Somali’nin başkenti Mogadişu’da bakanlık binalarının bulunduğu bölgede meydana gelen bombalı saldırı, dikkatlerin tekrar Somali’ye çevrilmesine neden olmuştur. El-Cezire televizyonunun verdiği habere göre saldırıda hayatını kaybedenlerin bir kısmının Yüksek Öğretim Bakanlığı’nda Türkiye tarafından verilecek öğrenim bursunun sonuçlarını öğrenmeye gelen öğrencilerin ve ailelerinin olması üzüntümüzü artırmıştır. Medyada Fransız Haber ajansı AFP’ye dayanılarak verilen haberde saldırıyı ülkede hâkimiyet mücadelesi veren Eş-Şebap örgütünün üstlendiği ifade edilmiş, bu örgütün ülkedeki açlıktan ölümlerin önlenmesi için yapılan gıda yardımının dağıtılmasına engel olduğu şeklinde yorumlar yapılmıştır.
Gerekçeleri ne olursa olsun, kimler tarafından gerçekleştirilirse gerçekleştirilsin, suçlu-suçsuz ayrımı yapmadan masum insanları da hedef alan böyle bir saldırı sonuçta bir terör eylemidir. Yardımlar kesildiği takdirde Somali’de çoğunluğunu çocukların oluşturduğu milyonlarca insanın açlık nedeniyle ölmeye mahkûm kalacağı bir ortamda gerçekleştirilen bu saldırı eyleminin mantıki bir izahını bulmak oldukça güç görünmektedir. Kaldı ki, söz konusu saldırının ülkede siyasi uzlaşı yönünde olumlu adımların atıldığı bir dönemde gerçekleştirilmiş olması düşündürücüdür. Ancak, ABD’nin el-Kaide’yi bahane ederek bütün bir Afganistan ve Irak’ı işgal etmesini, yüz binlerce insanın hayatını kaybetmesine sebep olmasını mazur göstermeye çalışması gibi, bugün Somali’de yaşanan insanlık felaketinin faturasını Eş-Şebap gibi dini yönden radikal çizgileri öne çıkan bir örgüte kesmeye çalışmak peşin yargıya dayalı ucuz bir yaklaşım olabilir. Nitekim İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch), “Somali’de Savaş Suçları” başlıklı raporunda iç savaşın tüm taraftarlarını Somali’de yaşanan açlıktan sorumlu tutan bir açıklama yapmıştır. Ayrıca Eş-Şebab örgütü, Mogadişu ve çevresini boşaltmak, sivil yardım kuruluşlarına destek vermek gibi yardım faaliyetlerini engellediğine dair ortaya konan iddianın asılsız olduğunu ispata yönelik birtakım girişimlerde de bulunmuştur.
Kabile üzerinden yürütülen siyasi çatışmaların, iç çekişmelerin, terörün ve bunların sonucunda ortaya çıkan kıtlık ve açlığın neden olduğu ölümlerin damgasını vurduğu Somali bugünkü haline bir anda gelmediği gibi, yaşananların sorumluluğunu belirli bir örgüte mal ederek açıklamaya çalışmak hiç kimseyi tatmin edemez. Uranyum, bakır, boksit, demir gibi yer altı kaynakları yanında petrol ve doğalgaz yataklarının mevcut olduğu Somali’nin bugün yaşamakta olduğu kıtlık, açlık ve sefalet, moderniteyle; altyapısını materyalist ve seküler zihniyetlerin oluşturduğu kolonyalizm ve sömürgecilikle yakından ilişkili görünmektedir. Fransız İhtilalı ile başlayan süreçte pozitivizmin, sekülerizmin, Darvinizmin oluşumunda belirleyici rol aldığı modernite, etnik milliyetçilik hareketlerinin güçlenmesine ve ulus devletlerin kurulmasına giden yolu döşemiş, sömürgeciliği teşvik etmiş, ideolojik zeminde kapitalist ve komünist bloklaşmayı ortaya çıkarmıştır.
Kaynağını moderniteden alan etnik milliyetçilik hareketlerinin entelektüeller, azınlıklar, siyasi ve askeri kadrolar üzerinde önemli etkiler yapmasıyla dağılma sürecine giren Osmanlı devletinin parçalanması, sömürgeciliğe giden yolda Batılı devletlerin önündeki en büyük engeli ortadan kaldırmış, Somali Fransa, İngiltere ve İtalya gibi devletlerin işgaline maruz kalmıştır. İşgaller bir taraftan misyonerler aracılığı ile diğer taraftan yerli işbirlikçiler eliyle güçlendirilmeye ve sürekli kılınmaya çalışılmış, yabancı hâkimiyeti altına giren bölgelerde işgalcinin isteğine uygun bir sosyo-ekonomik ve siyasi yapı oluşturulmaya çalışılmıştır. Tarım ürünlerinin yetiştirilmesinde ülkenin ihtiyacından ziyade İtalya ve diğer Avrupa ülkelerinin ihtiyaçlarının öncelenmesi, toprağa uygun olmayan ürünlerin yetiştirilmesi sonucu arazilerin verimsizleşmesi izlenen bu sömürü politikasının bir sonucu olmuştur.
