ADALET BAKANI SADULLAH ERGİN'İN KONUŞMASININ TAM METNİ AŞAĞIDADIR:
Değerli katılımcılar, saygıdeğer misafirler…
Stratejik Düşünce Enstitüsü tarafından düzenlenen “Demokratikleşme Sürecinde Hukukun Üstünlüğü ve Yargı” konulu konferans nedeniyle ülkemizin çok değerli hukukçu akademisyen ve uygulayıcıları ile bir arada bulunmaktan büyük mutluluk ve onur duyduğumu ifade ederek sözlerime başlıyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Değerli Katılımcılar,
Hepimizin bildiği gibi Anayasa’mızın 2’nci maddesine göre Türkiye Cumhuriyeti demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.
Anayasa’da Cumhuriyetimizin bir hukuk devleti olduğu ifade edilirken önüne getirilen “demokratik” kavramı, demokrasi ile hukuk devleti arasındaki yakın ilişkiyi bize göstermektedir.
Hukuk devleti, yönetenlerin ya da siyasal iktidar sahiplerinin keyfi eylem ve işlemlerine karşı yönetilenlere hukuki güvenceler sağlayan bir devlet tipi olarak tanımlanabilir. Bir başka deyişle yönetenlerin eylem ve işlemlerinin hukuka uygun olmasıdır.
Bu anlamda hukuk devleti; sadece hukuku olan değil, hukukun üstünlüğüne dayanan ve evrensel standartlarla uyumlu hukukun egemen olduğu devlettir.
Hukuk devleti ile demokrasi arasındaki yakın ilişkinin bir sonucu olarak da hukuk devleti ilkesi kurallara uymak bakımından devletle vatandaş arasında bir eşitlik tesis eder; hukuka uymak yalnızca vatandaşlar için değil devlet içinde zorunludur. Bunun anlamı ise, vatandaşların tek taraflı olarak devlete boyun eğmekle yükümlü “teba” konumunda olmadıklarıdır. Demokrasinin bir anlamı da zaten budur.
Demokratik hukuk devletinin gereklerinden biri de kuvvetler ayrılığıdır. Bu ilkenin gereği olarak Anayasamızda egemenliğin kayıtsız ve şartsız Millete ait olduğu ve Milletin, egemenliğini Anayasa’nın koyduğu esaslara göre yetkili organlar eliyle kullanacağı belirtilmiştir.
Esasen devlette gerçek kuvvet tektir ve o da millet yani milli iradedir. Egemenliğin kaynağı olan millet, aynı zamanda bütün kuvvetlerin dayanağını oluşturmaktadır.
Günümüz demokrasi anlayışında kuvvetler ayrılığı, kuvvetlerin birbirinden kopukluğu ve tümden bağımsızlığı anlamına gelmeyip, aksine devletin varlığı ve bu varlığın gerektirdiği fonksiyonların yerine getirilmesi yönünden kuvvetlerin birbirinden ayrılmış olması, fakat bu üç kuvvetin fonksiyonlarının bir bütün oluşturması demektir.
Kuvvetler arasındaki ayrım, demokratik düzenlerde, tüm yetki ve iktidarın bir elde toplanması sonucu doğabilecek otoriter ve despotik bir yönetimi engellemek amacıyla kabul edilmiş ve bu amaca erişebilmesi için de kuvvetlerin birbirlerini denetlemeleri kuralı benimsenmiştir.
Bu itibarla, kuvvetler ayrılığı ilkesinin tam olarak benimsenmediği ve hukuk devleti ilkesinin yerleşmediği sistemlerde totaliter; oligarşik veya jüristokrasinin egemen olduğu yönetimler görülmektedir.
Oysa hukukun üstünlüğüne dayalı ve kuvvetler ayrılığı sistemini benimseyen devletlerin amacı, evrensel ilkeler ışığında oluşturulan hukuk kurallarına vatandaşların ve devlet kurumlarının uymasını sağlamaktır.
Böyle bir sistemde hukuk kurallarının uygulanmasında herhangi bir kişi veya kuruma ayrıcalık tanınamayacak, kurallar hukukun üstünlüğüne göre yorumlanacaktır.
