Bu yazıda zihniyetten kastımız epistemolojik (bilgi felsefesine yönelik) temellendirmelerdir. Bundan hareketle demokratik zihniyet, karşıt anlamından da otoriter zihniyet açıklanacaktır. Ayrıca Anayasa Mahkemesi'nin yargı reformunun dile getirilmesinde etkili olan bazı kararları ile irtibat kurulmaya çalışılacaktır.
Demokratik Zihniyet
İnsanoğlunun var olduğu günden bu yana en önemli çabası dış gerçekliği anlamlandırma çabasıdır. Bu merak ve anlamlandırma gayreti insan zihnini dış gerçeklikle karşı karşıya getirmektedir. Acaba süje ve obje arasındaki ilişkinin yönü ve niteliği nasıldır? Kant’a göre bilgi akımı rölatif karşılıklılık şeklindedir. Bu da bilebilirlik açısından rasyonel olarak algılama anlamına gelir. Dış gerçekliğin rasyonel olarak anlamlandırılması ise göreceli bir filtrelemedir. Yani insanoğlu dış gerçekliği kendi akli kategorizasyonuna göre filtreler. Bu önermeden bilebilirlik açısından iki çıkarımda bulunmak mümkündür: İnsan bilebilirlik açısından haddini bilmelidir (filtreleme), insanın bilgisi rölatiftir (akli kategorizasyon). İşte insanın sözkonusu aczi ve göreceliliğinin doğal uzantısı plüralizmdir. Başka bir deyişle demokrat zihniyet kaçınılmaz olarak çoğulcudur. Kimsenin bilgisinin insanları aşan bir meşruiyete sahip olmaması nedeniyle, mümkün olduğunca çeşitli bilgi üretimini desteklemek ve korumak gerekmektedir.
[1] Dolayısıyla hiç kimsenin tekeline alamayacağı doğruların bir arada yaşayabileceği ortam tesis edilmelidir. Karar alma mekanizmaları da bilgi renkliliğine göre şekillenmelidir. Bu da azınlıkta da olsa her fikrin dile getirilebileceği kanalları gerektirir. Böylelikle bireyler birbirini anlama, eleştiriler ile fikri derinleşme imkanını elde edebilecek; alınan karar daha uygulanabilir olacaktır. Bireyin kendi doğrularına rağmen başkalarının doğrularına katlanması gerekir. Bu da insanın başkalarına doğrularını dayatmamasını gerektirir. Aklen ikna ve telkin yolu ise toplumsal diyalog bağlamında şüphesiz ki açıktır.
Otoriter Zihniyet
Otoriterizmin zihniyet bazında epistemolojik temellerini, insan zihni karşısında maddi olguya onu tabulaştıracak kadar değer vermede bulabiliriz. Bunu da insanın dış gerçekliği anlamlandırma çabasında dış gerçekliğin olgu bilgisini esas alıp o bilgiye en çok ulaşmış zümrenin kendine muallimliği vazife bilmesi, bu gerçekliği zihni yeterliliğinden kuşku duyduğu kitlelere açıklama ve gerekirse dayatma gayreti şeklinde açıklayabiliriz. Demokrat zihniyetin aksine otoriter zihniyette esas olan dış gerçeklik olup insanlara göre değişmeyen değerler esastır. Örneğin Marks’a göre üretim araçlarının mülkiyeti eksenli ekonomik yapı alt yapıdır ve hukuk, siyaset gibi üst yapıları belirler. Bu ekonomik dış gerçekliğin bilgisine en çok sahip olanın kararları esastır. Kuşkusuz böyle bir siyasi yapıda bireylerin siyasal katılımı da resmi ideolojiyi hayata geçirme adına kitlelerin seferber edilmesi (mobilization) ile sınırlı kalacak, rölatif bilginin gerektirdiği nötr ortam sözkonusu olmayacaktır. Özet olarak, insanın bilebilirliği açısından maddeyi ilahlaştıracak kadar merkezde tutması; acizliğini ve rölatif bilgiyi reddetmesine neden olacak; tektipçi bir model doğuracaktır (totalitarizm).
Cumhuriyet tarihine bakıldığında başta anayasal mevzuat, uygulamalar ve kurumlar bağlamında otoriter bir zihniyetin yansıması görülmektedir. Türkiye’de hususen tek parti döneminde hâkim olan ve bugün de yansımaları olan ideolojik zihniyeti anlamlandırma adına otoriter zihniyeti yadsımamak gerekir. Sözkonusu zihniyetin katılığında olmasa da aynı doğrultuda bir zihniyet ile karşı karşıya bulunmaktayız.
Türkiye’nin gelişimini engelleyen en önemli etkenlerden biri, belli başlı ‘doğuların’ dayatılması ile ilerleme yanılgısıdır. Fazla da geriye gitmeden ideolojik manifestosu, kurumları ve uygulayıcıları ile 1982 Anayasası ortadadır. Siyasetin hareket alanını yargı bürokrasisi ve askeri bürokrasi ile sınırlandıran bir anayasa, temel hak ve özgürlüklerden fazlaca sınırlarına yer veren bir ‘amayasa’ ve otoriter zihniyetli üstün yorumcuları...
