Son günlerde Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun(HSYK), Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 250, 251-1. maddesine uygun olarak işleyen bir yargılama sürecine müdahale eden kararı, kurulun yine meşruiyet tartışmalarının göbeğine oturmasına neden oldu. Bu tartışmalar daha önce Şemdinli Davasında Savcı Ferhat Sarıkaya’nın meslekten ihracı üzerine de yapılmıştı. Son olarak geçen yaz Ergenekon Savcılarının “korsan kararname” ile görevden alınmak istenmesi üzerine tekrar gündeme gelmişti. Çok büyük bir tepki alan son karar ise “yargı darbesi” olarak nitelendirilip HSYK tartışmalarının yeniden alevlenmesine neden oldu. Deyim yerinde ise çarşambanın gelişi perşembeden belliydi. Kurul ile ilgili gerekli ve ivedi bir anayasal revizyon yapılmazsa bu konu daha çok gündeme gelecek, bu hamur daha çok su götürecektir.
Anayasa’da HSYK
Anayasa’nın Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu başlığındaki 159. Maddesi şöyle başlar: “Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kurulur ve görev yapar”. Peki kurulun kuruluş ve görev yapma esasları olan “mahkemelerin bağımsızlığı” ve “hakimlik teminatı” nedir?
Mahkemelerin Bağımsızlığı: Anayasa’nın 138. Maddesi “Mahkemelerin Bağımsızlığı” başlığını taşımaktadır. Maddenin ikinci fıkrasına göre “Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz”. Böyle bir hüküm işlemekte olan yargılama sürecine müdahale edilmemesini gerektirir.
Hakimlik Teminatı: Anayasa’nın 139. Maddesini de “Hakimlik Teminatı” başlığını taşımaktadır. Bu teminat, mahkemelerin bağımsızlığını hayata geçirmeye yönelik en önemli sacayağıdır. Sözkonusu hükme göre “Hâkimler ve savcılar azlolunamaz, kendileri istemedikçe Anayasada gösterilen yaştan önce emekliye ayrılamaz; bir mahkemenin veya kadronun kaldırılması sebebiyle de olsa, aylık, ödenek ve diğer özlük haklarından yoksun kılınamaz.”
Anayasa’nın sözkonusu hükümlerine göre denilebilir ki:
Hakimler ve Savcılar Kurulu görevini yerine getirirken mahkemelerin bağımsızlığını zedeleyecek hiçbir telkinde bulunamaz; özellikle yürütülmekte olan bir davanın en önemli aktörlerinden biri olan savcıları görevden alamaz.[1]
Acaba bu anayasal korumanın ihlali halinde ne olacaktır? Cevap yine Anayasa’da gayet açık bir şekilde belirtilmiştir: “Kurul kararlarına karşı yargı mercilerine başvurulamaz”. İşte HSYK ile ilgili sorunların kısmi kaynağı bu paradokstur. Sorunların diğer kaynağını da kurulun oluşumunda aramak gerekir. Şu aşamada başlıktan çıkan iki soru akla gelmektedir: Şimdi ne olacaktı, şimdi ne olacak?
Şimdi ne olacaktı? Cevap: Eğer Ferhat Sarıkaya’nın meslekten ihracından, geçtiğimiz Temmuz ayında Ergenekon savcılarına yönelik süreçten sonra sözkonusu sorun ciddi bir şekilde düşünülse ve “gerekli anayasal revizyon” yapılsa idi bugün sözkonusu müdahale olamayacaktı. Kurul bugün yargısal bir darbeci olarak değerlendirilmeyecekti.
Şimdi ne olacak? Cevap: “Gerekli ve ivedi anayasal revizyon.”
Gerekli ve İvedi Anayasal Revizyon
Öncelikle belirtmek gerekir ki, bu tarz bir revizyonun anlam ifade edebilmesi, diğer bir deyişle amacına ulaşması revizyonun bütünselliğine bağlıdır. Dolayısıyla kendi içerisinde tutarlı bir çözüm önerisi olarak “yargı reformu” gereklidir. Bu, kapsamlı ve ayrı bir çalışma konusu olduğundan burada salt adını anmakla yetinip kurula ilişkin önerilerimizi belirteceğiz.
Kurulun verdiği kararlar sonuçları itibariyle önemli birer idari işlem olduğu için yargı yoluna açık olmalıdır. Karar bir idari işlem olduğu için idari yargı yetkili olmalıdır. Kurulun oluşumu ise demokratik meşruiyeti sağlayacak şekilde olmalıdır. Bunun için de kurulun üye sayısı artırılmalı ve üyelerin büyük çoğunluğun parlamento tarafından seçilmelidir. Sembolik bir kısmı Yargıtay ve Danıştay tarafından seçilmeli, bir kısmı da 1. sınıf hakim ve savcıların kendi aralarında yaptıkları seçimle belirlenmelidir. Halk tarafından seçilmiş olsa da cumhurbaşkanının üye seçme yetkisi elinden alınmalıdır. Çünkü tek bir kişi olarak cumhurbaşkanı kendi içerisinde muhalefeti barındırmaz. Ayrıca parlamentonun üye seçmesine yönelik siyasi etki eleştirisi üzerinde de düşünülmelidir. Bir kimsenin yüksek yargı hakim-savcısı olmakla siyasetten soyutlanacağına dair kimsenin elinde teminat yoktur. Nitekim hâkimlerin hâkimler tarafından seçilmesi anlamına gelen ‘kooptasyon’ sisteminin bir çeşit kast zihniyetine sahip bir ‘yargı teknokrasisi’nin oluşmasına, yargı organının toplumdaki değişimlere duyarsız kalmasına yol açabileceği de ileri sürülebilir. Üstelik devlet bünyesi içinde son derece önemli bir görev ifa eden böyle bir kuruluşun, dolaylı ve dolaysız olarak millî iradeye dayanmasının millî egemenlik ve demokrasi ilkelerine uygun düşüp düşmeyeceği de tartışılabilir.
[2] Zaten gündemdeki tartışmaların göbeğinde de bu ‘hukuk perdesi altında siyaset yapma’ yok mudur?
Asım YILDIRIM, Asistan
dejure.defacto@gmail.com
[1] Kuşkusuz bu durum mutlak olmayıp yine istisnası sözkonusu maddenin ikinci fıkrasında verilmiştir. “Meslekten çıkarılmayı gerektiren bir suçtan dolayı hüküm giymiş olanlar, görevini sağlık bakımından yerine getiremeyeceği kesin olarak anlaşılanlar veya meslekte kalmalarının uygun olmadığına karar verilenler hakkında kanundaki istisnalar saklıdır” (AY m. 139-2).
[2] Ergun Özbudun,
Türk Anayasa Hukuku, Ankara, Yetkin Yayınları, Altıncı Baskı, 2000, s.361.