ENGLISH
11.03.2010
Ana Sayfa » Savunma - Güvenlik - TerörGeri Dön «

Uluslararası Politikada Nükleer Güç Etkisi ve Güncel Sorunlar

27.01.2010 12:10:14

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Dünyamız, tüm insanlığı ilgilendiren ve hiçbir ülkenin kendini emin ve korunaklı göremeyeceği terörizm, sınır aşan organize suçlar, silahlı çatışmalar, salgın hastalıklar ve küresel ısınma gibi sınır tanımayan sorunlarla yüzyüzedir. Nükleer silahların yayılması ve kullanılması tehlikesi de bu sorunlardan birisi hatta en ciddi risk taşıyanı olarak kabul edilmektedir.

Giriş

Son dönemde dünya genelinde artan askeri harcamalar ve yaygınlaşan silahlı çatışma ve savaşlar, küresel barışı ve güvenliği korumakla görevli Birleşmiş Milletleri ve geçici olanlarla birlikte 15 üyeli Güvenlik Konseyi’ni tartışılır hale getirmiştir. II. Dünya Savaşından sonra kurulan yeni dünya düzeninin en kritik organlarından birisi olan Güvenlik Konseyi’nin üzerine düşen sorumluluğu tam olarak yerine getirmediği, üye ülke sayısının çok sınırlı tutulduğu, sadece daimi üye ülkelerin savunuculuğunu yaptığı, kıtaların eşit ve adil oranda yeterince temsil edilmediği artık birçok ülke tarafından yüksek sesle ifade edilmeye başlanmıştır. Küresel güvenliği çok yakından ilgilendiren nükleer silahlanma meselesinde de BM’nin ve Güvenlik Konseyi’nin sınıfta kaldığı ileri sürülmektedir. Küresel silah sektörünü elinde bulunduran beş daimi ülkenin (ABD, Rusya, Çin, Fransa, İngiltere) öncülüğünde kurulan ve kendilerinin dışında kaldığı ‘nükleer silahların engellenmesi rejiminin’ de, Hindistan, Pakistan, Kuzey Kore ve İsrail örneklerinde olduğu gibi bazı ülkelerce delindiği ya da bu yönde çaba sarfedildiği görülmektedir.    

Önümüzde böyle olumsuz ve karamsar bir tablo varken, bu yıl yapılan 65. BM Genel Kurulu Toplantısı esnasında, 24 Eylül 2009 tarihinde Güvenlik Konseyi’nce nükleer silahlara karşı alınan tarihi karar, bir anda ibreyi nükleer silahlanmanın sona erdirilmesini destekleyenlere doğru çevirmiştir. Dünya barışı konusunda iyimserlerin de seslerinin duyulmasını sağlayan bu karar, nükleer silahların yayılmasına son verilmesini ve mevcut silah stoklarının azaltılarak ileride nükleer silahsız bir dünyaya kavuşulmasını öngörmektedir. Bu kararın alınmasında, dünyadaki nükleer silah stoklarının büyük bir kısmını elinde bulunduran ABD’nin etkin ve öncü rol oynaması, önümüzdeki dönemde bu alanda gerçekçi ve kapsayıcı adımların atılma ihtimalini güçlendirmiştir. Halen Güvenlik Konseyi geçici üyelik görevini sürdüren Türkiye’nin de bu kararın altında imzası bulunmaktadır.
Ancak iyi niyetin ortaya koyulduğu bu noktada cevap bulması gereken iki önemli soru vardır. Birincisi, dünyanın 1945 yılında acı bir şekilde tecrübe ettiği atom bombası gerçeğinden vazgeçerek 1945 öncesindeki nükleer silahsız evreye dönmek mümkün müdür? İkincisi, her ülkenin doğal hakkı olarak kabul edilen barışçıl amaçlı nükleer enerjinin suiistimal edilmeyeceğini garanti edecek etkili bir küresel kontrol sistemi kurulabilir mi?
