DIŞ POLİTİKA GÜNDEMİ – ERMENİSTAN ANAYASA MAHKEMESİNİN KARARI VE TÜRK-ERMENİ PROTOKOLLERİNİN DURUMU
Protokollerin imzalandığı günlerde iki taraf yetkililerinin beyanlarına bakıldığında (2009 yılı bitmeden sınırların açılabileceği vb) onay işlemlerinin de fazla zaman geçmeden halledileceği şeklinde bir olumlu hava mevcuttu. Ancak kökleşmiş meselelerin bir çırpıda halledilebileceğini varsayan bu naif yaklaşım kısa sürede yerini realpolitik’in gereklerine bıraktı. Gelinen aşamada siyasi bakımdan süreç tıkanma riskiyle karşı karşıyadır; taraflar birbirlerini kollamakta ve ilk hamleyi/fedakârlığı karşı taraftan beklemektedir. Karabağ işgaline tatmin edici bir çözüm bulunmaması, Ermenistan’ın Türkiye’ye yönelik iddia ve taleplerini gözden geçirmemesi halinde süreçte bir ilerleme kaydedilmesi zor görünmektedir. Yaklaşan 24 Nisan günü Ermeni tarafının ve sürece destek veren ABD’nin iyi niyetlerinin test edilmesine vesile olacağından gelecekle ilgili daha sağlıklı tahminler yapmamıza imkân verecektir.
Ön şart olarak görülen siyasi meselelerin halledilmemiş olması sürecin hukuki plandaki işleyişini de etkilemektedir. Türk mevzuatına göre Protokollerin onaylanması için önce TBMM’nin bir kanunla uygun bulması, daha sonra Cumhurbaşkanının onay işlemini yapması gerekir. Hâlihazırda Hükümet Protokolleri TBMM Genel Kuruluna henüz getirmemiştir. Ermenistan’daki formalitelere göre ise, uluslararası andlaşmalar Meclis tarafından onaylanmadan önce Anayasa Mahkemesinin önüne gelmektedir. Ermenistan Anayasası 100. maddesinin ikinci paragrafına göre Anayasa Mahkemesi uluslararası andlaşmalarda yüklenilen taahhütlerin Anayasaya uygun olup olmadığına karar vermektedir. Anayasa Mahkemesinin andlaşma ile Anayasa arasında bir çatışma olduğuna hükmetmesi durumunda Meclis onay işlemini ancak gerekli Anayasa değişikliği yaptıktan sonra gerçekleştirebilmektedir
[1]. Türkiye ile imzalanan Protokollerin onay sürecinde Anayasa Mahkemesi 12 Ocak 2010 tarihinde verdiği kararda Protokollerin Anayasaya uygun olduğuna hükmetmiştir. Ancak kararın gerekçesinde açıklanan görüşler Türkiye’nin protestosuna sebep olmuştur. Türk Dışişleri Bakanlığı 18 Ocak 2010 tarihinde yaptığı açıklamada sözkonusu gerekçeli kararda Protokollerin lafzına ve ruhuna aykırı ön şartlar ve kısıtlayıcı hükümlerin bulunduğunu, bu durumun Protokollerin müzakere gerekçesini ve temel amaçlarını sakatladığı belirtilmektedir. Açıklamada, devamla, Türkiye’nin Protokollerin asli hükümlerine sadık kaldığını ve Ermenistan Anayasa Mahkemesinin kararındaki yaklaşımın kabul edilemez olduğu ilan edilmektedir. Kararla ilgili olarak Türk kamuoyunda da benzer yorumlar yapılmıştır.
Bu yazıda Ermenistan Anayasa Mahkemesinin sözkonusu kararının ne anlama geldiği ve Protokollerin öngördüğü hak ve yükümlülükler açısından ne gibi etkileri olabileceği uluslararası hukuk açısından incelenmektedir.
Anayasa Mahkemesi kararına gerekçe teşkil eden değerlendirmeler birisi şekil diğer ikisi muhtevayla ilgili olmak üzere üç kategoride toplanmaktadır.
