Ünlü siyaset bilimci Francis Fukuyama’ya göre ‘Avrupa rüyasının barış ve güvenliği son noktada Amerikan askeri gücü tarafından sağlanmaktadır.’ Fukuyamanın bu değerlendirmesi gerçerliliğini korumaya ileriki dönemde de devam edecek midir? Buna cevap bulabilmek için öncelikle II. Dünya savaşı yıllarınan gitmek ve savaş sonrası kurulan yenidünya düzeninde Avrupa- ABD ilişkilerini masaya yatırmak gerekir.
ABD’nin II. Dünya savaşından sonra Doğu Bloğuna karşı Batı Avrupa’nın güvenliğini ve koruyuculuğunu üstlenen bir role bürünmesi soğuk savaşın o sert yıllarında anlaşılır bir durum gibi görünse de ABD’nin bu pozisyonunu, Avrupa Birliği projesinden sonra da devam ettirmek istemesi önemli tartışmalara yol açmaktadır. Geniş anlamıyla savunma- güvenlik olgusu üzerine kurulan bu ilişki sarmalında Avrupa’nın ne kadar söz hakkı olduğu tartışmanın odak noktasıdır.
1939-45 arasında yaşanan ve ülkelerin topyekün mücadele gücünü ortaya koyduğu II. Dünya Savaşı 1945 yılında resmen sona erdiğinde, geride 50-60 milyon ölü ve yıkılmış bir Avrupa bırakmıştı. Bu küresel savaşın önemli satırbaşlarını bir daha hatırlayacak olursak; dünya ilk defa bu kadar yüksek oranda sivil kaybın yaşandığı (yaklaşık 25-30 milyon) bir savaş tecrübe etmiş, ayrıca savaş teknolojisine atom bombası denen imha edici bir silah eklenmişti.
Sonucunda ne olduğuna kısa baktığımızda; İngiltere’nin süper güç olma misyonunu ABD ve SSCB’ne bırakmak zorunda kaldığını, bu iki imparatorluğun güdümünde dünyanın Doğu ve Batı Bloğu olarak ikiye bölündüğünü görmekteyiz. Avrupa kıtasında başlayan II. Dünya savaşı ağırlıklı olarak Avrupa’da devam etmiş ve en büyük kayıplar yine bu kıtada yaşanmıştır. ABD’nin Aralık 1941’de savaşa dâhil olmasıyla birlikte Batı cephesindeki durum Almanya’nın aleyhine dönmüş, neticede Berlin, Kızıl ordu ve ABD ordusuna daha fazla dayanamamıştır. Savaş sonunda ABD ve SSCB kuvvetleri Almanları teslime zorlamıştır.
Ancak ortak düşmanın ortadan kaldırılması sonrasında, birbirini rejimsel ve hayati tehdit olarak algılayan iki devlet hızlıca saflarını ve pozisyonlarını birbirini dengeleyecek şekilde belirlemiştir. Avrupa kıtasını demir bir perdeyle ikiye ayıran bu politikanın sembolü ise bilindiği gibi Berlin duvarı olmuştur. Bu iki blok arasındaki yaklaşık yarım asır sürecek olan soğuk savaş böylece başlamış olmaktadır. Aslında soğuk savaşın ilk işaretleri, her iki ülkenin de müttefik olarak yer aldıkları II. Dünya savaşının son döneminde kendini göstermiştir. Almanya’nın savaştan çekildiği ve Japonya’nın teslim olma koşullarını müzakere ettiği günlerde ABD Başkanı Truman’ın verdiği kararla Japonya’nın iki şehrine atılan iki atom bombası, başta SSCB olmak üzere tüm dünyaya ortak bir mesaj vermiştir.
