıtlandığı savunulurken, bu durumun savunma hakkı ve adil yargılanma hakkına ilişkin endişelere yol açtığı vurgulanmaktadır. Her iki dava ile ilgili dile getirilen “dava sürecindeki gözaltı kararlarına dair ayrıntılı gerekçeler gösterilmediği” iddialarını da bir diğer endişe kaynağı olarak nitelendiren komisyon raporu, Ergenekon davası kapsamında tutuklanan gazetecilerin durumunu basın özgürlüğü açısından riskli bulmaktadır. Gazeteci Ahmet Şık tarafından kaleme alınan ve yayınlanmadan önce toplatılan “İmamın Ordusu” isimli kitaba göndermede bulunan rapora göre, yayınlanmamış bir kitabın suç delili olarak toplatılması basın özgürlüğüne ve davanın meşruiyetine gölge düşürmüştür.
Raporda, iddianamelerin hazırlanmasıyla tutuklamalar arasındaki geçen sürenin uzunluğu ve iddia makamı tarafından sunulan delillere savunma makamının sınırlı erişimi gibi sorunların etkili bir yargı güvencesinin tüm sanıklar bakımından sağlanmasına ilişkin kaygıları artırdığı belirtilmektedir. Bu eleştirilerle birlikte Ergenekon ve Balyoz Darbe Planıyla ilgili devam eden soruşturmaların Türkiye’de hukukun üstünlüğüne duyulan güveni güçlendirmesi bakımından bir fırsat olarak görülmesi gerektiğine vurgu yapan ilerleme raporu, ceza muhakemesi usulünün ve soruşturmaların ele alınış biçiminin savunma haklarını riske sokan bir özellik taşıdığına değinmektedir.
Yukarıdaki ifadelerden anlaşılacağı gibi Komisyonun, Ergenekon ve Balyoz Darbe Planı davalarını hukuk sisteminin güçlenmesi ve sivil siyasetin vesayetten arındırılması bakımından desteklediği, yargılama sürecinde yaşanan birtakım sorunların giderilmesini istediği görülmektedir. Uzun tutukluluk sürelerinin adil yargılama usulünü olumsuz yönde etkilediğine dair bugüne kadar çok sayıda eleştiri yapılmış, ne yazık ki bu konuda önemli bir ilerleme sağlanamamıştır. Bu sorun sadece anılan davalarla sınırlı bir sorun olmayıp ceza yargılamalarında sıkça gündeme gelen ve yargının işleyişini etkileyen yapısal bir problem niteliğindedir. Komisyonun, darbe planı davaları kapsamında tutuklu bulunan gazetecilerin terör örgütleriyle bağlantılı olduklarını gösteren kuvvetli suç şüphesine göre tedbir amaçlı tutuklanmış olmalarını basın özgürlüğü ihlali olarak nitelendirmesi, abartılı bir yorum olarak değerlendirilmektedir. Söz konusu gazetecilerin meslekleriyle ilgili bir suçlamanın değil, örgütlü terör suçlarıyla ilgili iddianamenin zanlısı olmalarını dikkate almadan bu tür değerlendirmede bulunmak gerçekçi olmaz.
Diğer taraftan 12 Eylül 2010 tarihinde gerçekleşen Anayasa referandumunun özellikle yargı alanında sağladığı ilerlemeye dikkat çeken rapor, yeni ve sivil bir anayasanın hazırlanması için referandum sonuçlarının bir fırsat olarak görüldüğünü belirtmektedir. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ve Anayasa Mahkemesi hakkındaki mevzuatın kabul edilmiş olmasını, bağımsız ve tarafsız yargı konusundaki gelişmeye örnek gösteren rapor, yargının etkinliğinin artırılması ve mahkemelerde birikmiş iş yükünün azaltılması konularında atılan adımlardan övgüyle söz etmektedir. Bu övgünün yanı sıra Yargı Reformu Stratejisi?nin, önümüzdeki dönemde, hukuk camiası ve sivil toplum dahil tüm tarafların katılımıyla gözden geçirilmesi gerektiğinin altı çizilmekte, yeni anayasanın insan hakları, hukukun üstünlüğü ve azınlıkların korunması da dahil olmak üzere Kürt sorunu gibi uzun süreli erimli sorunların çözülmesini kolaylaştıracağı öngörülmektedir.
