BAŞBAKAN YARDIMCISI VE DEVLET BAKANI CEMİL ÇİÇEK'İN İKİNCİ GÜN AÇILIŞ KONUŞMASI'NIN TAM METNİ AŞAĞIDADIR
Cemil Çiçek: Çok değerli katılımcılar, çok değerli konuklar, sevgili basın mensupları hepinizi saygıyla selamlıyorum. Evvela böylesine seçkin bir topluluğa hitap etme imkanı bulduğum için büyük bir memnuniyet duyuyorum. Bu organizasyonu gerçekleştiren arkadaşlarımıza ve siz değerli katılımcılara teşekkür ediyorum. Bu toplantı gerçekten önemli bir toplantı. Keşke vaktim olsaydı dünden itibaren konuşmacı değil dinleyici olarak katılabilme fırsatım olsaydı. Belki bir çok yönden eksikliğimizi de bu toplantı vesilesiyle görme imkanımız olurdu. Katılımcılara baktığımızda gerek konunun pratiğini yapmış gerek akademisyen olarak görev yapan insanlar, dolayısıyla bir ortak akıl toplantısı olarak değerlendirilebilir.
Bu toplantı önemli, evvela zamanlaması önemli. Eskiden yargıyla ilgili toplantılar yılda bir, ay ve güneş tutulması gibi ya yapılır ya yapılmazdı. Adli yılın açılışında Yargıtay Başkanlarının konuşmaları tartışılır ve gündem eski haline dönerdi. Şimdi sadece Ankara’da ve sadece yargı yılının açılışında değil birçok ilimizde ve hatta ilçemizde bu konuda sayısız toplantı ve çalışma yapılıyor. Son birkaç aya baktığımızda bu konunu tartışılmadığı televizyon kanalı, programı yok. Zaten ortada bir sorun var ve bu sorun çözülmek isteniyorsa toplumsal bir talep haline getirilmelidir.
Türkiye’nin bir kısım sorunlarının çözülememesinde siyasi irade eksikliğine vurgu yapılır. Bu belli ölçüde doğrudur. Ama köklü sorunlar toplumsal talep haline gelmelidir. Entelektüel sorunlar olunca kamuoyu bunu unu kuru tuzu kuruların yaptığı görüş olarak değerlendiriyor. Siyasi irade neden önemli konular dururken bunlarla uğraşıyor deniyor. Son zamanlarda yargı konusu, hukukun üstünlüğü konusu üzerinde durulması, entelektüel talebin toplumsal talep haline gelmesi önemli bir fırsatı önümüze koyuyor. Bu nedenle bu başlık altında dünden beri tartışılan konuların bilinmesi gerekir ki halkın sorunlarının çözümünde vazgeçilmez konular haline gelmiştir. Bunu halka da anlatmak lazım.
Yargı konusunu biz bu güne kadar iki eksiği ile tartışıyoruz. Daha çok kurumsal değerlendirmeler ve kurumların uygulamaları ile ilgili değerlendirmeler oluyor. Bunlar doğrudur ama eksik olan şey şu Türkiye kalkınma çabası içerisinde olan bir ülke. Çok çalışmamız gayret sarfetmemiz gerekiyor. Bu da yatırımdan geçiyor. Türkiye gelişmiş ülkelerle arasındaki mesafeyi kapatabilmesi için her sene yüzde 7 büyümeli. Halbuki Türkiye’nin tasarruf imkanlarına baktığımızda bu ortalama yüzde 5 civarında kalıyor. En az yüzde 2 açık var. Bu ise yabancı sermaye ile kapatılabilecek bir açıktır. Yabancı sermaye de şuna bakıyor: bir ülkede güvenlik ve istikrar var mı? Hukuki güvenlik, hukuki istikrar var mı? Yatırımcıların Türkiye’ye gelip de Hazine’den sonra uğradığı ikinci veya üçüncü yer Adalet Bakanlığıdır. İster mevzuat ister uygulama olarak bu güven verilemiyorsa yabancı sermayede tereddütler hasıl oluyor. Birçok zengin ülkenin yatırım yeri aradığı şu zamanda Türkiye bu güveni ne kadar fazla verirse o kadar iyidir. Yani yabancı sermayenin kaçışında hep bürokratik engellerden bahsediyoruz ama işin bu yönü gözden kaçıyor.
