Obama’nın ABD devlet başkanı olarak seçilmesinin ardından şekillenmeye başlayan Yeni Afganistan Politikası’nın sınandığı şu günlerde yapılan söz konusu ziyaret; zamanlaması, verilen mesajlar ve bölgesel gelişmelerin gidişatına yapacağı etkileri dolayısıyla önem taşımaktadır.
Ziyaretin zamanlaması açısından, görünürde, 2007 yılındaki bir önceki İran-Afganistan görüşmesiyle benzerlik taşımaktadır. Ahmedinejad o tarihte de ŞİÖ toplantısına katılmak üzere yola çıkmış ve sırasıyla Kırgızistan ve Türkmenistan’ı ziyaret etmişti. Ancak bu kez Taliban’a karşı 11 Eylül’den sonra gerçekleşen en büyük ikinci operasyon (Operasyon Müşterek adıyla) yürütülmekte, Afganistan barış sürecinde Taliban’la askeri mücadele dışında diplomatik müzakerelerin de dikkate alınacağı söylenmekte ve her ne kadar Temsilciler Meclisi, 2011 yılından önce çekilmeyi talep eden tasarıyı reddetse de; ABD’nin Afganistan’dan 2011 civarında çekilmesi üzerine planlar yapılmaktadır.
Ahmedinejad ve heyetinin Kabil ziyaretinin gerçekleştiği haftada, ABD’li iki önemli isim, ABD savunma bakanı Robert Gates ve başkan yardımcısı Joe Biden önemli ziyaretler gerçekleştirmişlerdir. İran heyetinin ziyaretinden sadece bir gün önce, Gates, Afganistan’daki temaslarının ardından ülkeden ayrılmıştır. Gates’in üç gün süren temasları sırasında ‘Taliban’ın kalesi’ olarak adlandırılan Hilmand ve Marcah’daki askeri operasyonun gidişatı, görüşmelerin başlıca konusunu oluşturmuştur. Taliban’la müzakere planının uygulanmaya konulmasıyla birlikte, Gates, Afganistan’daki ABD kuvvetlerinin Temmuz 2011’den itibaren çekilmeye başlayacağı görüşünü yinelemiş ancak bunun için koşulların tatminkâr olması gerektiği çekincesini de tekrarlamıştır.
Bu haftanın başında, Gates; Tahran’ı Afganistan’da ikili oynamakla suçlamış, İran’ın bir yandan Hamid Karzai hükümetine destek mesajları verirken diğer yandan ABD öncülüğündeki NATO askeri harekâtının başarısını baltalamaya çalışmakla suçlamıştı. Söz konusu suçlama özellikle başta Taliban ve El Kaide olmak üzere Batı karşıtı unsurlara destek verme konusunda yoğunlaşmıştı. Bu olayın ardından Ahmedinejad aynı terimi Washington için kullanmış, cumartesi günkü basın toplantısında ABD’nin 11 Eylül saldırılarının ardından dünyaya sunduğu argümanların büyük bir yalan olduğunu ve terörizmle savaşın Afganistan’ın işgali için bir manzeret teşkil ettiğini iddia etmişti. Ahmedinejad’a göre, ABD yönetimi teröristleri silahlandırarak eğitmekte, daha sonra da müdahalesine meşru bir zemin oluşturmaktadır. Geçmişteki İran-ABD sürtüşmesi sonucu, İran, Afganistan’da çözüm için Londra’da gerçekleştirilen konferansa da katılmayan tek komşu ülkedir.
Bush Doktrini ile Şer Ekseni (Evil of Axis) yakıştırmalarına konu olan İran yönetimi, İran silahlarını Taliban’a satmakla suçlanıyordu. İran tarafı ise Sünni unsurlara destek verdiği suçlamalarını her fırsatta reddetmiştir. Eski başkan Bush’un 2002 yılında Beyaz Saray’da düzenlediği basın toplantısında “İran’ın Afganistan konusunda olumlu etkisinin olup olmadığını yakından takip ediyorum” sözlerine karşılık, başkan Karzai ise İran’ı Afganistan’da çözümün bir parçası ve dostane olarak nitelemişti.