Şekli Değerlendirmeler
Tarafların imzaladıkları Protokoller şeklen iki ayrı belge oluşturmaktadır. Ancak Anayasa Mahkemesi belgelerin birbirini tamamlayıcı olmalarından ve arasındaki ilişkilerden hareketle aslında tek bir uluslararası andlaşma gibi değerlendirilmesi gerektiğini belirtmektedir. Mahkeme bu görüşünü desteklemek için Protokollerin aynı günde imzalanmış olmalarını, birbirlerine gönderme yaparak aralarında sıkı bir bağ oluşturduklarını ve öngördükleri yükümlülüklerin de aynı şekilde birbirleriyle bağlantılı olduklarını hatırlatmaktadır. Keza Protokollerin taraflarca onaylandıktan sonra yürürlüğe girebilmeleri için gerekli olan şartlardan onay belgelerinin değişimi de birlikte yapılacak ve her iki Protokol de aynı gün yürürlüğe girecektir. İki Protokolün bu tespitlerden hareketle tek bir andlaşma olarak görülmesi Anayasa Mahkemesinin kararında atıfta bulunduğu 1969 Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesinin 2. maddesinin 1. paragrafında yapılan andlaşma tanımına uygundur. Sözkonusu paragrafta andlaşma, devletler arasında yazılı olarak yapılan, uluslararası hukuka tabi, tek bir belgeden veya iki veya daha fazla ilgili belgeden oluşan ve adlandırılması her ne olursa olsun bütün uluslararası irade uyuşmaları olarak tanımlanmaktadır.
Şeklen ayrı olan iki belgenin tek bir andlaşma olarak kabul edilmesi doktrinde hukuki işlemlerle ilgili yapılan
instrumentum-
negotium ayrımına dayanmaktadır. Andlaşmanın hükümleri, yani tarafların birlikte oluşturdukları ve üzerinde mutabakat sağladıkları kurallar
negotium’u oluşturur.
Instrumentum ise ortak iradeyi ifade eden, gösteren yazılı belgedir. Buna göre, Ermenistan Anayasa Mahkemesi iki
instrumentum’un muhtevalarını (
negotium) bir bütün olarak kabul etmektedir. Bu durum sadece teorik açıdan değil, yorum ve uygulama açısından da önemli sonuçlar doğurabilmektedir. Şöyle ki, ortada iki ayrı Protokol bulunmasına rağmen, bunları tek bir irade uyuşması gibi görmek gerekir; farklı belgeler tek bir
negotium’u oluşturan unsurlardır. Dolayısıyla, Protokolleri belirli, müşahhas bir duruma uygularken tarafların ortak iradesinin ne olduğunu, hükümlerden ne kastettiklerini ortaya çıkarmak için her ikisini de dikkate almak gerekecektir. Tekrar edelim ki, Ermenistan Anayasa Mahkemesinin Protokolleri bu şekilde değerlendirmesi uluslararası hukuk doktrini ve pratiğine
[2] uygundur.
Temel Yükümlülükler
Anayasa Mahkemesi kararına göre Protokoller iki temel yükümlülük getirmektedir: diplomatik ilişkilerin tesis edilmesi ve ortak sınırın açılması. Bu yükümlülükler Protokollerde yer alan diğer yükümlülüklerin hukuki etki doğurmaları ve uygulanmaları için ön şart oluşturmaktadır. Diğer deyişle, diğer hükümlerin uygulanması ancak sözkonusu iki temel yükümlülüğün yerine getirilmesiyle mümkündür. Protokollerin muhtevası gözönünde alındığında Anayasa Mahkemesinin bu yorumunun doğru olduğunu kabul etmek gerekir.
Protokollerin Yorumu
Anayasa Mahkemesinin karar gerekçelerinde Türkiye’nin de tepkisini çeken en tartışmalı kısım şu şekilde kaleme alınmıştır:
“Ermenistan Cumhuriyeti ile Türkiye Cumhuriyeti Arasında Diplomatik İlişkilerin Kurulmasına Dair Protokolün hükümleri, Ermenistan Cumhuriyeti’nin yasama sürecinde ve uygulama aşamasında ve de devletler arası ilişkilerde Ermenistan Cumhuriyeti Anayasasının Giriş kısmı ve Ermenistan Bağımsızlık Beyannamesinin 11. paragrafının öngördüğü şartlara aykırı şekilde yorumlanamaz.”
“Anayasa Mahkemesi, Ermenistan Cumhuriyetinin öngörülen yükümlülükleri üstlenirken ve bu yükümlülüklerin yerine getirilmesi için gerekli kanuni ve kurumsal garantileri sağlarken atacağı adımların bu kararında ortaya konulan kanuni duruşla ve Ermenistan Cumhuriyeti Anayasasında ifade edilen anayasal düzenin temel ilkeleriyle uyumlu olması gerektiği görüşündedir.”
