Kıbrıs 2000’li yıllar ile birlikte AB üyeliği söz konusu olunca yeni bir döneme girdi. Bu süreçin sonucunda BM’nin girişimi ile bir plan hazırlandı ve referanduma sunuldu. Annan Planı olarak adlandırılan bu plan, Kıbrıs Türklerin yüzde 65’lik evetine rağmen Rumların büyük çoğunluğunun hayırı ile başarısızlığa uğramıştır. KKTC’de bu dönemle ilgili en önemli gelişme sol parti CTP’nin 2003 ve 2005 yılında gerçekleşen seçimleri kazanması ve lideri Mehmet Ali Talat’ın oyların yüzde 55.6’sını alarak 2005 yılında KKTC’nin 2. Cumhurbaşkanı seçilmesi oldu. Böylece tamamen yeni bir siyasi elit grubu iktidara gelmiş oldu. Bu gelişmenin ortaya çıkmasında, çözüm ve AB’ye katılım ile alakalı umutların artması ve Türkiye’de AK Parti iktidarının adadaki bu yeni grubu desteklemesi belirleyici oldu. 2009 yılı itibariyle bu süreç tersine dönmeye başladı. Eroğlu’nun partisi UBP 2009 yılı genel seçimlerini kazanmış ve CTP iktidardan düşmüştür. Bu süreç Eroğlu’nun Cumhurbaşkanı seçilmesi ile sona ermiştir.
Bu durumun en önemli nedeni, Annan Planı referandumu sonrası AB, BM ve ABD’nin verdiği izalasyonların kaldırılacağına dair sözlerini tutmamaları Kıbrıs Türkleri nezdinde ciddi bir hayal kırıklığı ve güvensizlik yaratmasıdır. Buna 2008 Eylül ayında başlayan ve büyük umut bağlanan Talat-Hristoyfas arasında ceryan eden müzakerelerden ciddi bir sonuç çıkmaması da eklendi. Böylece Kıbrıs sorununa çözüm temelinde siyaset yapan Talat ve ekibinin söylemlerinin altı boşalmış oldu. Diğer önemli bir gelişme ise 2003 yılında iktidara gelen yeni siyasi elit grubunun KKTC’nin yüzyüze kaldığı ekonomik, sosyal ve siyasal sorunlara çözümler üretmede ciddi anlamda başarısız olması ve çok kötü bir yönetim sergilemeleri oldu. CTP’nin bu başarısızlığı Cumhurbaşkanı Talat’ı olumsuz yönde etkilemiştir. Bütün bu gelişmelerin sonunda KKTC’de sağ-milliyetçi siyaset yeniden halk nezdinde yükselişe geçti ve bu siyasetin taşıyıcısı UBP iktidara geldi ve lideri de KKTC’nin 3. Cumhurbaşkanı oldu.
Seçim sürecinde ve sonrasında en fazla dile getirilen konu, eğer Eroğlu seçilirse görüşmelerin çıkmaza gireceği ve dolayısıyla Türkiye-AB ilişkilerini olumsuz etkileyeceği yaklaşımı oldu. Aslında Kıbrıs sorunun yakın tarihine baktığımızda uzlaşmaz tarafın Rum Kesimi olduğunu görürüz. 30 yıl zarfında Kıbrıs’ta çözüme en fazla yaklaşılan ve en iyi fırsat olarak görülen Annan Planına büyük bir ekseriyetle AB yetkililerini de kandırarak hayır demişlerdir. Referandum sonucunda, Türk tarafı uluslararası toplum nezdinde çözümü engellleyen taraf olmaktan kurtulmuş oldu ve Türkiye-AB ilişkilerine olumlu yansıyarak müzakereler başladı. Ne var ki, referandumun hemen akabinde Rumlar AB üyesi yapıldı. O tarihten beri Türkiye’ye karşı AB kozunu elinde bulundurarak daha fazla taviz koparma politikası gütmeye başladılar. Süreçte Papadapulos belirleyici bir rol oynadı.
2008 yılında Papadapulos’un yerine seçilen iktidardaki komünist AKEL’in lideri Hristofyas ile birlikte çözüm için yeni umut doğmuş oldu. Kuzeyde de “yoldaşı” Talat ile birlikte federasyon yapısına dayanacak “Kıbrıslı bir çözüm” bulabilecekleri dile getirilmeye başlandı. İlk defa olarak adanın her iki kesiminde de çözümü canı gönülden arzulayan ve katı tutumdan uzak iki lider masada yer alıyordu. Fakat iki yıl zarfında 71 defa görüşme yapmalarına rağmen, Annan Planının taslağı tarzı bir metin bile ortaya koyamadılar. Hristofyas ve ekibi de aynen Papadapulos gibi işi yokuşa sürme, zamana oynama politikasını sürdürdüler.