Taliban ve El Kaide hareketlerinin Sunni unsurların liderliğinde olması bir yana, Rabbani yönetimini devirerek Kabil’de yönetimi ele geçiren Taliban, Şii İran’a karşı duruşuyla bilinmekteydi. Dokuz İranlı diplomatın ‘ajan oldukları’ gerekçesiyle Taliban tarafından öldürülmelerinin ardından, Afganistan-İran ilişkilerinde tansiyon yükselmiş ve iki ülke savaşın eşiğinden dönmüştü. Ancak Taliban yönetiminin 2001’de sona ermesinin ardından, Afganistan-İran ilişkilerde gözle görülür düzelme yaşanmıştır. Hatta Washington ve Tahran, tarihte örneği ender görülen bir hamle yaparak, karşılıklı düşmanlığı bir yana bırakıp Taliban ve El Kaide’ye karşı stratejik ittifak yapmışlar, Washington doğrudan savaşın bir tarafı olurken, Tahran da, Taliban karşıtı Kuzey İttifakı güçlerinin eğitilmesi, silahlandırılması ve mali açıdan desteklenmesi konularında aktif rol almıştı.
ABD ile yaşadığı ihtilafa rağmen Tahran, Afganistan ile çok yönlü ekonomik ve siyasi bağlar tesis etmiş, doğu sınırının güvenliğini sağlayabilmek, stratejik derinlik yaratabilmek ve geçmişte yaşadığı göçmen istilası gibi durumlarla tekrar karşılaşmamak için işbirliği yolları aramıştır. Tahran’ın Afganistan politikası çok yönlü bir açılım halindedir: Bir yandan Kabil’deki Karzai yönetimi ile iyi ilişkilerin tesis edilmesine önem verilirken, diğer yandan Şii etnik azınlıklar-Hazaralar, Özbekler ve Tacikler- üzerinde etkili olmanın yollarını aramaktadır. Afganistan başkanlık seçimleri sırasında Karzai’nin en büyük rakibi olan Abdullah Abdullah’ın da bu kesimden oy aldığını hatırlamak gerekir. Bugünde Afganistan’ın batı bölgelerinde (İran’a komşu topraklar) yaşayan Şii etnik gruplarla İran arasında, özellikle ekonomik açıdan bağımlılığın yarattığı bir ortamda, İran etkisini görmek mümkündür.
Toplantının ardından Ahmedinejad, Karzai ile verdiği basın konferansında; yabancı askeri varlığın Afganistan’da barışı sağlamak için ülkede kaldığını reddetmiş ve İran siyasetinin Afgan halkını ve hükümetini ve ülkenin yeniden inşasını her şekilde desteklemek olarak açıklamıştır. Toplantıda sessiz tutumuyla dikkat çeken Karzai’nin, Ahmedinejad kadar rahat davranamamasında, Afganistan siyasetine etkide bulunan tüm tarafların merkezi hükümeti yoğun baskı altına almasının rolü büyüktür. İngiltere dışişleri bakanlığı sekreteri David Miliband’ın Karzai’yi siyasi bir çözüm bulma konusunda yetersiz bulması ve askeri operasyonların tek başına yeterli olmayacağını ifade etmesi bu durumun somut bir örneğini teşkil etmektedir. Miliband aynı zamanda Afganistan’ın komşularının tam desteğinin de barış süreci için sahip olduğu öneme de değinmiştir. (İran-ABD ilişkilerindeki soğukluk ve son zamanlarda Pakistan’ın takındığı Batı karşıtı üslubu, Miliband’ın taleplerinin önündeki engeller arasındadır.)