Kararda atıf yapılan Ermenistan Anayasasının Giriş kısmında Türkiye ile ilişkilerde ihtilafa konu olan herhangi bir ibare doğrudan yer almamaktadır. Ancak Giriş kısmı Ermenistan Bağımsızlık Beyannamesinde ifade edilen temel ilkelerin ve ulusal emellerin Anayasanın temelini oluşturduğundan bahsetmektedir. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi kararını değerlendirmek için Bağımsızlık Beyannamesine, özellikle Beyannamenin kararda anılan 11. paragrafına bakmak gerekir.
Ermenistan Bağımsızlık Beyannamesinin 11. paragrafında Ermenistan Cumhuriyetinin Osmanlı Türkiye’sinde ve Batı Ermenistan’da 1915 soykırımının uluslararası alanda tanınmasını sağlama görevini destekleyeceği belirtilmektedir. Paragraf Türkiye’nin milli menfaatleri ve dış politikası bakımından kabul edilemez nitelikte varsayımlar ihtiva etmektedir. Bunlardan ilki paragrafın esas konusunu oluşturan soykırım iddiasıdır. İkincisi, iddia edilen soykırımın yapıldığı coğrafya tanımlanırken kullanılan Batı Ermenistan ifadesidir. Ermenilerin çeşitli vesilelerle dile getirdikleri tarihi iddialar göz önüne alınınca Batı Ermenistan’dan kastedilenin bugünkü Türkiye’nin doğusu olduğu açıktır. Paragraf 11 münhasıran soykırım iddiasıyla ilgili kaleme alınmakla birlikte Batı Ermenistan ifadesinin kullanılması Türk toprakları üzerinde zımnen hak iddia etmek anlamına gelmektedir. Paragrafta Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin geleceği bakımından dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta da, Ermenistan Cumhuriyetinin yukarıda işaret ettiğimiz iki hususu (soykırım iddiasının tanınması ve Türkiye’nin doğusu üzerinde hak iddiası) bir milli dava olarak benimsediğini açıkça beyan etmesidir.
Anayasa Mahkemesi kararı, yukarıda tercümesini verdiğimiz gerekçelerden de anlaşılacağı üzere, sözkonusu 11. paragrafı Protokollerin onaylanmasının ön şartı olarak görmenin ötesinde Türkiye ile ilişkilerde adeta bir üst norm haline getirmektedir. Protokollerin hazırlık ve imza aşamasında dile getirilmeyen ve üzerinde mutabakat sağlanan Protokol metinlerinde de yer almayan bu görüşler “imzalar atıldı, iş onay formalitesine kaldı” derken hem siyasi hem de hukuki planda yeni soruların gündeme gelmesine yol açmıştır. Özellikle Türkiye açısından bu sorulara tatmin edici cevaplar bulunmadan iki ülke arasındaki anlaşma sürecinin devam etmesi daha da zor hale gelmiştir. Anayasa Mahkemesi kararının ortaya çıkardığı hukuki meselelere değinmeden hemen belirtelim ki, Anayasa Mahkemesinin kararı diplomatik açıdan Türkiye’den ziyade Ermenistan’ı olumsuz etkileyecek bir gelişme olmuştur. Çünkü birinci olarak, Protokollerin sağlayacağı normalleşme Türkiye açısından acilen halledilmesi gereken bir mesele değildir; Ermenistan için ise neredeyse hayati önemde bir fırsat sözkonusudur. İkinci olarak, Anayasa Mahkemesi kararıyla Ermenistan, Protokollerin onaylanmasını zorlaştıran, dolayısıyla iki ülke arasındaki meseleleri barışçı yoldan çözme sürecini baltalayan taraf konumuna düşmüştür. Sürecin bundan sonra işlememesinin müsebbibi tartışmasız Ermenistan’dır. Bununla birlikte, Annan Planı sürecinde Kıbrıs’ta yaşananlar ve Batılıların daha sonraki tutumları hatırlandığında, uluslararası toplumun hafızasının bir kez daha Türkiye aleyhine nisyan ile malûl olması sürpriz olmaz.
Hukuken Anayasa Mahkemesi kararını değerlendirirken cevaplandırılması gereken temel soru kararın Protokollerin muhtevası, dolayısıyla taraflar açısından ne gibi etkiler doğurabileceğidir.
