ABD ve Rusya arasında imzalanacak olan nükleer silahların azaltılması anlaşması ve 2010 Nisan ayı içinde hem Washington’da hem de İran’da yapılması planlanan nükleer güvenlik konusundaki toplantılar, ülkelerin yeni stratejilerinin belirlenmesi ve küresel dengelerin kurulması açılarından önem taşımaktadır. Özellikle nükleer silah alanında son derece gelişmiş teknolojilere sahip ABD ve Rusya’nın geçtiğimiz yıl süresi dolan START-I anlaşmasını yenilemeleri, hem iki ülkenin ortak stratejileri açısından hem de birbirlerine tehdit algılamalarını azaltmak açısından son derece kritik bir anlaşma olacak.
Nükleer alanda bu gelişmeler yaşanırken, bir türlü çözüme kavuşturulamayan İran’ın nükleer çalışmaları konusu da gündemdeki yerini koruyor. Uzun süredir dünya gündeminde, bir tarafta Batı ülkeleri, diğer tarafta da İran, neredeyse çıkmaza giren bir mücadelenin içindeler.
1 Ekim 2009 tarihinde Cenevre’de, İran ile ABD, İngiltere, Almanya, Fransa, Rusya ve Çin’den oluşan “Altılar Grubu” arasında düzenlenen toplantıda, İran’ın elindeki az zenginleştirilmiş uranyumu Rusya ve Fransa gibi üçüncü ülkelere göndererek bilimsel çalışmalara izin verecek ölçüde zenginleştirmesi ve İran’ın Qum şehrindeki nükleer tesislerini Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na (UAEA) açması kararları alındı. Bu zirveyi izleyen dönemde, İran Qum’daki tesislerini UAEA müfettişlerine açtı ancak elindeki uranyumu üçüncü ülkelere gönderme konusunda herhangi bir adım atmadı.
Batı ülkeleri, dünya kamuoyunun ilgisini çekebilmek için İran’ın nükleer silah yapma ihtimaline ilişkin raporlar yoluyla dünyadaki endişe ve tereddütleri sıcak tutmaya çalıştı. Ancak bu ülkeler, değişken bir dış politika izleyen İran’ı bu şekilde yumuşak müdahalelerle köşeye sıkıştıramayacaklarını anladılar. Bunun üzerine, ABD’den İran halkını dışarıda tutacak şekilde ek yaptırımlar alanında adımlar atacağına dair açıklamalar geldi.
Mali açıdan son dönemlerde zor günler yaşayan İran’a karşı uygulanabilecek en akılcı yol ekonomik kaynak ve kazanımlarına yönlendirilecek müdahaleler olacaktı. Bu bağlamda, geçtiğimiz ay Devrim Muhafızları adına uluslararası projeler yürüten General Rüstem Kasımi’nin mal varlığına yasal olmayan eylemlere destek verdiği gerekçesiyle el koyan ABD, İran’a olan baskıyı artırmak adına önemli adımlardan birini de atmış oldu.
Diplomatik yollarla artık İran’ın nükleer çalışmaları sorununu çözemeyeceğini gören ABD, özellikle Rusya ve Çin gibi nükleer çalışmalar alanındaki yaptırımlara sıcak bakmayan, diğer ülkelerin de bu konuda desteğini alma çabasına germi verdi. Daha önceki yıllarda, BM Güvenlik Konseyi’nde yaptırımlara karşı oldukça sert bir tutum sergileyen Rusya, bu sene ABD doğrultusunda hareket edecek gibi görünüyor. Bu tutumun altında, belki de, Başkan Bush zamanında ortaya atılan Polonya ve Çek topraklarında füze kalkanı kurma projesinin, Başkan Obama tarafından iptal edilmesi de rol oynamaktadır. Ancak geçtiğimiz ay ABD’nin Romanya topraklarına benzer bir konuşlandırma yapacağını açıklaması üzerine, Rusya bu olumlu tutumunu gözden geçireceği tehdidinde bulundu.
Çin tarafına bakıldığında, özellikle Çin’in para birimi Yuan’ın, ABD Dolarına göre daha düşük değerde tutulması ile ekonomik ve ticari bağlamda her iki ülke arasında yaşanan gerilim, en son ABD’nin Tayvan’a 6,4 milyar dolarlık füze satma kararı ve Tibet’in ruhani lideri Dalai Lama ile Obama’nın görüşmesi gibi olaylarla daha da arttı. Karşılıklı olarak atılan ters adımlar arasında, Çin Dışişleri Bakanı’nın İran’a karşı ek yaptırımlar yerine diplomatik çabaların sürdürülmesini yeğlediklerini beyan etmesiyle devam etti. Hem Çin hem de ABD birbirlerine olan ihtiyaç ve bağımlılıklarının bilincinde, bu gerginliği daha fazla uzatmamayı tercih ettikleri içindir ki, önce Çin sonra ABD havayı yumuşatmaya yönelik beyanlarda bulundular.