Karzai, Taliban temsilcilerini ilkbaharda gerçekleştirilmesi planlanan barış konferansına davet edilmesini teklif etmiş ancak ABD’li resmi görevliler bu tür bir organizasyon için henüz çok erken olduğu yönündeki görüşlerini Karzai’ye iletmişlerdir. Anlaşılan o ki, Karzai’nin sürekli dillendirdiği ‘Taliban’la barış’ söylemi ABD’li kesimlerce farklı biçimde algılanmaktadır; ABD yönetimi 2011 tarihini geri çekilme olarak göstermelerine rağmen yakın bir dönemde 30 bin ek asker göndermişler, asker sevkiyatı kararının ardından Hilmand eyaleti ve Marcah bölgesine operasyon başlatmışlardır. Bu noktada anlaşılması gereken, ABD’li temsilcilerin mevcut konjonktürel ortamda herhangi bir müzakereye sıcak yaklaşmadıkları, aynı zamanda Taliban’ın büyük bölümüne silah bıraktıramayacakları için, militanların askeri yenilgiye uğratılarak hareket ve tercih serbestîlerinin önünü tıkaması hesaplanmaktadır. Bu şekilde Taliban gücünü kaybederek hem Afganistan siyasetinde etkin bir rol üslenmesinin önüne geçilecek, hem de El Kaide gibi radikal örgütlenmelerle kurduğu organik bağlarını sonlandırmak durumunda kalacaktır.
Taliban etkisinin sona ermesi ve El Kaide’nin ülkeden ayrılmasıyla ABD’nin 100 bin civarındaki masraflı kuvvetini ülkede barındırması için somut gerekçesi ortadan kalkacak, böylece gerek askeri maliyetleri vergileriyle besleyen Amerikan halkı, gerekse de küresel ekonomik kriz altında ezilen Amerikan ekonomisi kısmen de olsa rahatlayacaktır. ABD’nin planlarının gerçekleşmesi halinde Afganistan’ın ABD için yumuşak gücün kullanılarak etki altında tutulabildiği bir coğrafya ve sert güce ihtiyaç duyulduğunda askeri üslerini kullanıma açan ‘müttefik bir ülke’ haline gelmesi ihtimali doğmaktadır.
Görüşme sırasında Karzai, ülkesinin topraklarının İran’a karşı olumsuz hiçbir faaliyette kullanılmaması için çabalayacağının teminatını vermiştir. Ahmedinejad ve heyetinin ziyaretiyle vurgulanan bir diğer konu da terörizm ve uyuşturucu trafiğine karşı çok taraflı istihbari işbirliğidir. Cundullah örgütü lideri Abdülmalik Rigi’nin yakalanmasıyla ortaya konan işbirliği, ziyaret sırasında Ahmedinejad tarafından dile getirilmiş ve terörizmle mücadele bağlamında bir örnek teşkil ettiğine dikkat çekmiştir. Bu olay İran basınında geniş yankı bulmuş ve İran istihbarat örgütünün, CIA ve diğer batılı istihbarat örgütlerine karşı kazandığı büyük bir zafer olarak yorumlanmıştır. (İran, Cundullah’ın ABD eliyle desteklenen bir terör örgütü olduğu tezini savunmaktadır.)
İran ve Afganistan’a komşu olan Pakistan; bugüne kadar Afganistan’da stratejik derinlik kazanması bağlamında en önemli fırsatı yakalamış olduğunun farkındadır. ABD de, Afganistan-Pakistan işbirliğinin, Afganistan’ın geleceği üzerinde büyük etkide bulunacağının bilincinde olarak, söz konusu işbirliğini desteklemektedir. Buna rağmen Pakistan, bir yandan ABD’nin afganistan’ı yeniden yapılandırma planlarında bir aktör iken, Hindistan’a karşı elini güçlendiren en büyük stratejik işbirliği yapmasına olanak tanıyan Çin ile de ilişkilerini rayından çıkarmamak için çabalamaktadır. ABD stratejileri, Asya’nın yükselen gücü Çin’i yakından takip etmekte ve çoğu durumda bu yükselişi kendisine dönük bir tehdit olarak algılamaktadır. Bush döneminde Hindistan ile kurulan stratejik ortaklığın aksine, Obama yönetimi Çin’i de etki altına almayı amaçlayan bir strateji benimse de, bu stratejide şu ana kadar beklediği somut meyveleri elde edememiştir; Tayvan’a silah satışı, Tibet’in ruhani lideri Dalay Lama’nın ziyareti, ticari rekabet ve google krizi gibi pek çok meselede Çin ile çıkarları çatışmaktadır.