Aslında burda sorgulanması gereken şu an itibariyle Kıbrıs sorunun önündeki en büyük engellerin neler olduğudur. Şu çok açık ki; beliren en önemli engel Rum tarafıdır. Rum tarafında tüm siyasetini Kıbrıs sorununa federal birleşik Kıbrıs temelinde çözüme endekslemiş olan Hristofyas’ın tutumu bile bu duruma örnek gösterilebilir. Hristofyas ne yazık ki, Papadapulos’un izinde yürümüştür. Güneyde federal yapı konusunda halkı aydınlatmak için Hristofyas rejiminin hazırlattığı ve dağıttığı broşürde federal bir yapı Kıbrıs için en iyi rejim olarak sunulmaktan ziyade mecburen kurulması gereken bir sistem olarak sunulmuştur. Hatta Kıbrıs için ideal olanın üniter bir yapı olduğu belirtiliyordu. Kıbrıs Rum Kesiminde hem kurumsal hem de ideolojik anlamda yerleşmiş, genel kabul görmüş olan yapı Türkler ile eşit konumda kurulacak bir siyasal yapının kabul edilemez olduğudur. Diğer önemli bir engel de, daha geniş bir yazı konusu olabilecek, AB’nin merkez ülkelerinin Kıbrıs sorununu Türkiye’nin üyeliğini engelleme veya müzakere sürecini uzatma amacıyla kullanmasıdır.
Böyle bir ortamda KKTC Cumhurbaşkanının Talat veya Eroğlu olması fark eder mi? Kıbrıs sorununa çözüm bulmak için yürütülen müzakereler açısından hiç bir şey fark etmez, çünkü özellikle Rum tarafının tavrını ve uluslararası toplumun onları zorlamaya yönelik hiç bir niyetinin ve eyleminin olmadığı bir ortamda Kıbrıs Türk toplumu liderliği çözüm arayışlarında temel belirleyici aktör olmaktan çok uzaktır. Olayı Ankara açısından düşündüğümüzde durum biraz farklılık arz etmektedir. Ankara müzakerelerin devamını ve masadan kaçan taraf olunmamasına çok önem vermektedir. Bu anlamda Talat’ın “tavizkar” tutumu masada kalmak için işine yarıyordu. Ama Talat’ın en iyi seçimi Rumlar ile birleşmek, federal birleşik Kıbrıs’ı kurmaktı. Ama Eroğlu için en iyi model ise iki devletli modelin, mevcut devlet yapısının Türkiye ile organik ilişkiler içinde mümkün olduğunca korunmasıdır. Eroğlu’nun en seçimi Ankara olarak belirmektedir. Bu yüzden hiç bir şart altında Ankara hükümeti ile çatışmayı göze almayacaktır. Zaten propaganda sürecinde müzakere masasında kalacağını ve Ankara ile sıkı işbirliği içinde olacağını sürekli vurgulamıştır.
Bu noktada zihne takılan soru şudur; Eroğlu’nun Denktaşlaşma riski var mı? AK Parti hükümeti’nin Denktaş ile yaşadığı sorunlar Kıbrıs sorunundan daha çok Türkiye iç siyasetinde yaşanan siyasal bölünmüşlükte Denktaş’ın taraf olması ve bölünmüşlük çerçevesinde Kıbrıs sorununu kullanmasıydı. Aynı durumun şu an itibariyle Eroğlu için sözkonusu olduğu söylemek çok güçtür. Pragmatik ve tecrübeli bir lider olan Eroğlu Ankara ile çatışmanın ve zıtlaşmanın kendisine ve temsil ettiği siyasi cizgiye (partisi UBP’ye ki organik bağlarını sürdürmek isteyecektir) zarar vereceğini çok iyi değerlendirebilir. Bu Eroğlu’nun seçim sürecinde ileri sürdüğü fikirlerden vaz geçeceği anlamına gelmez. Hepsini masaya taşımaya çalışacak, ama Ankara ile zıtlaşmamaya da özen gösterecektir. Eğer Ankara hükümeti onun söyledikleri ile çelişen bazı fikirlerin müzakere sürecinde kullanılmasında ısrarcı olur ise rahatlıkla “Anavatan böyle istiyor” diyebilecek görünmektedir. Uzun vadede Eroğlu’nun KKTC Cumhurbaşkanlığı Ankara’nın ada üzerindeki çıkarlarını korumak ve halen sürmekte olan müzakereler sonucunda ortaya çıkabilecek muhtemel bir belgenin halk tarafından kabulü açısından en tercih olarak belirmektedir. Burda aslolan Eroğlu’nun masada “diklenmeden dik durmayı” becerip beceremeyeceğidir.
(Doç. Dr. Yılmaz Çolak, Doğu Akdeniz Üniversitesi Öğretim Üyesi)