Soğuk Savaş’ın bitimine kısa bir süre kala, Sovyetlerin 24 Aralık 1979 tarihinde Afganistan’ı işgal ederek başladıkları macera yüz binlerce insanın hayatına ve yıkılacak bir devlete mal olarak sona ermiştir. Sovyetlerin 15 Şubat 1989’daAfganistan’dan tüm birliklerini çekmesinin ardından, 9 Kasım 1989’da Berlin Duvarı yıkılmış, 1991’de Sovyetler Birliği’nin yıkılması ile de Soğuk Savaş dönemi bitmiştir.
Soğuk Savaşı bitmesi ile artık Sovyetler Birliği ortadan kalkmış ve Varşova Paktı da dağılmıştı. Batı ve NATO’nun düşmanlarının (Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı) ortadan kalkması ile birlikte NATO’nun varlığının meşruiyeti de akıllarda soru işaretlerinin oluşmasına neden olmuştur. Bu dönemde NATO’nun varlığını savunanlar, özellikle ABD ve İngiltere, yeni bir düşman arayışındaydılar. Tam bu sırada 1990 yılında yapılan NATO zirvesinde, İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher düşmanın yeni renginin “yeşil” olduğunu açıklamıştır. Bernard Lewis’in, The Atlantic Monthly dergisinde 1990 Eylül’ünde yayımlanan “The Roots of Muslim Rage” (Müslüman Öfkesinin Kökleri) başlıklı makalesinde işlediği tez de, İslam’ın sadece Hıristiyanlıkla değil, Hıristiyan Dünyası (Christendom) da denilebilecek bütün bir Batı ile kavgalı olduğu üzerineydi.
ABD, 21. yüzyılda kendisine ünlü stratejist Samuel Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” tezini yol haritası olarak almış, dağılan “Doğu Bloku” yerine kırmızı kuvvetler ya da düşman kuvvetler rolünü “İslam Dünyası”na vermiştir. Artık tüm askeri strateji planlama metinlerinde düşmanın rengi “yeşil”dir. Bu strateji ise zaten ABD’nin İsrail’e açık desteği ile özellikle işgal altındaki Filistin topraklarında büyük acılar yaşamakta olan İslam dünyasında ABD’ye karşı hareketleri güçlendirmiş, ABD aleyhtarlığı zirveye tırmanmıştır.
ABD, 11 Eylül saldırısını Japon Kızıl Ordusu üstlendiği halde, Usame Bin Ladin’i sorumlu olarak göstermişti. Çünkü gücü neredeyse tükenmiş eski bir örgüt olan Japon Kızıl Ordusu’nun böylesine organize bir eylemi yapabileceğine ihtimal verilmemekteydi. Kaldı ki bu iddia, ABD’nin yapmak istediği yeni düzenlemeye imkan verecek, gerekli koşulları sağlayacak özelliğe de sahip değildi. ABD’nin kendi çıkarları açısından Suudi Arabistan vatandaşı Usame Bin Ladin, Ladin’in yaşadığı ülke Afganistan ve burada kendisine kucak açan Taliban rejimi çok daha iyi bir düşmandı.
11 Eylül 2001 olaylarından sonra ABD’nin Afganistan müdahalesi ve sonra da NATO’nun Afganistan’a girmesi ve şu an 40 ülke üzerinde askerleri bulunduğu ülkede bir türlü savaşın bitmemesi, Sovyetler Birliği’nin Afganistan işgaline benzer bir sürecin bu ülkede devam ettiğini göstermektedir. Afgan direnişçiler Sovyetler Birliği’ne karşı mücadele verirken, ABD ve Sovyetlere karşı olan Batılılar, dolaylı olarak direnişe yardım etmiştir ve şimdide ABD ve NATO’ya karşı savaşan Taliban’a da dolaylı olarak ABD ve NATO’ya karşı olan güçlerden yardım aldığı düşünülmektedir.
11 Mart’ta Pakistan’a giden Afganistan Cumhurbaşkanı Hamid Karzai, “Biz, Afganistan’ın içinde ABD ve İran’ın veya Hindistan ve Pakistan’ın savaşmalarına izin vermeyiz.” diyerek, Afganistan’daki savaşın sadece Afganların savaşı olmadığına işaret etmiş oldu. Karzai’nin bu açıklamasından önce Kabil merkezinde 3 kişi iki misafirhaneyi hedef almıştı. (3 Mart 2010) Hedef alınan misafirhanelerde Hindistan vatandaşları barınıyorlardı. Saldırı sonucunda 16 kişi ölmüştür ve ölenlerin 9’u da Hindistan vatandaşıydı. Afganistan İstihbarat sözcüsü Seyid Ensari’nin ifadelerine göre; intihar saldırısı Pakistan ordusuna bağlı olan “Leşker-i Tayibe” tarafından gerçekleştirilmiş, saldırganlar kendi aralarında Urdu dili konuşmakta ve misafirhanedeki önemli misafirlerin isimlerini de bilmektedir.
Bu saldırıdan daha önce de 2008’de Hindistan Büyükelçiliği’nin tam karşısında daha da şiddetli bir saldırı gerçekleşmişti.
Afganistan’daki 3 Mart’ta 9 kişi Hindistan vatandaşının ölümünden sonra 5 Mart’ta Hindistan Güvenlik Müsteşarı Şioşenker Menun bu ülkeyi ziyaret etmişti. Ziyaret sırasında Afganistan Cumhurbaşkanı Hamid Karzai ile görüşen Menun, Hindistan’ın Başbakanı Manmohan Singh’in mektubunu Karzai’ye sunmuştu. Mektupta; Afganistan ve Hindistan arasında tarihi dostluğunun ve ikili ilişkilerin geliştirmesi, Hindistan’ın Afganistan’ın yeniden yapılandırılmasında ve bölgenin güvenliği için daha aktif rol oynaması yer almıştı.
