2010 Nisan’ında da durum pek farklı beklenmemektedir. Sadece Başbakan Erdoğan’ın Gazze saldırılarından dolayı İsrail’i yüksek tonda eleştirdiği için Türkiye’ye kırgın ABD’deki Yahudi/Musevî lobisi devre dışı kalmıştır. Amerikan Kongresinin Dış İlişkiler Komitesi’nden ve İsveç Parlamentosu’ndan “Ermeni soykırımını” tanıma kararlarının “bir oy” farkla geçmesi ve iki oylama arasındaki yakınlık, barışçıl bir yol izleyen ve bölgesinde “oyun kurucu” olma yolundaki Türkiye’nin pro-aktif adımlarına ket vurduğu gibi “Aşil topuğu” haline getirmektedir. İç siyasette ise Türkiye’deki milliyetçi atmosfer radikalleşirken banalleşmekte hatta lümpenleşmektedir.
Çözüm Ortak Hafızayı Açmak
Öte yandan Türkiye’nin “komşularla sıfır sorun maksimum işbirliği” ifadesinde özetlenebilecek yeni dış politika felsefesi, coğrafî işlevi gibi Türkiye’nin tarihî problemlerini sıfırlama gayretini gerektirmektedir. Bu bağlamda, dış politika yapımının “tarihi tarihçilere bırakalım” ucuzculuğundan kurtarılması gereklidir. Çünkü Türkiye bugüne dek 1915 Olayları için, Ermenistan ve diasporanın “soykırım” iddialarına karşılık reaksiyoner şekilde “soykırım değildir” demenin ötesinde ortaya somut bir tanım koyamadığından siyasî değilse bile entelektüel aurayı kaybetmiş gözükmektedir. Çözüm, tarihî olayları unut/tur/mak değil, konunun her iki toplumca da yapıcı diyalog zemininde açıkça tartışılmasını teşvik ederek ortak hafızanın yolunu açmaktır. Ancak bu sayede, Ermeni sorunu Türkiye için “güvenlik sorunu” olmaktan çıkarken (de-securization); Ermeniler için de “seçilmiş travma”nın rehabilitasyonu sağlanabilecektir. Çünkü Ermenilerce “Büyük Felaket” olarak adlandırılan 1915 Olayları, Osmanlı için de kendi vatandaşlarına uyguladığı tehcir politikası ve sonuçları nedeniyle “Büyük Felaket” olmuştur.
Osmanlı’nın küllerinden doğan Ankakuşu (phoenix) Türkiye Cumhuriyeti, imparatorluk bakiyesi üzerinde “ulus-devlet” modelinde kuruluşu sırasında reddi mirası benimsemiştir. Her ne kadar Cumhuriyetin kurucuları “Osmanlı Paşaları” olsa da, Türk milliyetçiliğini kurgulayabilmek için eski rejim (ancien régime) hakkında bilinçli unutkanlığı (conscious amnesia) tercih etmişlerdir. Dolayısıyla 1915 Olayları, ASALA’nın 1970’lerde Türk diplomatlara yönelik terör saldırılarının sarsıcı etkisine kadar ne Türk hariciyesinin ne de entelijansiyasının dikkatini çekmiştir.
Diplomasinin Başlaması Önemli
Konu 1980’lerde uluslararası arenaya yansımaya başlayınca, daha sonra İngilizce ve Fransızcaya da çevrilecek olan Ermeni Dosyası (Ankara, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1983) Büyükelçi Kamuran Gürün tarafından bu bağlamda ilk ciddi çalışma olarak Dışişleri Bakanlığı için hazırlanmıştır. 1991’de SSCB dağılıp Ermenistan da bağımsızlığını kazandığında, Türkiye diğer Sovyet ardılı Cumhuriyetlerle bu ülkeyi tanıyarak diplomatik ilişkiler kurmuştur. SSCB döneminde Azerbaycan’a bağlı Dağlık Karabağ Özerk Oblastı’nda 1988 başlarında Ermeniler ve Azeriler arasındaki tedhiş eylemleri, SSCB sonrası Azerbaycan ve Ermenistan arasında savaşa dönüşmüştür. Ermenilerin 26 Şubat 1992’deki Hocalı katliamı üzerine Türkiye, Azerbaycan ile dayanışma adına sınırını tek taraflı kapatarak Ermenistan ile diplomatik ilişkilerini kesmiştir. Ancak Türkiye’nin Ermenistan’a karşı nerdeyse yirmi yıldır sürdürdüğü siyasî ve ekonomik ambargo, Karabağ sorununun çözümüne katkı sağlamadığı gibi Ermenistan ile Ermeni diasporasını Türkiye’ye karşı kopmamacasına birleştirirken Batılı mahfillerde de Türkiye’ye karşı kullanılacak bir koz haline gelmiştir. AB Parlamentosunun bu minvaldeki kararları ve AB Komisyonunun hazırladığı İlerleme Raporlarında Türkiye “iyi komşuluk” ilkelerine uymaya çağrılmıştır.
