1982 Anayasası Siyasi Partilerin kapatılması rejimi ile alakalı parti kapatma yetkisini Anayasa Mahkemesi’ne, kapatma davası açma yetkisini de Yargıtay Cumhuriyet başsavcısına vermiştir (AY m.69). Görüldüğü üzere dava açma yetkisi herhangi bir Cumhuriyet Savcısı yerine bir yüksek yargı başsavcısına, kapatma yetkisi de herhangi bir mahkeme yerine Anayasa’nın üstünlüğünü hayata geçirme teminatı olan bir yüksek yargı organına verilmiştir. Bu durum her ne kadar siyasal partilere güvence sağlar gibi görünse de büyük riskler barındırmaktadır.
Türkiye’de bu iki aktörün gerek dava açma gerek parti kapatma yönündeki aktifliği dikkat çekmektedir. Bu durum siyasi çevrelerde ve hukuk doktrininde eleştirel yönde geniş bir konsensüs oluşturmuş ve Anayasal revizyonlara neden olmuştur. Bu konuda ilk değişiklik 1995 yılında yapılmıştır.
[2] Bu değişiklik ‘odak olma’ kriterini Anayasa’ya eklemiştir. Artık 68. maddedeki eylemlerden dolayı kapatma kararı ancak ‘bu nitelikte fiillerin işlendiği bir odak haline gelme’ durumunda sözkonusu olacaktır. Değişiklik paketi 149. maddede de değişiklik yapmıştır. Buna göre kapatma davalarında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısından sonra ilgili parti genel başkanlığı veya tayin edeceği bir vekil savunma yapabilecektir.
Bu değişiklikler ikili aktörleri frenleyememiş, parti kapatmaya aynı doğrultuda devam etmişlerdir. Bunun üzerine 2001 yılında ‘odak olma’ kriterini açıklar nitelikte 69. Maddeye eklenti yapılmıştır.
[3] Anayasa bu düzenlemeyle ‘odak olma’ durumunu tespit edecek olan Yüksek Mahkeme’ye yol göstermekte, geniş yorumlamalara karşı onu sınırlandırmaktadır. Aynı maddede yapılan bir diğer değişiklik de müeyyide açısındandır. Artık Anayasa Mahkemesi kapatma kararı yerine ‘Devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksunluk kararı’ verebilecektir. Böylelikle kapatma gibi ağır bir yaptırımın yerine daha hafif bir yaptırım uygulayabilecektir. 2001 Anayasa değişikliğinde getirilen bir başka husus da kapatmaya nitelikli çoğunlukla (beşte üç) karar verilmesidir (AY m.149-1).
Ayrıca 2004 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile milletlerarası insan hakları andlaşmalarına milli kanunlar karşısında öncelik tanınmıştır.
[4] Bu da diğer temel hak ve özgürlükler konusunda olduğu gibi parti kapatma konusunda da Avrupa normlarına uyulmasını, Türk yargı organı bakımından anayasal zorunluluk haline getirmiştir. Avrupa Konseyi’nin kurucu ülkelerinden Türkiye 1954 yılında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini onaylamış, 1987 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkını, 1989 yılında mahkemenin bağlayıcı yetkisini kabul etmiştir. Dolayısıyla AİHM kararları ve Venedik Komisyonu’nun raporlarını söz konusu Avrupa normlarından saymak mümkündür.
[5]
Venedik Kriterleri ve AİHM
“Venedik Komisyonu” olarak bilinen “Avrupa Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu (The European Commission for Democracy through Law)”, Avrupa Konseyi’nin anayasal konulardaki danışma organıdır. Bu komisyonun 1999 tarihli raporu partilerin yasaklanmasına ilişkin bazı kriterler öngörmektedir. Rapora göre “Siyasî partilerin yasaklanması veya kapatılması, partilerin ancak anayasayla güvence altına alınan hak ve hürriyetleri ortadan kaldıracak şekilde, demokratik anayasal düzenin devrilmesi için
şiddet kullanılmasını savunmaları veya
bir siyasî araç olarak şiddet kullanmaları durumunda meşrudur. Partinin anayasanın barışçı bir şekilde değiştirilmesini savunması, tek başına kapatılması veya yasaklanması için yeterli değildir.”
[6] Görüldüğü üzere parti kapatma ‘şiddet kullanmayı savunma’ veya ‘bir siyasi araç olarak şiddet kullanılması’ durumunda söz konusu olabilecektir.
AİHM’nin ise bu kriterlere ek olarak, Refah Partisi davasında
[8] oluşturduğu ve Halkın Emek Partisi(HEP) davasında
[9] teyit ettiği bir kriter şu şekildedir: “…bir siyasi parti mevzuatta, devletin hukuki ve anayasal yapılarında bir değişiklik için ancak iki şartla kampanya yürütebilir: Birincisi, bu amaç için kullanılan araçlar hukuki ve demokratik olmalıdır; ikincisi önerilen değişikliğin kendisi de temel demokratik ilkelerle bağdaşabilir olmalıdır”. Yani AİHM'nin, büyük çoğunluğu Türkiye'ye ilişkin olan kararlarında ortaya çıkan ilkeler: biçimsel ve içeriksel açıdan demokratik ilkelerden ayrılmamak kaydıyla siyasi partilerin, bir ülkenin hukuki ve anayasal yapısında değişiklik yapılmasını savunabileceği yönündedir.