Hiroşima ve Nagazaki’ye yapılan bu saldırının hemen ardından bir konuşma yapan Truman, ‘atılan bu bombaların her birinin 20 bin ton TNT’nin patlama gücüne denk olduğunu söyleyerek, artık hem modern dünyanın teşekkülünde hem de karşı tarafın yok edilmesinde nükleer gücün kullanılabileceği yeni bir çağa girildiğini’ söylemiştir. Bu bombaların atıldığı tarih de ayrıca önemlidir. Atom bombaları, SSCB ile Japonya arasında 1941 yılında imzalanan saldırmazlık anlaşmasının sona ermesine az bir süre kala atılmıştır. ABD bu bombalarla savaşı hızlıca bitirmemiş olsa belki de Kızıl Ordunun beklenen Japonya işgali gerçekleşecek ve Almanya örneğinde olduğu gibi SSCB ve ABD arasında ikiye bölünmüş bir Japonya’dan bahsediyor olacaktık.
Tekrar Avrupa’ya dönecek olursak, ABD, Sovyetler Birliği’nin Avrupa’daki genişlemesini engellemek ve dengelemek amacıyla Truman doktrinini benimsemiş ve ardından Marshall yardım planını devreye sokmuştur. Avrupa’ya ekonomik anlamda canlandırmayı hedefleyen bu yardımlardan ilk yılından itibaren yararlanmaya başlayan 16 Avrupa ülkesinin çoğu şuanda AB’nin üyeleri arasındadır. ABD’nin yardımları sadece parasal düzeyde kalmamıştır. ABD, askeri ve siyasi anlamda da Avrupa’nın en büyük destekçisi adeta hamisi haline gelmiştir. Bu anlamda Batı Avrupa’nın Doğu Bloku ve Sovyetlerle ilişkilerini belirleyen ve yöneten unsurun ABD olduğunu söylememiz yanlış olmayacaktır.
Soğuk savaşın ilk yıllarında Avrupa merkezli kurulan bölgesel kuruluşlarda da belirleyici rol ABD’deydi. Savunma ve güvenlik amacıyla kurulan Batı Avrupa Birliği (WEU), askeri bir örgüt olan Kuzey Atlantik Paktı (NATO), ekonomik işbirliğini hedefleyen Avrupa İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) hep bu dönemde kurulmuştur. Avrupa Birliği’nin (AB) temelleri de aynı dönemde atılmıştır.
1991’de Sovyetlerin dağılması ve ardından sona eren soğuk savaş, ABD’nin Avrupa’daki askeri varlığını önemli ölçüde azaltmasına sebebiyet vermiştir. 1991 öncesi 250-300 binin üstünde olan ABD’nin Avrupa’daki asker sayısı şu an itibariyle 42 bin düzeyine gerilemiş durumdadır. Önümüzdeki 4 yıl içinde ABD bu rakamı 32 bine düşürmeyi planlamaktadır.
[1]
ABD Avrupa’ya sadece konsansiyonel silah ve asker konuşlandırmamış aynı zamanda NATO’nun geliştirdiği güvenlik konsepti kapsamında Belçika, Almanya, Hollanda, İtalya İngiltere ve Türkiye’deki NATO üslerine nükleer silahlarını da yerleştirmiştir. Soğuk savaş yılarında 7000 rakamına ulaşan atom bombalarının büyük kısmı 1991’den sonra geri çekilmiştir. Şu an için ABD’nin kontrolünde olmak üzere toplam 150 ila 250 arasında nükleer bombanın bu ülkelerde bulunduğu tahmin edilmektedir.
[2]
Günümüzde eski Doğu Bloku Avrupa ülkelerinin de katılımıyla 27 üyeli 500 milyonluk bir güce dönüşmüş olan Avrupa Birliği, 1991 tarihli Maastricht Anlaşmasıyla gündemine aldığı Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikasını realize etmeye çalışmaktadır. Ancak üye ülkeler arasındaki fikir ayrılığı ve profesyonel orduya sahip üyelerin sınırlı sayıda olması, ayrıca olası bir Avrupa ordusunun getireceği ekonomik ve siyasi yük AB’nin karşısında önemli engeller olarak durmaktadır.