Türk yargısının ikinci bir misyonu daha var. Artık ülkelerin itibar sıralamasında hukukun üstünlüğü insan hakları konusu öncelikli bir konudur. Bu sıralamalarda en önemli göstergelerden bir tanesi yargının uygulamalarıdır. Artık insan hakları konusu bir iç hukuk konusu olmaktan çıktı. Uluslararası hukuk alanına girmiştir. Devlet olarak biz bunu belli ölçüde kabul ettik. Anayasanın 90. maddesini değiştirdik. İnsan haklarına ilişkin usulüne göre yürürlüğe giren uluslararası sözleşmeler kanunlardan önce gelir dedik. Dolayısıyla sözleşmeyle kabul ettiğiniz bu kurallara rağmen yargı uygulamaları ters düşüyorsa artık bu konu önemli hale gelmiştir. Türkiye’nin imajı açısından, dış politika açısından en önemli meselelerden biri hak ve özgürlüklerle alakalı yargı kararlarıdır.
Bu tartışmalarda yeterince üzerinde durulmayan bir mesele de şudur: yasal düzenlemelere ağırlık veriliyor. Toplumumuz çözümlerin kanun çıkararak çözüleceğini sanıyor. Her işi kanunla çözmeye çalışıyoruz. Bu da bazı sorunları çözümsüz hale getiriyor. Yargı reformu ile de alakalı gerekli anayasa, kanun değişiklikleri olacaktır ancak yargı reformu bana kalırsa insan reformudur. Şekli düzenlemelerden ibaret değildir. Çünkü yasalara hayat verecek insanların sorunları çözmesi, mantalitesiyle alakalıdır. Bunun için burada hukuk eğitimi önemlidir. Toplumda kutuplaşma varsa, benden olan haklı anlayışı varsa şekli düzenlemeler sorunu çözmez. Onun için hukuk meselesi size göre bana göre olmaktan çıkarılmalı kendi yerine oturtulmalı.
Şüphesiz bu konuda hukuk eğitimi önemli. Ben eski görevimde eğitimin 5 yıl olması için uğraştım. Sınavlardan, sonuçlardan biliyoruz. Zabıt katibi kadar bilgisi olmayan diplomalılar var. Bunlar uygulamacı olunca bir sürü sıkıntı doğuyor. Onun için hukuk eğitimi 5 ise 5, 6 ise 6 yıl olmalı. Kanun adamı değil hukuk adamı yetiştirilmelidir. Sadece kanunları uygulayan hukuk üretemeyen, dış dünyadaki gelişmeleri takip edemeyen bir uygulama içerisinde istenilen sonuç elde edilemez. Hukuk felsefesi, sosyolojisi okumadıysa; anket usulü ile sınıf geçiliyorsa, Türkçe kullanımını bilemiyorsa kanuni düzenleme ile neyi halletmiş olacağız. Halbuki hukukçular o ülkenin dilini en çok kelimeyle kullanan insanlardır. Siz araştırma kurumusunuz. Öneride bulunmuş olayım. Bizde karar kaç kelimeyle yazılıyor, Fransızlar kaç kelimeyle yazıyor? Büyük farklar göreceksiniz.
Bir toplumdaki zihinsel dönüşümün öncüsü yargıdır ve yargı olmak mecburiyetindedir. Dünyada bir zihinsel değişim var yargı buna öncülük etmek durumundadır. Biz insan hakları sözleşmesini kabul etmişiz ama çıkan kararlarda buna yeteri kadar vurgu yapılamıyorsa demek ki biz onu şeklen kabul ettik ama yeteri kadar özümseyemedik. Biz AB uyum ile alakalı bir sürü değişiklik yaptık. Yasa ile ulaşmak istediğimiz hedefe pek fazla ulaşamadık. Çünkü uygulamada yine hata. Yani eski bilgiyle yeni sorun çözülmüyor, yeni bilgi gerekir. Mahkemeler karar verirken davanın bozulmaması açısından Yargıtay kararlarına bakar. Eğer Yargıtay kararlarında insan hakları sözleşmesine vurgu yaparsa mahkemeler bunu dikkate alacaktır. Sadece dar bir yorumla ihtilaf çözmek yerine Yargıtay’dan çıkan 5-10 tane içtihat 50 tane yasal düzenlemeden önemli olacaktır.