Pakistan genelkurmay başkanı Asfak Kayani, Kabil ziyareti sırasında Afgan ordusunun Pakistan tarafından eğitilmesi teklifi öne sürülmüştür. Pakistan’ın stratejik rakibi Hindistan da, Afganistan’ın yeniden yapılandırılmasında etkin rol oynamak ve Afgan ordusunun yetiştirilmesine de katkıda bulunmayı istemektedir. ABD’nin bu bağlamda Pakistan’dan yana destek çıkması, NATO genel sekreteri Rasmussen’in ‘Müslüman ülkelerin Afganistan meselesine eğilmesini’ dile getiren önerisiyle birlikte düşünüldüğünde, Hindistan cephesinde derin bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Pakistan 1979’dan itibaren bugünkü Taliban’ın bel kemiğini oluşturan mücahid hareketine vermiştir ve Afganistan’da Taliban’ın yeniden etkinlik kazanmasında büyük payı olduğu düşünülerek, eleştirilmektedir. Son dönemde ABD baskısı karşısında geri adım atan Pakistan, Taliban hareketine karşı operasyonlar yürütmekle kalmayıp, örgüt yönetiminde etkin olan kimi isimleri de yakalamaktadır. Molla Ömer’den sonra Taliban yönetim kademesindeki ikinci isim olduğu iddia edilen Molla Gani Birader de bu isimler arasındadır.
Sonuç olarak; Ahmedinejat’ın Temmuz ayındaki son seçim zaferine gölge düşüren hile iddiaları ve İran’da muhalefet hareketine Batı desteği verildiği iddialarına dayanan söz düelloları ardından, İran’ın Afganistan konusunda Batı dünyası ile işbirliği yapma ihtimali şu an için zayıf görünmektedir. Uluslararası medyada İran, bugünlerde daha çok nükleer faaliyetleri ve bunun oluşturacağı tehdit komplolarının çarpışması biçiminde yer almaktadır. Afganistan ise farklı aktörlerden gelen baskılarla karşı karşıyadır: İran’ın sağlayacağı maddi ve siyasi yardımlara ihtiyacı olduğu kadar, ülkenin güvenliğini sağlamak için de ABD ve NATO güçlerine dayanmak zorundadır.
Bu bağlamda Karzai hükümeti de, her iki tarafın da kendisine sağlayacağı olanaklardan, birini diğerine tercih etmeden, istifade etmek durumundadır. İran, Afganistan barış sürecine olumlu etkide bulunabilir ve bölgesel meselelerin çözümüne aktif rol alarak katkıda bulunabilir. Ancak İran’ın Afganistan’da olumlu rol üstlenmesinin önündeki en büyük engel, Batı karşıtı retoriği ve uluslararası kamuoyunun gündemini gereğinden fazla meşgul eden nükleer çalışmalarıdır. Kısa ve orta vadede aşılması zor bu iki problemden dolayı İran’a şu seçenek sunulabilir; Afganistan-İran arasında geçmişten kaynaklanan gerilimlerin daha sonra çözülmek üzere ötelenerek, ikili ticari, ekonomik, kültürel, sosyal alanda işbirliği yapılması ve Pakistan’ın da Afganistan’daki etkisi göz önünde tutularak bölgesel işbirliği platformunun oluşturulması düşünülebilir.
(Ali ERTAN, SDE Asistanı)