Hepsinden önemlisi hukukun üstünlüğü “Hukukçunun üstünlüğü” anlamına gelmemektedir. Üstün hukuk kurulları herkes için bağlayıcı ve kapsayıcıdır.
Değerli Katılımcılar,
Tam demokrasi ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmamızda bir köprü görevi görecek olan Avrupa Birliğine üyelik sürecinde, 1999 yılında aday ülke olarak kabul edilmemizin ardından gerek Kopenhag Siyasi Kriterlerinin yerine getirilmesi, gerekse vatandaşımızın yaşamayı hak ettiği demokratik toplum düzeninin gerektirdiği çağdaş açılımların gerçekleştirilmesi amacıyla insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğünün temini hususlarında çok önemli gelişmeler katedilmiştir.
Bu kapsamda 2001–2005 döneminde Anayasa'nın toplam 49 maddesi değiştirildi.
Temel kanunlardan olan Türk Medeni Kanunu, Türk Ceza Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanunu tamamen değiştirilerek yenilendi.
Temel hak ve özgürlüklerle alakalı olarak birçok yeni kanun çıkarıldı ve mevcut kanunlarda önemli değişiklikler yapıldı.
Tüm bu gelişmelerin ardından Kopenhag Siyasi Kriterlerini yeterince yerine getirdiğimiz kabul edilerek 2005 yılında katılım müzakerelerine başlanmıştır.
Bu kapsamda, Kopenhag Siyasi Kriterlerinin yerine getirilmesinde önemli rol taşıyan ve Bakanlığımızın doğrudan rol üstlendiği "Yargı ve Temel Haklar" başlıklı 23 üncü Fasıl ile ilgili tarama süreci gerçekleştirilmiştir. Bu Fasıl ile ilgili olarak ülkemizin; yargının tarafsızlığının, bağımsızlığının ve etkililiğinin güçlendirilmesine yönelik bir "Yargı Reformu Stratejisi"ni Komisyona sunması gereği belirtilmiştir.
Bu yükümlülük çerçevesinde Yargı Reformu Stratejisi hazırlanırken, ulusal kaynakların yanı sıra taraf olduğumuz uluslararası sözleşmeler, yargı bağımsızlığı ve etiği konusundaki uluslararası belgeler, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları, AB Komisyonu tarafından hazırlanan ilerleme raporları, istişarî ziyaret raporları ve AB ülkelerindeki uygulama örneklerinden faydalanılmıştır.
Strateji belgesi hazırlanırken Yargı’nın tüm aktörlerinin sürece katılmasına da büyük önem verilmiştir. Sürecin son aşamasında Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, Milli Savunma Bakanlığı, Türkiye Barolar Birliği, Türkiye Noterler Birliği ve Yüksek Öğretim Kurumu temsilcilerinin katılımıyla bir çalıştay düzenlenerek Taslak tartışılmış ve ilkeler üzerinde mutabık kalınmıştır.
2009 İlerleme Raporunda Yargı Reformu Stratejisi, hem onaylanmasından önce izlenen istişarî yöntem açısından ve hem de geniş anlamda reformlara yönelik doğru bir yön tayin etmesi sebebiyle içeriği açısından müspet bir adım olarak değerlendirilmiştir.
Yargı Reformu Stratejisi, içeriği itibariyle kapsamlı ve kapsayıcı olup yargının bağımsızlığı, tarafsızlığı, verimliliği ve etkililiğinin artırılması - meslekî yetkinliğin ve yargıya güvenin artırılması - adalete erişimin kolaylaştırılması - hukuki uyuşmazlıklarda alternatif çözüm yollarının getirilmesi ve ceza infaz sisteminin geliştirilmesi ile ilgili hususları ele almaktadır.
Değerli Katılımcılar,
Yargı Reformu Stratejisi’nin de temel konularından olan Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusuna özellikle değinmek istiyorum.