1945’te ABD’nin açtığı nükleer silahlanma yolundan Rusya, İngiltere, Fransa ve Çin’in ardından Hindistan, Pakistan Kuzey Kore ve İsrail de geçmiş bulunmaktadır.[1] Enerji ihtiyacını karşılamada cazip bir alternatif olan ticari nükleer reaktörler ise yaklaşık 31 ülkede faaldir.[2] Son dönemde enerjide dışa bağımlılığı azaltmak ya da enerji arzını çeşitlendirmek isteyen ülkelerin nükleer enerjiye yöneldikleri görülmektedir. Dolayısıyla nükleer sorun, ülkelerin, atomun parçalanmasıyla açığa çıkan bu büyük enerjiyi, hangi amacın hizmetine vereceğiyle doğrudan ilgilidir.
Nükleer gücün suistimali konusunda yaşanan tartışmalar, kitle imha silahlarının istenmeyen ülkelerin eline geçmesini engellemeye ya da Kuzey Kore örneğinde olduğu gibi bazı ülkeleri bu silahlardan vazgeçirmeye odaklanmış gözükmektedir. 11 Eylül 2001 terör saldırılarının ardından daha da güçlenen bu argümana, devlet dışı aktörlerin de nükleer güce ulaşmak isteyebilecekleri ihtimali eklenmiştir.
Bulunamayan kitle imha silahları, ABD’nin Irak işgalinin görünen gerekçesi olurken, İran’ın uzun süredir izlediği nükleer program ise, sadece Orta Doğu’nun değil tüm dünyanın en hassas meselelerinden birisi olmaya devam etmektedir. İsrail’in askeri silah stoklarında nükleer başlıklı füzelere de yer vermesi, bu sorunu daha da derinleştirmektedir.
Makalede, nükleer güç meselesinde yukarıda belirttiğimiz sorunlar ekseninde dünyanın geldiği aşama incelenmekte ve nükleer terörizm konusunda yapılan tartışmalar ortaya konularak küresel barış ve güvenliğin tesisine yönelik atılması gereken adımlar masaya yatırılmaktadır.[3]
 
 
Silahlı Nükleerleşme 
Savaş teknolojilerinde belli başlı kırılma noktaları vardır. Barutun, topun ve tüfeğin icadı bunlardan birkaçıdır. Bilindiği gibi, klasik bir savaşta muharip taraflar, ellerindeki askeri kabiliyetleri savaş meydanında kullanarak zafere ulaşmayı hedeflerler. Daha çok askeri personel arasındaki çarpışmalara sahne olan Birinci Dünya savaşı, bu geleneksel mantığı yansıtmaktadır. Ancak İkinci Dünya savaşıyla birlikte savaş mantığı yeni bir döneme girmiştir. Ortalama 60 milyon kişinin yaşamını yitirdiği ve iki kez atom bombasının kullanıldığı bu savaşta sivil kayıpların yüzde 50’yi aştığı tahmin edilmektedir.[4]
2. Dünya savaşıyla birlikte savaş teknolojisi, sivil-asker ayırımı yapmaksızın kitle imhasına yönelmiştir. II. Dünya savaşı sırasında 1945 yılında ABD’nin Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki şehirlerine attığı ve yüzbinlerce insanın ölüm ve yaralanmasına sebep olan nükleer bombalar bunun en somut örneğidir.[5] Japonya’ya düzenlenen bu saldırının ardından ABD Başkanı Truman’ın yaptığı ilk konuşmada, atılan bu bombaların herbirinin 20 bin ton TNT’nin patlama gücüne denk olduğunu söyleyerek, artık hem modern dünyanın teşekkülünde hem de karşı tarafın yok edilmesinde nükleer gücün kullanılabileceği yeni bir çağa girildiğini dünyaya ilan etmiştir.[6]
Aslında bu mesaj sadece Japonya’ya değil başta Sovyet Birliği olmak üzere dünyanın geri kalanına verilmekteydi. Atom bombaları, SSCB ile Japonya arasında 1941 yılında imzalanan saldırmamazlık anlaşmasının sona ermesine az bir süre kala atılmıştır. O günlerde Kızıl ordunun Japonya’yı işgalinin gündemde olması belki de ABD’nin atomik diplomasiyi kullanarak Japonya’yı hemen teslim olmaya zorlamasının birincil nedeni olmuştur.