Bu zihniyetin en önemli ürünlerinden biri laikliğin pozitivist ve dayatmacı bir yorumu olan ‘laikçilik (laisizm)’ kavramıdır.
Sami Selçuk'a göre laikçilik, “Descartes'ın akılcılığıyla A. Comte'un bilimsel bir kilisenin temellerini atan pozitivizmi”ni birleştiren “katı bir ideolojidir”.[2] Laikçi anlayış din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasını yeterli görmemektedir. Laikçilik, laikliğin başta ifade ettiğimiz zihniyet doğrultusunda bir dış olgu olarak ‘tek doğru’ anlamı ve ‘dayatılması’dır. Yani kamu gücüyle laik bir toplum ve birey yaratmayı amaçlar. Diğer bir deyimle bireylerin düşünce ve davranışlarına dinsel değerlerin değil, rasyonel, bilimsel, pozitivist bir zihniyetin hakim olmasını amaçlamaktadır. Böyle bir anlayışta din olgusuna sadece bireylerin vicdanlarında ve mabetlerde meşruluk tanınmakta, onun sosyal tezahürleri ve kamusal görünürlüğü (public visibility) reddedilmektedir.[3] Mesela Anayasa Mahkemesi’nin 1989 yılındaki ünlü ‘türban’ kararında bu yönde bir tanımlama görmekteyiz. Yüksek mahkemeye göre “... Hukuk devleti, hukukun üstünlüğü ilkesi gücünü laiklikten almış, milliyetçilik ilkesi laiklikle tamamlanmış, Türk Devrimi laiklikle anlam kazanmıştır”, “Gerçekte laiklik din-devlet işleri ayrılığı biçiminde daraltılamaz...”, “Laik düzende din, siyasallaşmadan kurtarılır, yönetim aracı olmaktan çıkarılır, gerçek, saygın yerinde tutularak kişilerin vicdanlarına bırakılır. Böylece, siyasal yaşamın dayanağı bilim ve hukuk olur” (E. 1989/1, K. 1989/12, 7.3.1989, AMKD, Sayı 25, s. 144-148).
Anayasa Mahkemesi aynı zihniyetle oluşturduğu içtihatlarından biri ile her ne kadar Anayasa’da açıkça yasaklansa da (AY m.148-1), anayasa değişikliklerini esastan denetleyebilmektedir (E. 2008/16, K.2008/116, 5.6.2008). Bunu yapma gerekçesi de oldukça basittir: İlk üç maddenin dolaylı olarak değiştirilmesi. Böyle bir değişim nereden çıkmaktadır? Bu da hiç kuşkusuz ideolojik manifestonun otoriter bir yorumundan başka bir şey değildir.
Anayasa Mahkemesi'nin anayasa değişikliklerini bu biçimde denetleme yoluna gitmesi, Anayasa'nın 2. maddesinde yer alan “toplumun huzuru ve adalet anlayışı”, “Atatürk milliyetçiliği” ve “Başlangıç'ta belirtilen temel ilkeler” gibi, içerik bakımından belirsiz, son derece keyfî yorumlara açık dayanaklar üzerinden yetki alanını genişletmesi ve böylece Türkiye demokrasisini dar bir cendereye hapsetme ihtimalini ortaya çıkarmaktadır.[4]
Anayasa Mahkemesi’nin sözkonusu zihniyetle oluşturduğu bu ve benzeri nitelikteki içtihatları siyasi iktidarı tedirgin etmektedir. Çünkü Anayasa Mahkemesi bu zihniyeti ile yargı reformu ile ilgili gerekli ve ivedi anayasal revizyon karşısında tehdit olarak durmaktadır. Hatta Mahkeme Başkanı Haşim Kılıç konu ile ilgili tedirginliğini “Korkum, bu yargı reformu ve Anayasa değişikliğinin de bize geleceği yönünde” şeklinde ifade etmiştir.[5] Ana muhalefetin daha değişiklik önerileri ortaya bile çıkmadan Anayasa Mahkemesi’ne gideriz demesi de bu tedirginliği pekiştirmektedir.[6] Kısacası ideolojik manifestonun klişe bir otoriter yorumu ile Anayasal revizyon mümkün olmayabilecektir.
Sözkonusu tehdit ve olumsuz tecrübeler reform konusunda zihniyet reformunu en başta gerekli kılmaktadır. Aksi halde her ne kadar demokratik de olsa bir reform otoriter bir zihniyetin elinde ‘deform’ haline gelebilecektir. Bu da hiç kuşkusuz demokrasiyi içselleştirmeyi gerektirmektedir. ‘Öteki’yi doğrularıyla kabullendiğimiz zaman: “Cumhuriyetin nitelikleri- Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.” (AY m.2) manifestosu anlamını bulacaktır.
(Asım Yıldırım, SDE Asistanı)
[1] Etyen Mahçupyan, İdeolojiler ve Modernite: Bir Demokrat Manifestoya Doğru, Patika Yayınları, İstanbul, 1996, s.32.
[2]Sami Selçuk, Demokrasiye Doğru, Ankara, 1999, s. 52.
[3] Ergun Özbudun, Türkiye’nin Anayasa Krizi, Liberte Yayınları, Ankara, 2009, s.158.
[4] Levent Köker, Bir hazin gerekçe, Zaman, 23 Ekim 2008, Perşembe.