Sonuç
Görüldüğü üzere ‘siyasi parti kapatma rejimi’nde anayasal düzeyde demokratik değişiklikler yapılmıştır. Yine aynı doğrultuda Venedik Komisyonu raporları ve AİHM kararları vardır. Ancak bu gelişmeler, parti kapatma rejiminin ikili aktörlerinin hızını kesmemiştir. Nihayetinde hükümet partisine karşı açılan davada, anayasaya aykırı eylemlerin odak noktası haline geldiği sonucuna varılarak hazine yardımından kısmen mahrumiyet kararı çıkmıştır.
[10] Sözkonusu karar hükümet partisine ihtar niteliğinde olup, diğer aktör olan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına yol gösterici niteliktedir. Hükümet partisi yönünden ‘Demokles’in kılıncı’ asılmış, sarı kart gösterilmiştir. Nitekim Başsavcının 400’ün üzerindeki delillerinden sadece 26 tanesi ‘gerekçe gösterilerek’ kabul edilmiştir. Bu da bir dahaki kapatma davasında Yargıtay Başsavcısına yol gösterici niteliktedir. Ayrıca Yargıtay Başsavcısının siyasi partilerin kapatma davası açılıp açılmayacağını 'hissedeceği' yönündeki sözleri de ‘Demokles’in kılıncı’nı sallandırmaktadır.
İşte ikili aktörlerin bu tavır ve hızı, yargı reformu kapsamında anayasa yargısında revizyon yapılmasını gerektirmektedir. Yani kapatma nedenleri ne kadar sınırlandırılsa ve zorlaştırılsa da çözüm olmayacak gibidir. Bu noktada Venedik komisyonunun anayasa mahkemesi ile alakalı ‘mahkemenin kompozisyonunun, Türk toplumundaki çeşitli eğilimleri yeterince yansıtmadığı’ şeklimdeki kanaatini de hatırlatmak gerekir. Bu nedenle anayasa mahkemesinin mahkeme sıfatını koruyacak ölçüde yargıçlardan ve çoğunlukla parlamentonun seçtiği uzmanlardan oluşması gerekmektedir. Böylelikle dolaysız meşruiyet ile toplumdaki çeşitli eğilimlerin daha fazla yansıması mümkün olacaktır. Ayrı bir çalışma konusu olmakla birlikte, bu tarz bir oluşumun siyasi istikrar üzerinde de olumlu etkisi olacaktır.
Bunun yanısıra Avrupa’nın hiçbir ülkesinde bulunmayan Cumhuriyet Başsavcısının re’sen dava açma yetkisi de parlamentoya verilmelidir. Bu yetki, Başsavcının tamamen kendi inisiyatifi ile kullanabileceği bir yetki olmaktan çıkartılıp ‘bağlı yetki’ haline getirilmelidir. Yani dava, parlamentodaki belirli bir çoğunluğun teklifi veya Bakanlar Kurulu kararı üzerine Adalet Bakanlığının istemiyle açılabilmelidir.
Asım YILDIRIM, Asistan
[1] Münci Kapani, Politika Bilimine Giriş, 9. baskı, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1997, s. 159.
[2] 23 Temmuz 1995 Tarihli ve 4121 Sayılı Anayasa Değişikliğine İlişkin Kanun.
[3] 3 Ekim 2001 Tarihli ve 4709 Sayılı Anayasa Değişikliğine İlişkin Kanun.
[4]7 Mayıs 2004 Tarihli ve 5170 Sayılı Anayasa Değişikliğine İlişkin Kanun ile AY m.90-son’a eklenen tümce.
[5] Ergun Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, 10. Baskı, Yetkin Yayınevi, Ankara,2009, s.104.
[6] “Siyasî Partilerin Yasaklanması, Kapatılması ve Benzer Tedbirler Hakkında Rehber İlkeler (Guidelines on Prohibition and Dissolution of Political Parties and Analogous Measures)” Venice, 10-11 December 1999. http://www.venice.coe.int/docs/2000/CDL-INF(2000)001-e.asp.
[7] “Opinion On The Constitutional And Legal Provisions Relevant To The Prohibition of Political Parties in Turkey” Venice, 13-14 March 2009. http://www.venice.coe.int/docs/2009/CDL-AD%282009%29006-E.asp?MenuL=E.
[8] Case of Refah Partisi [the Welfare Party] and others v. Turkey, applications nos. 41340/98, 41342/98 ve 41344/98.
[9] The People’s Labour Party (HEP) v. Turkey, 22723/93, ECHR 408.
[10] E. 2008/1, Siyasi Parti Kapatma, K.2008/2, k.t. 30.07.2008, Resmi Gazete, 24 Ekim 2008, Sayı 27034.