2003 yılında kabul edilen Avrupa Güvenlik Stratejisi’nin uygulanması konusunda nasıl bir mesafe alındığına kısaca baktığımızda, Avrupa’yı yakından ilgilendiren coğrafyada birçok savaş ve iç çatışmanın meydana geldiğini ancak AB’nin bunlara karşı etkili ve tek sesli bir tepki gösteremediğini görmekteyiz.
AB’de tıkanan karar alma süreçlerinin önünü açmaya matuf 2009 tarihli Lizbon Anlaşmasında da, dış politika ve ortak savunma kimliği konusunda cesur adımlar atılamamıştır. Örneğin 2001 yılında kurulan Avrupa Askeri Komitesi’nin bir AB ordusuna dönüşmesi sözkonusu değildir. İstekli üye ülkeler barışı koruma operasyonlarında kullanılmak üzere ulusal kabiliyetlerini Birliğin hizmetine sunabilecekler ancak bu durum gönüllülük esasına dayanacaktır.
Diğer taraftan, Birliğin askeri operasyon planlama ve uygulama yeteneği alt seviyede olduğu görülmektedir. Zira Birlik, daimi bir komuta kontrol merkezine sahip değildir. Dış politikada da benzer bir durum geçerlidir. Avrupa Komisyonu Dış Politika Özel Temsilciliğinin yapacağı işler 27 üye ülkenin oy birliğiyle alacağı dış politika kararlarına dayanmalıdır.
NATO ve ABD’nin Avrupa’daki askeri varlığına dönecek olursak, asker ve silah sayısında önemli ölçüde azaltıma gitmiş olmakla birlikte NATO ve ABD, Avrupa’daki operasyonel gücünü muhafaza etmekte kararlıdır. 1999 yılında kamuoyuna açıklanan NATO’nun yeni Stretejik Konseptinde ‘konvansiyonel silahların yanında yeterli sayıda nükleer silahın, barışın korunması ve çatışmaların önlenmesi amacıyla Avrupa’da muhafaza edilmeye devem edeceği’ vurgulanmaktadır.
[3]
Askeri harcamalar bakımından baktığımızda da tablo daha da netleşmektedir. Tahminlere göre dünyada son dönemlerdeki yıllık askeri harcama miktarı ortalama 1 trilyon Dolar’dır. ABD 600 milyar Dolarla bunun yüzde 60’ını tek başına yapmaktadır. 27 üyeli AB ise ABD’nin harcadığının ancak yarısını savunma bütçesine ayırabilmektedir. AB içinde ülke bazında en çok para ayıran İngiltere ve Fransa’nın ise yıllık 55-60 milyar Dolar civarında bir askeri harcaması bulunmaktadır.
[4]
Günümüzde ABD ve NATO, Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya ve Orta Asya ve Orta Doğu gibi bölgelerde varlığını genişletmek ve kalıcı olarak yerleşmek istemektedir. NATO’nun 1991 öncesi 16 olan üye sayısı şu an için 28’dir. Eski Doğu Bloku ülkelerini de içine alan bu genişleme politikası Moskova’da elbette anti-Rus girişim olarak algılanmakta ve ona göre karşı askeri ve politik stratejiler geliştirilmektedir. Yarım asırdır dış güvenliğini ABD’ye emanet etmiş olan Avrupa’nın ortak güvenlik ve savunma kimliğini etkin bir şekilde hayata geçirmesi kısa vadede pek mümkün görünmemektedir.
(Ömer Ersoy, Araştırmacı)
[1] http://www.ftleavenworthlamp.com/articles/2010/01/14/news/news3.txt
[2] http://www.thebulletin.org/web-edition/op-eds/time-to-reconsider-us-nuclear-weapons-europe
[3] Bkz. http://www.nuclearfiles.org/menu/key-issues/nuclear-weapons/issues/nato-nuclear-policies/1990-07-00_new-strategic-concept_nato_int-intro.html
[4] http://www.globalissues.org/article/75/world-military-spending