Andlaşmalar hukukunda genel kabul gören kurala göre bir andlaşma yapmak üzere bir araya gelen taraflar yaptıkları görüşmeler sonrası ortaya çıkan metin üzerinde mutabakat sağlamışlarsa, diğer deyişle metinde yazılı olan hükümleri kabul etmişlerse, bu iradelerini metni paraflamak veya imzalamak suretiyle ifade ederler. Buna tevsik işlemi denir
[3]. Tevsik edilen metnin bir andlaşma haline gelip bağlayıcılık kazanabilmesi için ilke olarak tarafların kendi anayasal prosedürlerine göre kabul edilmesi gerekir. Bu da onay işlemidir. Metnin tevsik edilmesi kesinleştiği anlamına gelir. Tarafların daha sonra tek taraflı tasarruflarla tevsik edilen metin üzerinde değişiklik yapması hukuka aykırıdır. Ermenistan Anayasa Mahkemesi Ermenistan Anayasasına göre uluslararası andlaşmaların onaylanması sürecinde yetkili kılınmıştır, dolayısıyla Protokollerle ilgili karar almaya bu devletin iç hukuku açısından yetkilidir. Aldığı kararda da Protokollerle ilgili herhangi bir şekli değişiklikten bahsetmemektedir. Bu bakımdan da, şekil olarak tevsik edilen metinler üzerinde bir değişiklik veya oynama yapmış olmamaktadır. Ancak tevsik edilerek kesinleşen metinlerin yorumlanması ve uygulanmasında yeni unsurlar ortaya atmakta ve Ermenistan Meclisinin Protokolleri ancak bu şartla onaylayabileceğini, Ermenistan Hükümetinin de yine mahkemenin kararına uygun olarak uygulayabileceğini belirtmektedir. Bu ise tarafların mutabakatlarının ötesine geçerek, metinde yer alan hükümlerin muhtevasını değiştirmek demektir. Ermenistan Anayasa Mahkemesinin kendi iç mevzuatına göre böyle bir değerlendirme ve kayıt koyma yetkisinin olup olmadığının konumuz açısından bir önemi bulunmamaktadır. İmzalanan Protokollerin üzerinde değişiklik yapmak, Protokollerin hükümlerine ve ifadelerine tarafların imza aşamasında açıkladıkları iradelerine aykırı olarak yeni anlamlar yüklemek uluslararası hukukun ihlali anlamına gelir. Bu hususta 1969 Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesinin “Yürürlüğe Girmeden Önce Andlaşmanın Konu ve Amacını Ortadan Kaldırmama Yükümü” başlıklı 18. maddesi çok açıktır:
“Bir Devlet, aşağıdaki hallerde bir andlaşmanın konu ve amacını ortadan kaldıracak hareketlerden kaçınmak mecburiyetindedir: a- onaya, kabule veya tasvibe bağlı olarak andlaşmayı imzaladığı zaman veya andlaşma teşkil eden belgeleri teati (değiş-tokuş) ettiği zaman, andlaşmaya taraf olmamak niyetini açıklığa kavuşturmuş oluncaya kadar; veya b- andlaşma yürürlüğe girinceye kadar veya bu yürürlüğe girmenin gereksiz yere geciktirilmemesi şartıyla, andlaşmayla bağlanma rızasını açıkladıktan sonra.”
Dolayısıyla, Ermenistan kendi Anayasa Mahkemesinin kararını temel alarak Protokolleri onaylaması halinde uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklerini açık bir şekilde çiğnemiş olacaktır. Bu durumda Türkiye’nin önündeki tek seçenek olarak yapacağı şey her bağımsız devlet gibi tek taraflı oldubittiye ve dayatmaya prim vermemesi ve Ermenistan’ın iyiniyet ve dürüstlük kurallarına uygun davrandığını göstermesine kadar süreci askıya almasıdır. Nitekim yazımızın başında andığımız Türk Dışişleri Bakanlığının 18 Ocak 2010 tarihinde yaptığı açıklamada da Ermenistan’a karşı takınılacak tutumun bu olacağı net bir şekilde ifade edilmektedir.
(Mehmet Emin Çağıran, SDE Başkan Yardımcısı)
[1] Ermenistan Anayasası, madde 6.
[2] Bk. Uluslararası Adalet Divanı, Ambatielos Davası Kararı, 1 Temmuz 1952.
[3] Bk. 1969 Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi,
Madde 10- Metninin tevsiki: Bir andlaşma metni aşağıdaki hallerde sarih ve kat'i olarak tespit edilir: a- metinde öngörülebilecek bir usulle veya andlaşmanın hazırlanmasına katılan Devletlerin üzerinde mutabık kaldıkları bir usulle; b- böyle bir usul yoksa, bu Devletlerin temsilcilerinin andlaşma metnini veya metni içine alan bir Konferans Nihai Senedini imzalamaları, ad referandum imzalamaları veya parafe etmeleri ile.