ABD’li karar vericiler Japonya’nın buna karşılık verecek kategoride bir silaha sahip olmadığını bilmekteydi. Bu noktada önemli bir soru akla gelmektedir. Acaba Japonya’da da atom bombası olsaydı bu durumda ne olurdu? Net bir cevabı olmamakla birlikte öyle bir durumda, ya bu ilk bomba hiç kullanılamayacaktı ya da gerçekten büyük bir nükleer savaş patlak verecekti. 
Atom çekirdeğini parçalayarak elde edilen bu gücün silah olarak kullanması, karşı tarafı topluca yok etmeyi hedeflemek anlamına gelmektedir. Küçük bir bombanın nasıl oluyor da böyle büyük bir yıkıma sebebiyet verebildiğini anlamak için ise öncelikle atom fiziğine bakmak gerekir. Nükleer enerji, atomun çekirdeğiyle ilgili bir olay olup iki şekilde elde edilmektedir. Bunlardan birincisi, büyük bir çekirdeğin parçalanması, yani fisyon; ikincisi ise iki küçük çekirdeğin birleştirilmesi, yani füzyondur. Atom bombası denilen fisyona dayalı patlayıcılarda, uranyum ya da plutonyum çekirdeklerinin zincirleme reaksiyonu söz konusudur. Bu reaksiyon saniyenin milyonda biri kadar kısa bir sürede fisil çekirdeklerin tümünün parçalanmasını ve yüzlerce kiloton TNT değerinde bir enerjinin açığa çıkmasını sağlamaktadır.[7] Hidrojen bombası ise nükleer füzyon reaksiyonuna dayanmakta; hidrojen atomlarının birleşerek helyum atomlarına dönüştüğü tepkimeden doğmaktadır. Ancak hidrojen bombasının patlatılması için gerekli olan yüksek derecedeki ısıyı da hemen öncesinde patlatılan atom bombası sağlamaktadır. Hidrojen bombasının gücü ise aynı ağırlıktaki atom bombasının yaklaşık 1000 katıdır.[8] 
Nükleer silah sadece kullanıldığı andaki kayıplarla yetinmemekte; devasa bir mantar biçimindeki radyasyon bulutunun yol açtığı radyoaktif serpinti yüzünden senelerce sonra bile ölümlere, sakatlıklara ve ölümcül hastalıklara sebebiyet vermektedir. İleri teknoloji sayesinde bugünün nükleer silahları, Hiroşima’ya atılan atom bombasının çok üstünde bir güce sahiptir. Yapılan hesaplamalar sadece ABD’nin ya da sadece Rusya’nın elindeki nükleer silah stokunun, tüm insanlığı yok edecek bir patlamanın çok üzerinde bir güce sahip olduğunu göstermektedir.[9] 1945’ten günümüze, birçok sağlık riskini beraberinde getiren 2000’i aşkın nükleer bomba denemesinin başta ABD ve Rusya olmak üzere nükler silahlı ülkelerce yapılmış olduğunu da not etmemiz gerekir.[10] Bu denemelerin duracağına dair de bir işaret yoktur. 
Bu silahların, ülkelere güç, itibar, caydırıcılık ve göreceli bir güvenlik satın aldığı varsayılırken, dünya barışına ve toplumların yaşam hakkına tehlikeli bir maliyet yüklediği görmezden gelinmektedir. Günümüzde, nükleer silahlar kullanılmaktan çok, kullanma tehdidini elinde bulundurmak amacıyla vardırlar. Ancak, bu asimetrik tehdidin ciddiye alınmaması ise yukarıda kısaca değindiğimiz tahrip gücü hesaba katıldığında mümkün değildir.
Nükleer silaha sahip olmak, bu silahları güvenli bir şekilde muhafaza etme, sürekli geliştirme, nükleer saldırı olması halinde karşı tarafa mukabelede bulunabilecek imkânlara sahip olma ihtiyacını her an düşünmek anlamına gelmektedir. Bu kapsamında, ilgili ülkeler, uzun menzilli ve kıtalararası füze programlarını, savaş uçakları, savaş gemileri, nükleer denizaltılar ya da her türlü savunma sistemini bu ihtiyacı uygun geliştirmek durumdadırlar. Bu da önemli bir maliyeti ve bütçe yükünü de baraberinde getirmektedir.