Bir diğer önemli komisyon yorumu, Silahlı Kuvvetlerin sivil denetimi ile ilgilidir.Bu konuda önceki ilerleme raporlarında görmeye alıştığımız yoğun eleştirilerin dozunun hafiflediği ve iyileşmelere daha çok yer ayrıldığı göze çarpmaktadır.Nitekim Ağustos 2011’de yapılan Yüksek Askeri Şûra toplantısının, güvenlik güçlerinin sivil denetiminin genişletilmesi yolunda atılmış bir adım olduğuna dikkat çeken rapor, askeri harcamalar üzerindeki sivil denetim artırılmasını ve Yüksek Askeri Şûra kararlarının sivil yargı denetimine açılmasını önemli ilerlemeler olarak not etmektedir.Bununla birlikte askeri yargı sistemi, Yüksek Askeri Şûra’nın oluşumu ve TSK Personel Kanununda daha fazla reform yapılmasına ihtiyaç duyulduğu ifade edilmektedir.
Esasen güvenlik sektörünün sivil denetimiyle ilgili yaşanan sorunların mevzuat değişikliğinden ziyade köklü yasal reformlarla sağlanabileceğini kabul etmek gerekmektedir. Bu amaçla hazırlanan Sayıştay Kanunu ve Kamu Denetçiliği Kurumu Kanun Tasarısı gibi düzenlemelerin TBMM’de uğradığı değişikliğin hayal kırıklığı yarattığını belirtmek durumundayız. Öte yandan başta Ergenekon ve Balyoz Darbe Planı Davaları olmak üzere askeri personelin yargılandığı davalarla ilgili Genelkurmay Başkanı düzeyinde yapılan yorumların adil yargılama sürecine müdahale olarak görüldüğü bir çok kez ifade edilmiştir. 2010 yılı ilerleme raporu da bu durumu eleştirisi konusu yapmış ve Silahlı Kuvvetlerin kıdemli yöneticileri tarafından sorumluluk alanı dışındaki konularda açıklamalarda bulunmalarını ve TBMM’nin askeri fonları denetleyememesini önemli bir sorun olarak görmüştür.
Alevi açılımı ve gayrimüslim dini cemaatlerle ilgili yapılan hukuki iyileştirmeleri yetersiz gören raporda, azınlıklara yönelik politikalar “kısıtlayıcı” bulunmakta, ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve hoşgörüsüzlükle mücadele edecek koruyucu mekanizmaların oluşturulması tavsiye edilmektedir. Bu konuda 2010 ilerleme raporundaki ifadelerin 2011 raporuyla büyük benzerlik gösterdiği söylenebilir. Mülteci ve sığınmacılarla ilgili olarak kapsamlı bir yasal çerçevenin bulunmaması ve geri gönderme merkezlerindeki koşulların yetersizliği rapordaki eleştiri konularından biridir. Halihazırda iltica yasası hazırlıkları 2010 yılından itibaren devam ediyor olsa da henüz bu çalışmaların tamamlanmış olması mülteci sorunu ile ilgili mesafe alınmasını güçleştirmektedir.
Sonuç olarak; AB Komisyonu ilerleme raporu beklendiği gibi çıkmış ve herhangi bir sürpriz yaşanmamıştır.İnsan hakları, hukukun üstünlüğü ve demokratikleşme alanlarındaki ilerlemeler olumlu ancak yetersiz bulunurken, adeta durma noktasına gelen katılım müzakereleriyle ilgili Türkiye’ye yeni ev ödevleri verilmektedir.Öyle görünüyor ki AB Komisyonu yeni anayasa hazırlık sürecinden çok şey beklemekte ve her fırsatta eleştiri konusu yapılan temel sorunların çözüme kavuşması bakımından bu çalışmaları bir umut olarak görmektedir. Kıbrıs meselesi ilerleme raporlarının “umutsuz vakası” olma özelliğini bu raporda da sürdürmüş ve komisyona en sert eleştiriler yine bu konu üzerinden yapılmıştır. Kıbrıs sorununda hala Türkiye’yi çözümü tıkayan taraf olarak görmekten yorulmayan AB tepki çekmeye devam etmektedir Nitekim AB İşlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Egemen Bağış’ın “Çözümü istemeyenlerin, yaşadığı gaz sancısının AB tarafından sahiplenilmesi bizi gerçekten düşündürmektedir” tepkisinin yanı sıra Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Helene Flautre, ‘’Fransa, Almanya ve Kıbrıs Rum kesimi üçlüsünün, Türkiye’nin katılım sürecinde her olumlu çabayı engelleyerek AB’nin uzun vadeli çıkarlarına zarar verdiğini’’ söylemiştir. Öyle görünüyor ki Türkiye’nin “yumuşak karnı” haline gelen Kıbrıs sorunundaki çözümsüzlük devam ettiği müddetçe, AB-Türkiye ilişkileri de uzun bir süre daha gerilmeye devam edecektir.