Hindistan ve Pakistan arasındaki gerginlik 1947’lerden beri devam etmektedir. İki ülke arasındaki gerginlik sadece bölgeyi değil Avrupa ve ABD’yi de endişelendirmektedir. Afganistan’da barış ve sükûnetin sağlanmasının bu iki ülke için de çözümün anahtarı olduğu düşünülmektedir.
İki ülke geçtiğimiz 63 yıl içinde üç kez savaşmıştı. Bağımsızlığın hemen ardından Keşmir bölgesinin paylaşılmasıyla ilgili anlaşmazlık halen devam etmektedir. Hindistan ve Pakistan arasındaki barış görüşmeleri Hindistan’ın Mumbai kentinde düzenlenen ve en az 160 kişinin ölümüne neden olan terör saldırılarının ardından 15 ay boyunca askıya alınmıştı.
Hindistan ve Pakistan’ın Afganistan konusu ile ilgili tutumu ise, Batılı ülkelerin Afganistan sorununun çözümünde Taliban ile diyalog seçeneğini keşfetmesinin ardından Pakistan'a arabuluculuk rolü için büyük fırsat doğdu. Pakistan'ın bu şekilde Afganistan'da nüfuzunu artırmasından endişelenen Hindistan ise Taliban ile müzakerelere karşı çıkmaktadır.(1)
Bilindiği gibi, Afganistan sorunlarının bitmesinde Pakistan ve İran komşuları arasında en etkili ülkelerdir. İran ile ABD arasındaki gerginliğin sürdüğü bir dönemde, Afganistan’ın başkenti Kabil, son zamanların en büyük siyasi tartışmalarından birine sahne oldu. ABD Savunma Bakanı Robert Gates’i ağırlayan Kabil'de, bir başka sürpriz davetli ise İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad oldu. Ahmedinejad, Kabil'e iner inmez, “NATO, Afganistan'da barışı sağlayamaz” açıklamasını yaparken, Gates ise Ahmedinejad’ın Kabil gezisini, “can sıkıcı bir durum” olarak değerlendirmiştir.
8 Mart’ta Afganistan’a gelen ABD Savunma Bakanı Robert Gates, İran'ın bölgedeki rolüne ilişkin olarak; “İran, Afganistan’da ikili bir oyun oynuyor. İran, bir taraftan Afgan hükümetini yardım ediyor bir taraftan da Taliban’a yardım ederek, ABD ve NATO’nun çabalarını baltalamaya çalışıyor” ifadesini kullanmıştır.
Gates; “Bize karşı düşmanca eylemleri devam ettiği sürece İran’ın, yanıtımızın ne olacağını anlaması gerekiyor” diyerek İran’ı, Taliban’a yaptığı yardımlardan ötürü sert bir dille uyardı:
Gates’in Afganistan’da gelmesinden iki gün sonra, 10 Mart’ta Kabil’de Afganistan Cumhurbaşkanı Hamid Karzai ile görüşen Ahmedinejad; Kabil’de Karzai ile birlikte yaptığı basın açıklamasında “Yabancı güçlerin Afganistan’daki varlığı, Afganistan’daki barışın sağlanması açısından çözüm değil. Çözüm, meşru olan Afganistan hükümeti üzerinden gerçekleşir. İran, Afganistan’ın istikrarının bozulmasında olumsuz rol oynamamıştır. İran, Afganistan halkının ve hükümetinin yanında durmaktadır. Afganistan’da bulunan yabancı askerlerin masrafları senede 100 milyar dolar olduğunu ve bu paranın yüzde 20’si yanı 20 milyar dolara Afganistan’ın hükümetine verildiğin de bu ülkenin bütün siyasi ve ekonomi sorunları çözülür. Onlar buradaki halka ağalık yapmak istiyor ancak Afgan halkı, buna müsaade etmez. Afganistan daha önce de işgallere karşı direndi ve gereken cevabı verdi. Yine gereken cevabı vereceğinden eminim” şeklinde konuşmuştur.(2)
İster ABD ve İran’ın, ister Hindistan’ın ve Pakistan’ın savaşı ve ismi geçmeyen diğer ülkelerin savaş meydanına çevrilmiş Afganistan adeta küresel ve bölgesel güçlerin mücadelelerin deneyim tahtası olmuştur. 1978’lerde bilmemiz gereken en önemli konuda biz Afganlar Afganistan’da kimlerin mücadelesini veriyoruz? Bilinen siyasi ve düşündürücü bir söz gibi, kendi topraklarında savaşanlar iyi bir savaşçı olamazlar. Bu kısa cümle Afganlar için çok anlamlı olup ve konu üzerinde daha düşünmemizi gerekmektedir. Pek çok ülke savaşı kendi topraklarından uzak tutmaları için Afganistan’da yaşanan savaşı devam ettirmeye çalışmaktadır. 30 seneyi aşkın savaştan sonra artık Afganistan’ın Cumhurbaşkanı Hamid Karzai, “Biz, Afganistan’ın içinde ABD ve İran’la veya Hindistan ve Pakistan’la savaşmalarına izin vermeyiz” demesi ne kadar geç olsa da, yine de Afganların bir atasözünün dediği gibi; “balığı ne zaman sudan alırsın tazedir.” Şimdi de Afganların dünyadaki dengeleri iyi izleyip, ona göre geleceğe dönük plan ve program yaparlarsa başarılı olmaları, halkını bu acımasız savaş ve ızdıraplardan kurtarması beklenmektedir.
(Khalilullah RASULİ, SDE Afganistan Uzmanı)
(1) http://www.dw-world.de/dw/article/0,,5286886,00.html.22.03.2010.