Filistin Yönetimi Başkanı Mahmut Abbas’ın bu hafta içinde BM Güvenlik Konseyine başvuruda bulunarak 1967 sınırlarını esas alan ve Doğu Kudüs’ün başkent olarak öngörüldüğü bağımsız bir devletin ilan edilmesini isteyeceklerini açıklaması, Arap Baharı’nın tüm sıcaklığı ile sürmekte olduğu bölgede dikkatlerin işgal altındaki topraklara yönelmesini sağlamıştır.
Abbas, 63 yıldır acı çeken tek milletin Filistinliler olduğunu ve BM’nin 194.üyesi olarak tanınmak istediklerini tekrarlarken, başkenti Kudüs olacak bir Filistin devletinin tüm Filistin halkının ortak hayali olduğunu vurgulamaktadır. Halihazırda 126 BM üyesi ülkenin Filistin’i tanımakta olduğu dikkate alındığında, toprakları işgal edilen, Yahudi yerleşimleriyle mevcut sınırları daha da küçülen ve milyonlarcası mülteci kamplarında yaşayan Filistinliler için bağımsız bir ülke rüyası hiçbir zaman sona ermemiştir. Bununla birlikte fiili olarak ikiye bölünmüş Filistin topraklarından bağımsız bir devletin çıkabilmesini ancak Hamas ve El-Fetih yönetimleri arasında sağlanan uzlaşmanın ortak bir iradeyle sürdürülebilir olabilmesine bağlamak mümkündür.
BM'ye üyelik talebinin desteklenmesi amacıyla Filistinlileri barışçıl gösteriler düzenlemeye çağıran Abbas, öte yandan BM'den çıkacak sonuç ne olursa olsun, İsrail ile müzakerelere devam edeceklerini ifade etmektedir. Hatırlanacağı gibi iki taraf arasındaki müzakere süreci Yahudi yerleşimlerinin genişleyerek devam etmesi üzerine geçen yıl kesilmişti. Abbas’ın şayet bağımsızlık ilanı engellenecek olursa İsrail ile tekrar masaya dönmeyi düşünmesi tepkilere yol açmaktadır. Nitekim Gazze’deki Hamas hükümeti başbakanı İsmail Haniye’nin danışmanı Dr.Yusuf Rızka, Abbas’ın sözlerinin yeni bir şey getirmediğini ve BM’ye yapılacak devlet başvurusunun reddedilmesi durumunda Filistin halkının bu süreçten nasıl etkileneceğinin de açıklanması gerektiğini ifade etmiştir. Yaşanan tartışmalar, Ramallah ve Gazze’deki siyasi anlayış farklılıklarının bağımsızlığa giden yolda ciddi bir handikap oluşturduğunu ve Filistin halkının karar alma mekanizmalarından güçlü ve bütüncül bir iradenin çıkmasına ihtiyaç duyulduğunu göstermektedir.
Bağımsız bir Filistin’inin önündeki en büyük engellerden biri hiç şüphesiz ABD yönetiminin İsrail yanlısı geleneksel tutumudur. Oslo sürecinin çökmesinden sorumlu olan ve işgal altındaki Filistin topraklarında Yahudi yerleşimlerine çanak tutmaya devam eden ABD yönetimi, bağımsızlık taleplerine karşı veto tehdidini gündeme getirdiği gibi çeşitli siyasi aktörleri de Filistin’in BM’de tanınması halinde barış sürecinin yıkıcı sonuçlara uğrayacağı konusunda uyarmaktadır. Washington, Filistin’in başvurusunu veto edeceğini daha önce resmen açıklayarak İsrail’e moral kazandırmaya çalışsa da Filistinli temsilcilerin önünde başka seçenekler de bulunmaktadır. Bu seçeneklerden biri de bağımsızlık talebinin doğrudan BM Genel Kuruluna önerge yoluyla sunulmasıdır. Önergenin oylanması önümüzdeki aylara ertelense dahi BM’nin Filistin devlet başvurusu ile ilgili gündemi daha fazla geciktirme şansı bulunmayacaktır. ABD yönetiminin Ortadoğu’da yaşanan özgürlük hareketlerini dikkate alarak İslam dünyasıyla ilişkilerini tekrar kötüleştirmeyi göze alamayacağı ve bu kaygıya bağlı olarak bağımsızlık başvurusuna karşı veto hakkını kullanmayabileceği iddia edilse de İsrail sözkonusu olduğunda bu iddianın gerçekleşme olasılığı oldukça düşük görülmektedir.