 
Nükleer Silahlanmada İlk Beş Ülke
II. Dünya savaşının ardından ABD bütçesine önemli maliyetler yükleyen nükleer silah programı, bombaların imha ve vuruş kabiliyetini artırmak üzere devam ettirilmiştir. Askeri açıdan nükleer fizikçilerin gözde olduğu bu dönemde 1949 yılında ilk atom bombası denemesini yapan Sovyetler Birliği de ABD’nin hemen ardından nükleer yarışa dâhil olmuştur. 1952 yılında ilk nükleer denemesini yapan İngiltere’yi 1960 yılında Fransa takip etmiştir.[11] 1964 yılında komünist Çin’in, Sovyetlerin de teknik desteğiyle nükleer silah geliştirmesi ise Çin’in ulusal güvenlik doktrininde olduğu gibi uluslararası güç dengesinde de ciddi etkiler meydana getirmiştir.[12]
 
İlk Beşin Ardından Yayılan Nükleer Silahlar
Ne gariptir ki, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme (NSYÖ) Antlaşması’yla birlikte yürürlüğe giren uluslararası nükleer kontrol rejiminin koruyucusu ve savunucusu durumunda olan ilk beş ülke, nükleerleşme yoluna giren diğer ülkelere teknik, tecrübe ve malzeme yardımlarını esirgemeyerek bir anlamda küresel denetim sisteminin delinmesine adeta zemin hazırlamışlardır. 
İlk beşi takip eden ülkelere baktığımızda, Hindistan’ın nükleer kontrol rejimini ilk ihlal eden ülke olduğunu görmekteyiz. Hindistan’ın Pakistan ve özellikle Çin ile ilişkilerinin gergin olması nükleer bir devlet olma amacının temel gerekçesi olmuştur. Çin’in Sovyet desteğine karşın Hindistan da, başlangıçta ABD’nin teknik ve teknoloji desteğini alarak nükleer programını uygulamış ve 1974 yılında ilk silah denemesini gerçekleştirmiştir.[13] Ancak bu deneme, Çin’in üzerinde Hindistan’ın beklediği etkiyi meydana getirmemiştir.[14]
1974’deki bu patlama asıl etkiyi Pakistan üzerinde yapmıştır. Keşmir meselesi yüzünden sürekli gerginliğe ve bazen de silahlı çatışmalara sahne olan Pakistan-Hindistan ilişkileri, Hindistan’ın atom bombasını elde etmesiyle daha da kötüleşmiş, bu durumu yaşamsal bir tehdit olarak algılayan Pakistan, 1972’de başlattığı nükleer silah programını hızlandırmıştır. Çin Halk Cumhuriyeti’nin teknoloji ve malzeme desteğini alan Pakistan, 1998 yılında ilk nükleer silah denemesini gerçekleştirmiştir.[15]
Kuzey Kore’nin nükleer silaha yönelmesinde, ABD ile Doğu Bloğunu (Sovyetler Birliği ve Çin) karşı karşıya getiren 1950-1953 Kore savaşının önemli bir etkisi vardır. Savaş esnasında Kuzey Kore’ye yönelik nükleer silah kullanma tehdidinde de bulunan ABD’nin aklında II. Dünya savaşında Japonya’yı teslimiyete zorlayan atom bombalarının ikna edici gücü vardı. Dış tehditler karşısında kendi varlığının devamı için bu teknolojiye sahip olmayı gerekli gören Kuzey Kore de, savaşı bitiren ateşkesin hemen ardından Kim İl Sun’un liderliğinde nükleerleşme yoluna girmiştir. Bu amaçla Sovyetler Birliği ile işbirliği anlaşmaları imzalanmış ve nükleer teknolojinin alt yapısı ülkeye transfer edilmiştir. Kuzey Kore’nin bu alandaki çabalarına, sonraki dönemde Çin’den finans ve eğitim desteği de gelmiştir.[16] Bu çabaların neticesinde Kuzey Kore ilk nükleer denemesini 2006’da gerçekleştirerek nükleer silahlı güç olduğunu dünyaya ilan etmiştir. Kuzey Kore’nin nükleer silah programını sona erdirmesi için 2003 yılında başlatılan ABD, Çin, Güney Kore, Kuzey Kore, Japonya ve Rusya’nın katıldığı ‘6 taraflı’ müzakere süreci 2009 Nisan’ında Kuzey Kore’nin masadan ayrılmasıyla kesintiye uğramış durumdadır. Kuzey Kore 2009 Mayıs ayında müzakere masasına dönebileceği sinyalini vermiş ancak henüz somut bir adım atılmış değildir.[17]