ABD bir yandan konu ile ilgili Rusya ve Çin’den İran’a ek yaptırımlar konusunda, destek bulmaya çalışırken, diğer yandan Orta Doğu’da İran’ı kendine karşı büyük bir tehdit olarak gören İsrail’in de baskısı altında, bu ülkenin tek başına İran’a saldırı yapma ihtimalini de hesaba katarak hareket etmektedir.
Konuya geniş perspektiften yaklaşacak olursak görünen manzara şudur:
İran ve Rusya arasında aslında çok yakın ticari ve ekonomik ilişkiler mevcut. İran, nükleer tesisleri ve teknolojileri başta olmak üzere, pek çok sistemi Rusya’dan satın alıyor. Ayrıca Rus inşaat şirketleri İran’da çeşitli projeler gerçekleştiriyor. Aynı zamanda Rusya, 2009 verilerine göre, İran’ın ithalatında 4. sırada yer alıyor
[1].
İki ülke arasında parasal açıdan yakın ve bağımlı bir ilişki göze çarpıyor. Öte yandan, sanayileşme devi olma durumuna gelmiş bir ülke için yaşamsal önem taşıyan doğalgaz ihtiyacı açısından, Çin de, İran’la iyi geçinmekte yarar görüyor. Bölgede yapılması planlanan tartışmalı üç doğalgaz boru hattı projesi bulunuyor. Bunlardan IPI boru hattı projesi İran doğalgazının Pakistan üzerinden Hindistan’a kadar ulaştırılmasını amaçlıyor. Son dönemde Çin de bu projeye dahil olmak arzusunda. Bu durum da, İran’ın bölgedeki gücünü artırmaktadır. Bölgede IPI projesine alternatif olarak Amerika’nın da desteklediği TAPI gelmektedir. Bu projenin, Türkmenistan doğalgazını Afganistan ve Pakistan üzerinden Hindistan’a ulaştırması planlanıyor. Özellikle, ABD’nin Afganistan’da var olması da bu projeyi ne denli önemsediğinin ve desteklediğinin açık bir göstergesi olarak görülebilir. Ancak ABD’nin Afganistan’da geçirdiği zorlu günler ve Afganistan Cumhurbaşkanı Hamid Karzai’nin iç siyaset açısından, ABD’ye kafa tutar tavırları TAPI projesini zora sokabilir. Bu iki proje arasındaki rekabet giderek büyümektedir.
Öte yandan, Batı’ya, İran ve diğer Orta Asya Cumhuriyetleri gazının Türkiye üzerinden ulaştırılmasını sağlayacak olan Nabucco projesi var. Bu projeye de, özellikle Rusya, bir tür tekel sağladığı Avrupa pazarını kaybetme korkusuyla karşı çıkıyor. Ayrıca proje fizibilite çalışmaları da gösteriyor ki Rusya olmadan, Nabucco projesini gerçekleştirmek zor olacaktır. Şartlar gösteriyor ki, aslında, İran-Batı yakınlaşması Rusya’nın da işine gelmez. Ancak ABD ile ilişkilerini iyi düzeyde tutmak ve İran’a karşı yaptırımlar konusunda ABD’nin kendisine sunduğu imkanlardan faydalanabilmek için nükleer çalışmalar konusunda İran’a ek yaptırımlara evet diyecek gibi görünüyor. Çin de, ABD ile arasında doğabilecek herhangi bir gerilimin ekonomi ve ticaretine zarar vermesini göze alabilecek durumda değil.
Önümüzdeki günlerde, hem Washington’da hem de İran’da yapılması planlanan nükleer silahsızlanma toplantıları biraz da ülkelerin kendilerine uluslararası destek sağlama çabaları olarak değerlendirilebilir.
Uluslararası ilişkilerde, önceliğe sahip konu ülkelerin kendi çıkarları olduğu için, ABD ek yaptırımlar konusunda destek sağlayabilmek için büyük bir çaba içerisinde. Zira bu şartlar altında, dengeler sürekli değişiyor ve ülkeler de bu değişen ortamda kendilerini korumak için tutum değiştirerek oyunu kendi çıkarları doğrultusunda oynamak istiyor. İşte İran’ın, ABD’nin, Rusya’nın ve Çin’in de asıl yaptığı şey bu. Her ülkenin karşılıklı çıkarı farklı şekilde ve hiçbir ülke birini diğerine tercih etme lüksüne sahip değil. Olumsuz bir davranışın, kendi çıkarları açısından fırsat maliyetinin yüksek olacağının bilincindeler. Bu denli karmaşık ilişkiler içinde çıkmaza giren İran konusunda Türkiye’nin takınması gereken öncelikli tavır kendi uzun vadeli çıkarlarını düşünmek olmalıdır.
(H. Gülin Koçak, SDE Asistan)