Başbakan Erdoğan’ın Eylül ayının son haftasında ziyaret ettiği Makedonya Cumhuriyeti'nin 8 Ağustos’ta kutladığı 20. bağımsızlık yıldönümünde, ülkenin siyasi ve ekonomik sorunları çok yönlü olarak tartışılmaktadır. 2001’de yaşanan etnik gerginliklerin kısa süre içinde Arnavutlar ile Makedonlar arasında sıcak çatışmaya dönüşmesiyle bölgesel bir kriz baş göstermiş,Ohri Çerçeve Anlaşmasıyla ülkenin bütünlüğü sağlanmaya çalışılmıştı. Aradan geçen yirmi yıllık dönemde etnik gruplar arasında eşitlikçi bir siyasi yapı oluşturmaya yönelik sürdürülen çabalar henüz istenen sonuçları sağlamamış görünüyor.
Ülkenin isim hakkı konusunda Yunanistan ile yıllardır devam eden krizi bir yana bırakacak olursak, Kosova’nın bağımsızlığıyla birlikte Arnavut milliyetçiler tarafından Makedonya’nın Arnavutluk ve Kosova arasındaki bir koridora benzetilmesi ve belli merkezlerde üretilen “Büyük Arnavutluk” korkuları çok daha derin bir etnik gerilime zemin hazırlamaktadır. Belki de bu tür kaygıların etkisiyle son dönemde Makedon gençler arasındaki milliyetçi dalganın güçlendiğini gösteren gelişmeler söz konusudur. Halihazırda ülkedeki ikinci büyük etnik topluluk olan Arnavutlar ile koalisyon yaparak ülkeyi yönetmek zorunda olan Makedonlar, AB üyelik müzakerelerini aynı zamanda etnik ayrışmalardan kaynaklanan sorunların ve bölünme endişelerinin giderilmesi bakımından önemli bir fırsat olarak görmektedir. Milliyetçi akımları hariç tutarsak, ülkedeki tüm etnik grupların temsilcileri de AB müzakerelerini toplumsal bütünlüğün korunması ve ekonomik gelişim için en önemli fırsat olarak nitelendirmektedir. Bununla birlikte yirminci yıl kutlamalarına katılmayarak Makedon yönetime tepkilerini gösteren Arnavut liderler, Ohri Çerçeve Anlaşmasının tek taraflı işlediği ve anlaşmanın etnik topluluklar arasında öngördüğü eşitlikçi uygulamaların hayata geçirilmediği eleştirisini sürdürmektedir.
Bütün bu tartışmaların gölgesinde 22 Eylül ‘de New York'ta gerçekleşen Balkanlar zirvesine katılan Türkiye, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Makedonya ve Kosova Başbakanları, bölgesel sorunların uzlaşma ile aşılabilmesi için güçlü işbirliği yapılması yönünde mesajlar vermişlerdir. Ancak Balkanlarda devam eden siyasi anlaşmazlıkların bir göstergesi olarak Yunanistan’ın Makedonya ile ve Sırbistan’ın Kosova ile aralarında yaşanan çok boyutlu sorunlar yüzünden zirveye katılmamaları, verilen mesajların yerine getirilmesini güçleştirmektedir. Zira bölgenin kilit iki ülkesi olan Yunanistan ve Sırbistan’ın izleyecekleri yol, bölgenin barış ve istikrarı bakımından çok önemli bir etki uyandıracaktır.
Zirvede konuşan Başbakan Erdoğan, Türkiye’nin son birkaç yıldır bölgede yürütmekte olduğu aktif ve uzlaştırıcı politikaya duyduğu güven ile konuşmuş ve Balkan ülkelerinin geçmişte yaşanan acı tecrübelerden ders alarak, barış, refah ve kalkınma için birlikte çalışmaları gerektiğini vurgulamıştır.Her ne kadar New York zirvesindeki ana temayı bölgesel ekonomik entegrasyon ve yatırımlar oluştursa da Bulgaristan’da yaşanan etnik saldırılar ve ırkçı eylemler, bölgede öncelikli olarak çözülmesi gereken başlıca sorunun etnik bölünmüşlük ve insan hakları sorunu olduğunu bir kez daha göstermiştir.
Bulgaristan'ın ikinci büyük kenti Filibe'nin güneydoğusundaki Katunitsa köyünde yaşayan 19 yaşındaki Angel Petrov’un Roman asıllı zengin çete lideriyle bağlantısı olduğu düşünülen sürücünün kullandığı bir aracın çarpması sonucu hayatını kaybetmesiyle başlayan olaylar, milliyetçi Bulgar gençlerin Romanlara ait ev iş yerlerini kundaklamasıyla bir anda kontrolden çıkmıştır. Irkçı dalganın ülkenin diğer kentlerine yayılması ve Türk azınlığın da hedef haline gelmesi üzerine Cumhurbaşkanı Georgi Pırvanov Milli Güvenlik Kurulunu toplantıya çağırmış ve ülkede etnik gerginliğin artma eğilimi gösterdiğini açıklamıştır.