İsrail’in nükleer silah programı ise halen ‘bilinen bir sır’ olmaya devam etmektedir. Zira İsrail, ne nükleer silah sahibi olduğunu resmi olarak kabul etmiş ne de tespit edilen nükleer bir denemeye imza atmıştır. 1947 yılında, BM Genel Kurulu’nun oy çokluğuyla kabul edilmesi/kurulmasının ardından, Arap-İsrail çatışması ve savaşları aralıklarla devam etmiştir. Bu süreç içerisinde İsrail, yaşamsal gereklik olarak gördüğü nükleer silah teknolojisini geliştirmek için yoğun gayret sarfetmiştir.[18] Bu çabalarında İsrail’e, Fransa ve Güney Afrika’nın teknoloji, malzeme ve uzmanlık desteği sözkonusu olmuştur.[19] Ayrıca İngiltere’nin de 1958 yılında, plutonyum zenginleştirmede hayati önemi olan bir malzemeyi gizlice İsrail’e sattığı ortaya çıkmıştır.[20] Tam olarak bilinmese de İsrail’in 1967’den itibaren nükleer silaha sahip olduğu tahmin edilmektedir.[21] İsrail’in elindeki nükleer silahlarla ilgili uluslararası camia yaptırım gücü olmayan BM Genel Kurul kararlarının dışında bugüne kadar herhangi bir girişimde bulunmuş değildir.
Bu noktada, ABD Başkanı Obama’nın BM Güvenlik Konseyi’nde ABD’nin ‘nükleer silahsız bir dünya’ konusunda kararlı olduğu mesajını verdiği tarihi konuşmasını, İsrail pek üstüne almış gibi görünmemektedir. Nükleer silahlar konusunda kendisine yöneltilen bir soruyu yanıtlayan İsrail Başbakanı Netanyahu, üstü kapalı olarak, ABD Başkanı Nixon ile İsrail Başbakanı Golda Meir arasında 1969 yılında varılan mutabakata işaret ederek ABD ile aralarındaki ortak anlayışın halen geçerliliğini koruduğunu belirtmiştir. Yazılı bir belgede yer almayan bu mutabakat, dünyaya ilan etmedikçe ve nükleer deneme yapmadıkça İsrail’in nükleer silah programını ABD’nin kabul ettiği anlamına gelmektedir. Obama’nın da bu çizgiden çıkmayacağı mesajını İsrailli muhataplarına ilettiği ileri sürülmektedir. Netanyahu’ya göre Obama tarihi konuşmasında özellikle Kuzey Kore ve İran’ı kastetmiştir.[22] 
İlk beş ülkenin dışında, nükleer silah geliştiren ya da geliştirmeye çalışan ülkeler bu dört ülkeyle sınırlı kalmamıştır. Bu dönem içerisinde Arjantin, Brezilya, İsveç, İsviçre, Irak, Güney Kore, Tayvan, Libya ve Cezayir de nükleer silaha yönelmişler ancak gönüllü ya da gönülsüz olarak nükleer silah programlarından vazgeçmişlerdir.[23] Nükleer silaha yönelmekle kalmayıp üretim kabiliyetine de ulaşan Güney Afrika ise gönüllü olarak nükleer silahlarını imha eden ilk ve tek ülke olmuştur.[24]
Bu ülkelerin dışında 1949 yılında kurulan NATO (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü)’nun geliştirdiği güvenlik konsepti kapsamında ABD’nin nükleer bombaları, nükleer silaha sahip olmayan bazı NATO üyesi ülkelere yerleştirilmiş olması da ayrı bir tartışma konusudur.