Yargı bağımsızlığı, hukuk devletinin ön koşulu ve âdil yargılamanın temel garantisidir. Diğer bir deyişle, bağımsız ve tarafsız yargı hukukun üstünlüğüne dayalı hukuk devleti ile eş anlamlıdır.
Yargı bağımsızlığı; karar verilirken hür olunması, hiçbir baskı ve etki altında kalınmamasıdır. Bağımsızlık kavramının içerdiği unsurlar ise, talimat ve emir almama, karar vermede özgürlük, yasaya ve hukuka bağlılık, yasama, yürütme ve yargıya karşı bağımsızlıktır.
Yargı bağımsızlığı, bir “Kast Ayrıcalığı” olmayıp, yürütülen hizmetin niteliğinden kaynaklanmaktadır. Buradaki temel amaç, yargıcın karar verirken tarafsızlığını ve özgürlüğünü sağlamaktır.
Yargı mensuplarının özgür ve tarafsız olarak karar verebilmeleri yargı üzerinde iç ve dış etkilerin bulunmaması ile mümkündür. Devlet kurumlarından ve her türlü baskı gruplarından gelen müdahaleler dış etkiyi, yargının kendi içinden gelen müdahaleler ise iç etkiyi oluşturur.
Önemle belirtmek gerekir ki, her türlü dış etkinin ortadan kaldırılmasının yanında; yargı içinden de hâkimlerin kararlarına yön verebilecek müdahalelerin öngörülmesi ve bunları engelleyecek bir sistemin oluşturulması yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığını sağlamanın bir gereğidir.
Nitekim uluslararası belgelerde yargı bağımsızlığı konusu ele alınırken, yargı bağımsızlığı ve yargının kendi mensuplarınca idare edilmesi ile yargının hesap verebilirliği arasında denge kurulması gerektiği belirtilmektedir.
Değerli Katılımcılar,
Hukuk devleti olmanın en önemli unsurlarından biri de güven veren bir Yargı’ya sahip olmaktadır. Öyle ki vatandaşların yargıya güveni devlete güvenle eş anlamlıdır.
Kamuoyunun Yargı’ya güven duyabilmesi için, sadece kanunların doğru uygulanması yetmez. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin bir kararında da ifade edildiği gibi “Adil olmak yeterli değildir; adil olduğunuzun görülmesi de gereklidir”. Adaletli görünmenin en önemli şartı ise, yargısal görevin yerine getirilmesinde bir tarafın lehine davranmamak veya ön yargılı olmamak şeklinde tarif edilen “Tarafsızlık” tır.
Tarafsızlık, yargı görevinin tam ve tarafları tatmin edecek şekilde yerine getirilmesinin esasıdır. Bu ilke sadece karar için değil, aynı zamanda kararın oluşturulduğu yargısal süreç açısından da geçerlidir.
Değerli Katılımcılar,
Tarafsız olmak yerine sınırsız bir iktidar sahibi olarak aktif, şekillendirici ve yönetime hukuk üstü müdahalelerde bulunan bağımsız bir yargı, bağımlı bir yargıdan daha kötü sonuçlar doğurabilir. Bu nedenledir ki, Montesquieu böyle bir bağımsız yargı erkinden ürkerek onu “korkunç yargı kuvveti” olarak nitelemiş ve onun görevinin yalnızca kanunları uygulamak olduğunu belirtmiştir.
Bu durum, “hâkimler devleti riski” olarak tanımlanmakta ve demokrasinin önündeki en ciddi tehlikelerden biri olarak değerlendirilmektedir. Juristokrasi ile ilgili en büyük handikaplardan birisi de halka hesap vermemesi, siyaseten sorumsuz olmasıdır.
Değerli Katılımcılar,
Yargı ile ilgili son günlerde yaşanan tartışmaların ardından birçok kesim tarafından Yargı Reformu’nun artık kaçınılmaz olduğu dile getirilmiştir.
Yargı Reformu Stratejisi hazırlanırken Yargı’nın tüm aktörleriyle ilkeler bazında mutabakata varılmakla birlikte, özellikle Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun yeniden yapılandırılması ile ilgili tartışmalar öne çıkarılmakta, hatta strateji belgesi çok daha kapsamlı olmasına rağmen konu sadece Adalet Bakanı ve Müsteşarının HSYK’da bulunup bulunmamasına indirgenmektedir.