Irkçı ATAKA partisi mensuplarının ülkede yıllar önce kaldırılmış olan ölüm cezasının tekrar uygulanması ve silah kullanımına kolaylık sağlanması yönündeki talepleriyle ürkütücü bir sürece doğru ilerleyen Bulgaristan’daki etnik milliyetçi akımların kaygı verici düzeyde gelişmekte olduğunu görmek gerekmektedir. Balkanlarda ciddi bir etnik Roman varlığı dikkate alındığında özellikle Bulgaristan, Yunanistan ve Makedonya’da etnik Romanların giderek daha çok ırkçılık ve ayrımcılığa maruz kalacakları öngörülmektedir. Fransa’nın ülkedeki Romanlara karşı başlattığı ırkçı kampanyanın bir sonucu olarak çok sayıda Roman aileyi geldikleri Balkan ülkelerine sınır dışı etmesinin bölgedeki ırkçı anlayışları tetiklediğine dair yaygın bir anlayış bulunmaktadır.
Erdoğan’ın Bulgaristan’daki etnik gerilimin yaşandığı günlere rastlayan Makedonya ziyareti ağırlıklı olarak iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin geliştirilmesine yönelik mesajlar taşırken, Türk azınlığın ülkenin siyasi ve hukuki yapısının ayrılmaz bir parçası olduğuna vurgu yapması memnuniyetle karşılanmıştır. Bununla birlikte özellikle Müslüman azınlığın sorunlarından biri olan etnik kutuplaşmaların anlamsızlığını "Arap'ın, Acem'in camisi farklı olamaz. Hepsi aynı kıbleye dönüyor." sözleriyle eleştiren Erdoğan’ın bu sözlerinden aslında Arnavut-Türk çekişmesine üstü örtülü olarak tepki gösterdiğini anlamak zor değildir. Öte yandan Makedonya’nın AB adaylık sürecini desteklediklerini ifade eden Erdoğan’ın “Balkanlar'ı Avrupa'nın kıyısında değil, kalbinde bir barış ve refah havzası olarak görmek istiyoruz." sözleriyle bölge ülkelerinin AB üyelik müzakerelerini de bölgesel istikrar bakımından önemsediği anlaşılmaktadır.
Türk Başbakan’ın iyi niyet dilekleriyle tamamladığı Makedonya ziyaretinin iki ülke arasındaki siyasi ve ekonomik ilişkileri geliştireceği öngörülebilir ancak bu öngörünün gerçekleşebileceği sağlam bir zemine ihtiyaç vardır. Makedonya’nın siyasi istikrarının sürdürülebilir olabilmesi için öncelikle Ohri Çerçeve Anlaşmasının içerdiği yükümlülüklerin etnik azınlık grupları arasında eşit biçimde uygulanması gerekmektedir. En önemli risk faktörü olan milliyetçi algı ve tutumların törpülenmesi bakımından insan hakları hukuku zemininde güçlü bir siyasi temsilin sağlanması ve azınlık toplumlarının ihtiyaç ve beklentilerinin eşitliğe dayalı olarak karşılanması sağlanmalıdır.
Müslüman azınlık ile Ortodoks çoğunluk arasında kalan bir Makedonya’nın siyasi ve ekonomik bütünleşmesinden söz edilemez. Vardar nehrinin ikiye böldüğü Üsküp’ün bir yakasında yoksulluk ve dışlanmışlığı, diğer yakasında ise ekonomik gelişmişliği simgeleyen çok sayıda faktör bulunuyor iken ya da Vodno tepesinde devasa büyüklükte haç asılı duruyorken, dini ve etnik gruplar arasındaki sosyal ve kültürel ayrışmanın derinleşmesini önlemek kolay olmayacaktır. Toplumların birtakım dini ya da etnik semboller üzerinden birbirlerine üstünlük sağlamaya çalışmasına imkan sağlayan bir atmosferin Makedonya’nın ilerlemesine hizmet etmeyeceği aşikardır.
Benzer şekilde Bulgaristan’da özellikle genç çevrelerde giderek daha belirgin hale gelen ırkçı ve ayrımcı eğilimlerin bu ülkenin 80’li yıllarda yaşadığı travmanın acı hatıralarını canlandırmasına kesinlikle izin verilmemesi gerekir.Bunun yolu ise toplumsal kesimler arasında görülen sosyal, kültürel ve ekonomik uçurumların daha da büyümesini önleyici siyasi kararların biran önce alınması ve kararlı biçimde uygulanmasından geçmektedir. Güvenlik önlemlerini sertleştirerek ırkçılığı önlemeye çalışmak gerçekçi bir çözüm olmayacağı gibi Bulgar milliyetçiliğini daha da azdıracak sonuçların ortaya çıkmasına neden olabilir.
Türkiye’nin Balkan toplumları arasındaki etnik, dini ve kültürel temelli farklılıkların yeni kutuplaşmalara yol açmasını önlemek amacıyla harcadığı barışçıl çabaları sürdürmesi gerekmektedir.Bu çabaların aynı zamanda bölgenin gerçekleri dikkate alınarak güncellenmesi ve ortaya çıkan yeni risk faktörlerinin doğru biçimde okunmasıyla anlam kazanacağı söylenebilir.
(Selvet Çetin, SDE Uzmanı)