Kolonyalizm, sömürülen ülkelerin kültürel hayatı ve sosyal yapısı üzerinde oynayarak özellikle kabileler üzerinden ayrımcılığı ve çatışmayı teşvik etmiş, toplumu kendi temel değerlerinden ve medeniyet tasavvurundan koparmaya çalışmıştır. Kabileler arası çatışmaların, iç savaşın, kötü yönetimlerin, açlık ve sefaletin egemen olduğu bir yapının daima sömürgecilere mahkûm olacağı, kendi ayaklarının üzerinde duramayacağı düşünülmüştür. Kabileci zihniyetin ve kabile savaşlarının teşviki yanında, ülkenin Kenya ve Etiyopya gibi komşularıyla sınır ihtilafı yaşamasına neden olacak birtakım tasarruf ve düzenlemelerin yapılması, askeri darbelere pirim verilmesi de istikrarsızlaştırma politikalarının bir gereğidir. Nitekim uzun süren bir sömürge döneminden sonra Somali’nin 1960’ta bağımsızlığını kazanmış olması kaybedilenleri geri getirmemiştir.
Sosyalizm, milliyetçilik, Batıcılık gibi açılımların denendiği Somali, kabilecilik üzerinden yapılan çatışmalar ve siyasi çekişmelerle bir türlü istikrara kavuşamamıştır. 1969 yılında darbe ile iktidara gelen otoriter yönetim 1991’de ülkede meydana gelen iç çatışmaların ardından devrilmiştir. Bu defa kabile savaşlarından yorgun düşen ülkede kabileciliği aşan bir İslamî anlayış üzerinden birlik ve istikrar umutları yeşerirken, ABD destekli Etiyopya’nın işgaline maruz kalınmıştır. ABD’nin Birleşmiş Milletler Kurulu kararına dayanarak 30 bin askerini Somali’ye sokarak bir üs kurması bu süreçte gerçekleşmiştir. Halkın büyük tepkisiyle karşı karşıya kalan ABD 1994’te ülkeden çekildiğinde, arkasında binlerce ölü ve kaos içerisine düşmüş bir ülke bırakmıştır. Direnişin devam etmesi sonucu bir müddet sonra Etiyopya da Somali’den çekilmek zorunda kalmış, ama bir defa siyasi istikrarını kaybeden ülkede kabileler ve fraksiyonlar arası çekişmeler bir türlü sona ermemiştir.
Üzerinde devamlı operasyonlar yapılan Somali bugün âdetâ bir travma hali yaşamaktadır. Ülke insanında Somali’yi bu duruma düşürenlere ve işbirlikçilerine karşı büyük bir öfke ve nefretin, aşırı tepkilerin ortaya çıkması anlamsız değildir. Ülkenin içerisinde bulunduğu çaresiz durum, kabile savaşları, yönetimde siyasal parçalanmışlık ilişkilerde fanatizmi, ideolojik tutumları, radikal eğilimleri teşvik etmektedir. Batılı ülkeler tarafından ülke kaynaklarının sömürülmüş olması, çevrenin ve doğal zenginliklerin hoyratça tüketilip kirletilmesi, anarşi, kıtlık, açlıktan ölümler karşısında ortaya çıkan tepkileri görmezlikten gelmek, yaşanan olumsuzluklara karşı çaresizlik içerisinde doğru veya yanlış tepki koyanları “teröristler” veya “korsanlar” şeklinde damgalayarak konuyu geçiştirmeye çalışmak problemleri çözmez. Bu bağlamda hakkında “El-Kaide” ile ilişkisi olduğuna dair iddiaların olduğu “Eş-Şebâb” adı verilen İslamî örgütün Somali’de yaşananların sorumlusu gibi gösterilmeye çalışıldığı dikkatlerden kaçmamaktadır.
1970’lere kadar gıda yönünden kendisine yeten bir ülkenin daha sonraki dönemlerde içerisine düştüğü kötü durumun ve çaresizliğin sorumluluğunu varlığı henüz gündeme gelen bir gençlik örgütüne yıkmaya çalışmak son derece basit ve samimiyetsiz bir yaklaşım olur. Böyle bir yaklaşım, ancak bu tablonun yaratılmasında gerçek sorumluluk sahibi olanları gizlemeye matuf olabilir. Bugün Somali’de ortaya çıkan çatışma ve terör, bölünmüşlük, radikal ve fanatik tutumlar sebep değil, Batılı güçler tarafından uzun yıllardan beri kışkırtılan kabilecilik zihniyetinin, siyasi entrikaların, sefaletin, çaresizlik ve sömürülmüşlük duygusunun bir sonucu olabilir.
Bugün hiçbir şey, Somali’de yaşanan durumlar karşında ilgisiz kalmayı, yardım etmekten kaçınmayı mazur gösteremez. Türkiye devleti ve milletiyle Somali’ye yardım için seferber olurken, izledikleri işgal ve sömürü politikaları ile Somali problemini yaratanların, silahlanma ve Afrika’da üst kurma yolunda her yıl milyarlarca dolarlar harcayanların konuya duyarsız kalmaları ne vicdanen, ne de ahlak ve hukuk yönünden izah edilemez. Aslında söz konusu güçler tarafından Somali’de yaratılan tablo, ülkemizde de etnik milliyetçiliğin, kutuplaştırmaların, çatışma ve terörün, ideolojik ve mezhebi fanatizmin kışkırtılmasıyla oluşturulmak istenen tablonun aynısıdır. Problemlerin üstesinden gelmenin, ülkemize ve İslam dünyasına karşı kötü niyet taşıyanların ellerini boşa çıkarmanın yolu, bütün bu plan ve senaryoların farkında olmaktan, özgürlükleri geliştirmekten, manevi değerlerden destek alarak uzlaşma, paylaşma, barış ve kardeşlik kültürünü yaygınlaştırıp güçlendirmekten, adalet ve hukuku egemen kılmaktan, ülkenin maddi ve manevi yönden güçlendirilmesinden geçmektedir.