Eğer BM’deki bağımsız Filistin devleti oylaması önümüzdeki aylara yayılarak sürecek olursa ABD yönetiminin özellikle Abbas yönetimine karşı ekonomik ambargo kozunu kullanması mümkün olabilir. Örneğin bu yaptırımlardan biri, Abbas yönetimine her yıl gönderilen 450 milyon dolarlık yardımda kesintiler yapılmasıdır. Halihazırda Batı Şeria’da küçük bir Mübarek rejimi kurmakla suçlanan, yolsuzluk ve kamu yönetimindeki usulsüzlükler yüzünden ciddi biçimde eleştirilen Mahmut Abbas, çalışanların maaşlarını bağışçı ülkelerin yaptıkları ödemelerle karşılayabilmektedir. Dolayısıyla mali durumu zaten çok kötü olan Filistin Otoritesi’nin ABD öncülüğündeki batı bloğu tarafından bir tür şantajla baskı altına alınmak istendiği ve bağımsızlık talebinden vazgeçmeye zorlandığı söylenebilir. Gazze’deki abluka ve yaşanan insani trajedi Filistin halkının üzerindeki ağır yükün en önemli göstergesi iken, yeni ve çok daha büyük siyasi ve ekonomik yaptırımlarla karşılaşmak, Filistin’in geleceği için daha ciddi bir sarsıntıya yol açabilir. Bu yönüyle ele alındığında Abbas’ın bağımsızlık çıkışı şayet fiyaskoyla sonuçlanırsa özellikle Ramallah yönetimine karşı büyüyen öfkenin kontrolden çıkması ve Abbas iktidarının sona ermesi gündeme gelecektir.
Başbakan Erdoğan’ın son Kuzey Afrika gezisinde de görüldüğü üzere bölge toplumları, Türkiye-İsrail ilişkilerinin Filistin ve Gazze sorunu ekseninde İsrail aleyhine bozulmasından büyük memnuniyet duymaktadır. Erdoğan’ı İslam dünyasında adeta bir kahraman haline getiren başlıca faktör, İsrail’in hukuksuz eylemlerine dur diyebilme cesareti gösterebilmiş olmasıdır. Yeni dönem BM Genel Kurul toplantılarına katılacak olan Erdoğan, bölge halklarının kendisine sağladığı bu siyasi meşruiyetin gücünü arkasına alarak ve Filistin devletinin tanınması yönündeki haklı talebi destekleyerek bir kez daha İsrail’in uluslararası toplum nezdinde mahkum edilmesini sağlayabilir. Aynı zamanda Filistinliler için yapacağı lobi faaliyetleriyle bağımsız Filistin devletinin geniş katılımla tanınmasına öncülük edebilir.
BM görüşmeleri nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, Filistin halkının bağımsızlık yürüyüşünün başladığı ve kararlı biçimde bu yürüyüşün sürmesi gerektiği düşünülmektedir. Filistinli liderlerin birlik ve beraberlik içinde bu tarihi yürüyüşü bağımsızlıkla sonuçlandırmaları bakımından önlerinde uzun ve aynı zamanda tuzaklarla dolu bir yol bulunmaktadır. İsrail lobisinin tüm oyunlarıyla başa çıkabilmek ve Filistin halkının bağımsızlığına kavuşabilmesi için İslam dünyasının kenetlenmesi ve güç birliği yapması kaçınılmaz bir zorunluluktur. Dileriz bu kez tarihsel yanılgılar tekrarlanmaz ve hegemonik güç siyaseti devre dışı bırakılarak bir halkın özgürlük iradesi galip gelir.