ABD Başkanı Obama’nın Türkiye ziyaretindeki Türk-Ermeni ilişkilerinin normalleştirilmesi yönündeki talebi olarak kristalleşen uluslararası kamuoyu baskısı, Türkiye’yi Ermenistan’la diyalog arayışlarına ivme kazandırmıştır. Uzun ve gizli görüşmeler trafiği ve futbol diplomasisi ile yumuşatılan kamuoyunun ardından İsviçre’nin arabuluculuğu ile hazırlanan Protokoller 10 Ekim 2009’da Zürih’te imzalanmıştır. Protokoller komşu iki ülkenin bugün için donma noktasındaki başta siyasî ve ekonomik ilişkilerini tarihin cenderesinden kurtarmayı hedeflemektedir. Protokollere ön adım olması bakımından 2005’te TBMM tüm partilerin desteklediği bir bildiri ile 1915 Olaylarının araştırılması için ortak bir Tarih Komisyonu kurulması ve karşılıklı olarak arşivlerin açılması çağrısını Erivan’a ve tüm dünyaya iletmiştir. Protokoller Türkiye’nin bu talebini karşılayacak bir komisyonun kurulmasını öngörmektedir. Davutoğlu’nun ifadesiyle böylece iki tarafta da “adil bir toplumsal hafıza” imkânı ortaya çıkacaktır. İkinci adımda 1992’de kesilen iki ülke arasındaki siyasî ve diplomatik ilişkilerin yeniden inşası öngörülmektedir. Üçüncü adım sınırların ticaret ve turizme açılmasına yöneliktir. Karabağ sorunu Protokollerde doğrudan bahsedilmese de imza töreninde AGİT-Minsk Grubunun Batılı Eşbaşkanları Rusya ve Fransa ile ABD ve AB gibi güçlü aktörlerin temsilcilerinin de hazır bulunması, Protokollerin büyük ölçüde Karabağ’daki ilerlemelere bağlı olduğunun uluslararası toplum tarafından da anlaşıldığını göstermektedir.
Ahde Vefa Beklentisi Var
Türkiye, Protokolleri TBMM’ye sevk ettiyse de Azerbaycan ile kriz düzeyine varan ihtilaf ve muhalefetin baskısıyla TBMM’den geçirememiştir. Öte yandan Ermenistan da Protokolleri önce Anayasa Mahkemesine göndermiş, çeşitli yetkili ağızlardan da önce Türkiye’nin protokolleri kendi parlamentosundan geçirmesini beklediğini iletmiştir. Ermenistan Anayasa Mahkemesi Protokolleri onaylamakla birlikte, onama kararına eklediği şerh ile Protokollerin özüne ve ruhuna aykırı bazı yorumlamalar da getirmiştir. Bu da Türkiye ve Ermenistan arasında filizlenmeye başlayan güven ortamını oldukça sarsmıştır. Umut verici gelişme ise, Başbakan Erdoğan’ın özel temsilcisi olarak Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu aracılığıyla Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan’a gönderdiği mektupta “ahde vefa” ilkesi çerçevesinde Türkiye’nin protokollere attığı imzanın arkasında durduğunu iletmesi olmuştur.
Bu mektup Washington’daki Nükleer Güvenlik Zirvesinde Başbakan’ın Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan’la görüşmesinin ardından Obama-Erdoğan görüşmesini de mümkün kılmıştır. Türkiye, dış politikasının selameti açısından, 1915 Olaylarının, her ne suretle olursa olsun, uzun bir süredir parçası olmaya çalıştığı Batı dünyası ile ilişkilerini ipotek altına almasına izin vermemelidir. Bu çerçevede, ABD ve İsveç örneklerinde izlenen büyükelçilerin istişare için merkeze çağrılması, marjinal faydasını kısa sürede negatifleştirmesinin ötesinde, Türkiye’yi uluslararası alanda “mızıkçı” konumuna sokmaktadır.
Türkiye, Ermenistan’ın komşuları ile ilişkilerini güçlendirerek bu ülkeyi işbirliğine zorlayacak yeni diplomatik baskı yöntemlerini ve caydırıcı taktikleri geliştirebilmelidir. Bu amaçla, protokol krizinin çözülmesi için bir yandan Ermenistan ile diyalog arayışlarını sürdürmeli ve bu arayışını protokolün imzalanmasında resimde arkada duran ülkeler ve uluslararası örgütleri de devreye sokarak devam ettirmelidir. Öte yandan Karabağ sorununun çözülmesi konusunda Azerbaycan üzerinden caydırıcı tedbirler konusundaki kartını elinde tutması gereken Türkiye, attığı adımları zedelememek için zorlayıcı diplomasinin imkânlarını gerektiğinde devreye sokmalıdır.
