Şu anda Çad, Kongo, Kenya, Yemen, Somali ve Sudan’da milyonlarca Afrikalı bu durumda yaşamaktadır. Kendi ülkesinde yaşanan iç çatışmalardan ya da göreceği kötü muameleden kaçıp başka bir ülkeye sığınanlar uluslararası hukuka göre ‘göçmen’ olarak tanımlanmakta ve uzun süre uluslararası sistemin koruması altında yaşamlarını sürdürmektedir. Ancak benzer sebeplerle kendi ülkesi sınırlarında yerinden edilen kişiler ise, başka bir ülke sınırlarını geçemediği için bu uluslararası koruma sisteminden yararlanma şansı bulamamaktadır.
Dünyanın en fakir ülkelerini barındıran Afrika, petrol, elmas, altın, platinyum, bakır, kobalt, uranyum, tropikal yiyecekler kereste gibi doğal zenginliklerin de kaynağıdır. Petrol zengini Arap dünyasının 19. yüzyıldan itibaren başına gelenler, çok önceleri Afrikalıların hem de çok daha şiddetli bir şekilde karşısına çıkmıştır.
15. yüzyılda Batılı ülkelerce gidilen ve adına coğrafi keşif dedikleri işgal ve sömürge dönemi boyunca ölçüsüzce mağdur edilen Afrikalılar, bu durumdan günümüzde çok da kurtulmuş değildir. Baktığınızda, eski sömürgelerin halen sömürenlerle yakın ilişkileri olduğu görülmektedir. Yöneten sınıfı diliyle, diniyle, kültürüyle, yaşam tarzıyla kendisine benzetmekte usta Avrupalılar, bir taraftan dedeleri adına Afrikalılardan özür dilerken diğer taraftan Afrika’yı kendi başına bırakılamayacak bir hazine olarak görmeye devam etmektedir.
Sadece doğal zenginliğe dayalı ekonomik bir hayat, sosyo-politik hayatı da sürekli risk altında tutmaktadır. Zira, zenginliğin tabana yayılmadığı, küçük bir elit zümre tarafından Avrupalı şirketlerle paylaşıldığı bir ülkede hayatından memnun olmayan çoğunluğun her an silahlı direnişe geçmesi an meselesidir. Diğer taraftan, muhalif liderlerin ve darbeci askerlerin sıranın kendilerine gelmesini bekledikleri bir iklim yaşanmaktadır Afrika’da.
Türk kamuoyu Afrika’yı çok yakından tanımasa da Ruanda’da yaşanan soykırımın unutulması mümkün değildir. BM’nin sınıfta kaldığı bu soykırım nedeniyle 100 gün içerisinde 1 milyona yakın insan katledilmiştir. Raunda Devlet başkanı ölüm timlerinin Fransız subaylarca eğitilip silahlandırıldığını belirtmektedir. Afrika’daki çatışmaların en önemli karakteristiği şiddetin her türlüsünü bünyesinde taşımasıdır. Diktatörlüklerin, yolsuzlukların ve adaletsizliklerin yaygın olduğu bu topraklarda kalaşnikoflar ekmekten daha ucuza satılmakta ve daha kolay bulunabilmektedir.
İç çatışmalar yüzünden yerinden edilen insanlara el uzatmak ve bu insanların az da olsa yaralarına merhem olmak adına hayata geçirilmeye çalışılan Kampala Sözleşmesi elbette ki önemli bir adımdır. Bu alanda ilk uluslararası belge olma özelliğini Sözleşmenin yürürlüğe girmesi için toplam 15 ülkenin onay vermesi gerekmektedir. Onay sürecini tamamlayarak bu yolda ilk adımı atan ülke Uganda olmuştur.
Sorunun uluslararası boyutunu göz önüne aldığımızda, sanayileşmiş ülkelerin iştahını kabartan doğal zenginliklerin, çatışmaların ölümcül gücünü temsil eden ateşli silahların ve sömürge döneminden itibaren özel ilişkilerini(!) korumak isteyen Batı’nın Afrika’nın geleceğini etkilemeye devam edeceği görülmektedir.
(Ömer Ersoy, Araştırmacı)