Biz Adalet Bakanlığı olarak Yargı Reformu Stratejisi ve Eylem Planı çerçevesinde;
— Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun tarafsızlık, objektiflik, şeffaflık ilkeleri temelinde uluslararası belgeler ışığında geniş tabanlı temsil esasına göre yeniden yapılandırılmasını,
— Kurulun iki veya üç daire şeklinde çalışmasını,
— Yargının tümünün temsil edilebilmesi amacıyla yüksek yargı dışında, meslektaşlarınca seçilen birinci sınıf hâkim ve savcıların HSYK’da etkili bir biçimde temsil edilmesini,
— Türkiye Adalet Akademisinin hukukçu öğretim üyeleri ile avukatların HSYK’da temsil edilmesini,
— Kararlarına karşı etkili bir başvuru yolu getirilmesini,
— Parlamento ile ilişkileri sağlamak ve hesap verilebilirlik açısından Adalet Bakanının; Bakanlık ile ilişkileri koordine etmek için de Bakanlık Müsteşarının HSYK’da bulunmasını,
— Kurulun ayrı bir sekretaryasının bulunmasını,
— Müstakil binasının ve bütçesinin bulunmasını,
Öngörüyoruz.
HSYK’nın yeniden yapılandırılması konusunda özellikle parlamento tarafından kurula üye seçilmesinin yargıyı siyasallaştıracağı, hâkim ve savcıların parlamentoda kulis yapacakları, bu durumun ise yargının saygınlığına, bağımsızlık ve tarafsızlığına gölge düşüreceği öne sürülmektedir.
Oysa bizim önerdiğimiz yapıda parlamento hâkim sınıfından üye seçmeyecektir. Cumhurbaşkanı ve parlamento; Türkiye Adalet Akademisi Genel Kurulu üyelerinden, hukukçu öğretim üyelerinden, üst kademe yöneticilerinden ve avukatlardan üye seçecektir. Cumhurbaşkanı ve parlamento tarafından seçilecek üyelerin sayısı hiçbir zaman kurulun hâkim sınıfındaki üyelerinden fazla olmayacaktır.
Yine, geniş tabanlı ve daha çok üyeden oluşacak bir kurulda Bakan ve Müsteşarın yer almasını, yürütmenin yargıya müdahalesi olarak değerlendirmek kabul edilebilir bir iddia değildir.
Nitekim, Venedik Komisyonu 2007 Adli Atamalar Raporunda, yürütme erkinin temsilcilerinin Kurul içinde yer alması güvene dayalı endişeler yaratsa da bu uygulamanın yaygın olduğu, Türkiye’de Adalet Bakanı ve Müsteşarının HSYK üyesi olmalarının tek başına, Kurul’un bağımsızlığını zayıflatmayacağı, ancak Adalet Bakanının, Kurul’un başta disiplin konuları olmak üzere tüm toplantılarına katılmaması gerektiği belirtilmiştir.
Değerli Katılımcılar,
Demokratikleşme sürecinde atılan adımların başarıya ulaşması ve süreklilik kazanmasının en temel koşullarından birisi uygulayıcıların bu ilkeleri özümsemiş olmasıdır. Diğer önemli bir koşul ise bu reformların devleti bütün olarak kapsayacak şekilde gerçekleştirilmesidir.
Yargı erkinin, devletin üç temel erkinden birisi olduğu ve yargı mensuplarının reformları ve ilkeleri hayata geçirecek en önemli uygulayıcılar arasında olduğu göz önünde alındığında Yargı Reformunun bir an önce hayata geçirilmesi ayrı bir önem kazanmaktadır.
Sözlerime son verirken, hukuk dünyamıza ve uygulamamıza zenginlik katacak bu çalışmaya değerli düşüncelerinizle katkılarınızdan dolayı teşekkür ediyor, hepinizi tekrar saygıyla selamlıyorum.