Romantik Milliyetçiliğe Son Verilsin
Türkiye Ermenistan ile geliştirdiği ilişkilerini pozitif yönde katkı sağlamak için diğer ülkelerle işbirliğine açık olmalı, ama zaten bıçak sırtındaki ilişkileri zedeleyebilecek üçüncü ülkelerin tasarruflarına karşı tedbir almalıdır. Dış politikasını üçüncü ülkelerle özdeşleştirerek Ermenistan ile kırılgan ilişkilerine halel getirecek her türlü adımdan uzak kalmalıdır. Bu bağlamda Türkiye’nin Azerbaycan ile dayanışmanın göstergesi olarak Ermenistan sınırını kapatması, zamanla Türk-Ermeni ilişkilerinde iplerin Bakü’de olduğu yönünde çarpık bir imaj doğurmuştur. Kaldı ki; Bakü de Ankara’yı doğalgaz ile tehdit etmekten, topraklarını işgal eden Ermenistan’a destek veren Rusya’ya ziyarette bulunmaktan imtina etmemiştir. “İki devlet tek millet” romantik milliyetçilik adına hoş bir slogan olabilir; ancak özellikle dış politikada sloganlarla değil ulusal çıkarların maksimizasyonu temel hedef olduğuna göre “ulusal çıkarların” mutlaka “ulusalcı” bir yaklaşımla çözümlenmesi de gerekli değildir. Kaldı ki, ABD Dış İlişkiler Komitesindeki oylamada “tek millet” olduğumuz Azeri yetkililer “farklı bir devlet” olarak Türkiye’nin yanında yer almamışlardır. Ezcümle, Türk dış politikası Azeri etkisinden ve Ermenistan dış politikası da diaspora boyunduruğundan kurtarılmadıkça, iki ülke de kendi doğal ilişkilerini geliştiremeyeceklerdir. Bu vesile ile Azerbaycan’ın Türkiye üzerinden Ermenistan ile dolaylı çatışması engellendiği gibi Azerbaycan dış politikası da Ermenistan ile yüzleşebilecektir.
Soykırım Esiri Olmayalım
Türkiye iyi niyetini göstermek için protokollerden bağımsız olarak sınır kapılarını “pilot uygulama” bağlamında belli süreliğine ya da süresiz açabilir. Hatta 24 Nisan öncesinde böyle bir diplomatik jest, Batı’da Türkiye aleyhtarı kampanyaları etkisizleştirecektir. Bu dünyanın en büyük on yedinci ekonomisi ve yetmiş milyondan fazla nüfusu ile Türkiye’nin kendine güvenini ortaya koyarken Ermenistan’da başta Sarkisyan olmak üzere diyalogdan yana olan aktörlerin elini güçlendirecek, Ermenistan dış politikasının diasporadan bağımsızlaşmasını hızlandıracaktır. Büyükelçileri merkeze çağırma, Türkiye’de kaçak çalışan Ermenileri sınır dışı etmeyi dillendirme, ikili ilişkileri askıya alma ve üst düzey ziyaretleri iptal etme taktikleri Türkiye’nin yeni dış politika felsefesiyle uyuşmayan reaksiyoner tepkilerdir. Erdoğan İsveç gezisini en kısa sürede gerçekleştirmeli ve kamu diplomasisine ağırlık vermelidir.
Türk dış politikasını “soykırım esiri” olmaktan kurtarmanın yolu, konunun her platformda özgürce tartışılmasının önünü açmaktır. Türkiye bu olgunluğa sahiptir. Kaldı ki, “enerji koridoru” olma yolunda attığı adımları bu sorun sekteye uğramaktadır. Ermenistan da bu koridorun bir parçası olma ihtimalini “kavgacı profil” nedeniyle kaybetmektedir.
Sonuç olarak, 1915 Olayları gereğinden fazla tarihileştirilmiş, hukukileştirilmiş, siyasileştirilmiş ve insanî vasfından uzaklaştırılmıştır. Türkiye, Ermenistan ile sınırları açmasının ötesinde diaspora ile de diyalog için de aktif çaba harcamalıdır. Siyasî mirasçısı olduğu Osmanlı’nın vatandaşlarına uyguladığı politikalardan dolayı, protokollerde öngörülen süreç başarıya ulaştıktan, ikili ilişkiler normalleştirildikten sonra gerekirse en azından sembolik bir özür beyanında bulunması da mümkündür. İç politikada demokratik siyasetin açılımlarla konsolide olması yönünde ciddi adımların atıldığı bir dönemde, tarihiyle yüzleşmesi Türkiye’yi zayıflatmak bir yana özgüvenini tescilleyecektir. Diplomasinin mahareti, yollar tıkandığında bile açık kapı sunabilmesindedir.
(Prof. Dr. Birol Akgün, SDE Uzmanı), (Doç. Dr. Murat Çemrek, SDE Uzmanı)
(19/04/2010 tarihinde Star gazetesinde yayınlanmıştır.)