Şimdi geldiğimiz noktada biz işin neresinde duruyoruz? En önemli engel bu noktada anayasadır. En erken şekilde değiştirilmelidir. Şimdiye kadar 16 kere değişti. Kurumlar arası işbirliği yerine çatışma doğuruyor. Siyasetin hareket alanını daraltıyor. Geldiğimiz noktada ise bu anayasa ile ve özellikle yargıdaki bir kısım uygulamaları sebebiyle siyasete yol, baraj, okul, hastane yapmak yani kamu görevlilerinin iaşe ve ibatesini sağlamak gibi görevleri kalıyor. Geri kalanına karışmayın deniyor. Anayasa Mahkemesinin anayasanın 10. ve 42. maddesi ile ilgili yorumu anayasa değişikliğini adeta imkansız hale getiriyor. 2000 yılında diyordu ki ben anayasa değişikliğinde 3 şeye bakarım: 1- 184 veya üstü milletvekili teklif etmiş mi? 2-En az 48 saat arayla iki kez mecliste görüşülmüş mü? 3- 330 ve yukarı oyla kabul edilmiş mi ona bakarım diyor. 2008’de bunlar olsa bile doğrudan ya da dolaylı, doğrudanı anlıyoruz, dolaylı ilk üç madde ile ilgili değişiklik yapılıyorsa denetlerim diyor. Yeteri kadar bu meseleden haberdar olmayanlar çoğunluksunuz niye anayasayı değiştirmiyorsunuz diyor. Sizin bu çözüm önerileriniz de kaba taslak biliyorum ki hepsi anayasaya çıkıyor. Bir de şöyle bir şey var siyaset kurumuna bakış. Elbette hata yapıyoruz. Ama hata yapılıyor diye kurumu ortadan kaldırmak olmaz.
Bu anayasa siyasetçinin üzerindeki vesayeti değişik alanlarda kurumlaştırmış bir anayasadır. En ufak bir kamu görevlisinin tayininde bile üçlü kararname. Oradan vesayet buradan vesayet, siyaset yapılamaz hale geliyor. İşte kurumların bazılarından bizi çıkarmaya çalışıyorlar. Orda kalanlar siyaset yapmıyorlar mı? Siyasetin daniskasını yapıyorlar. Biz onlardan arda kalanları yapıyoruz. Yani bugün siyaset merdiven boşluğunda yapılıyor. Bakın şimdi yeni bir düzenleme yapılıyor Adalet Bakanı arkadaşımız şimdi yargı kurumlarıyla görüşme yapıyor. Hakim ve savcı atama, mesleğe alınmaları ile ilgili ne gerekiyorsa AB’de ne varsa bakalım. Tüm AB üyesi ülkelerde siyaset dışlanmıyor. Türkiye’de ise aman siyaset yaklaşmasın. AB ülkelerinde sendikalar bile bu kurullarda yer alabiliyor mesela İsveç’te.
Hukuku hukuka göre anlamak lazım. Sana göre bana göresi yoktur. Doğru olanı budur. Ben Adalet Bakanıysam Adalet Bakanı ve müsteşarı kuruldan çıksın, yok ben değil de onun desteklediği parti iktidarda olursa bu hiç gündemde yoktur. Almanya’da Yargıtay üyelerinin yarısını Eyalet Adalet Bakanı diğer yarısını Federal Adalet Bakanı seçer. Anayasa Mahkemesi’nin üyelerinin tamamını parlamento seçiyor Almanya’da. Ama Türkiye’ye gelince siyaset bir işin içinde olursa orası kötü olur mantığı var. Sen siyaset içinde olunca ben istediğim gibi siyaset yapamıyorum, sen siyasetin dışında dur deniliyor.
Bu toplantıyı önemsiyorum. Çok değerli insanlar var bir kısmını televizyonlardan bir kısmını yazılarından tanıyorum. İnşallah alınan kararlar bu başlığı toplumsal bir talep haline getirir. Dolayısıyla bir kısım düzenleme yapma ihtiyacı toplum tarafından doğru algılanmış olur. Hepinize teşekkür ediyorum. Toplantının başarılı olmasını temenni ediyorum. Saygılar sunuyorum.