Soğuk savaşın bitmesi NATO’nun Avrupa’daki nükleer silahlarını çekmesi sonucunu doğurmamıştır. Tam aksine NATO Avrupa’nın güvenliği için bu silahları muhafaza etmekte kararlı görünmektedir.[25] Bu kapsamda Belçika, Almanya, Hollanda, İtalya ve Türkiye’deki NATO askeri üslerinde ABD’nin kontrolünde olmak üzere toplam 150 ila 250 arasında nükleer bombanın bulunduğu tahmin edilmektedir.[26] Bu ülkelerin hepsi Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşmasına taraf olmalarına rağmen kendi topraklarında başka bir ülkenin nükleer silahlarını barındırmaları nükleer silahların uluslararası kontrol rejimini tehdit eder niteliktedir.
İran Bağlantılı Nükleer Tartışmalar Nereye Gidiyor
Yukarıda değinilen ülkelerin şu aşamada dışında değerlendirilen İran, son dönemde kontrol dışı nükleer güç tartışmalarında dünya gündemini en fazla meşgul eden ülke olmuş ve olmaya devam etmektedir. 1970'te NSYÖ Antaşmasını imzalamış olan İran, giderek büyüyen enerji ihtiyacını karşılamak üzere NSYÖ Antlaşmasında her ülkenin doğal hakkı olarak garanti altına alınan barışçıl amaçlı nükleer enerji elde etmek istediğini belirtmektedir. Ancak NSYÖ Antlaşması gereklerini tam olarak yerine getirmediği ortaya çıkan İran’ın asıl nihai hedefinin nükleer silah olduğu şüphesi henüz giderilmiş değildir. [27] Aslında İran’ın nükleer programını 1979 öncesi ve sonrası olarak incelemek gerekir. 1979 öncesinde ABD ile ilişkileri üst düzeyde olan İran, nükleer enerji teknolojisinde ABD’nin yardım ve desteğini almaktaydı. 1979’dan sonra ise, İran’ın nükleer güç olma hedefinde herhangi bir değişiklik olmazken, yardım alınan ülke ise Rusya ve Çin olarak değişmiştir.[28]
İran’ın nükleer silah ürettiği konusunda elde somut bir kanıt bulunmamakla birlikte, bu ihtimalin varlığı bile İsrail açısından yaşamsal bir tehdit olarak algılanmaktadır. Bunun nedeni İran’ın İsrail’e atacağı iki atom bombasının bütün İsrail'i yok edebileceği gerçeğidir. Madalyonun diğer yüzüne baktığımızda ise, İran, olası bir ABD ya da İsrail saldırısını veya tehdidini etkisiz kılmak için birkaç nükleer silaha sahip olmayı muhtemelen yeterli görmektedir. Diğer taraftan, nükleer silahlanmayı, bölgesel liderlik mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olarak gören İran’ın bu anlamda eli güçlenmiş olacaktır.[29] Bu durum, ABD, İsrail, AB, Türkiye, Rusya, Çin ve Arap ülkeleri de dâhil olmak üzere bölgeyi ve bölgede çıkarları olan tüm ülkeleri etkileyen ve ilgilendiren bir konu olmaya devam etmektedir.
24 Eylül 2005 tarihinde, UAEA’nın Yönetim Kurulu, İranı Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’na uygun hareket etmediği kararına vardı. Bu karar, konunun BM Güvenlik Konsweyi’ne havale edilebilmesi açısından önemli bir dönüm noktası olmuştur. Sözkonusu karar alışılmışın tersine ancak oy çokluğuyla alınabilmiştir. 35 üyeli Kurulun 22 üyesi kararı desteklerken, 12 üye çekimser kalmış, bir üye ise karşı oy kullanmıştır.[30] 
Eylül 2009’da düzenlenen BM zirvesi sırasında ABD Başkanı Obama, İngiltere ve Fransa liderlerinin de hazır bulunduğu bir basın toplantı yaparak, İran’da, Natanz’daki uranyum zenginleştirme tesisine benzer başka bir tesisin var olduğunu dünyaya ilan etmiştir. Yapılan ortak açıklamada, istihbarat raporlarına göre ülkenin dini başkenti Kum şehrinin yakınında bulunan ve bitmek üzere olan bu tesisin derhal denetime açılması istenmiştir. Devrim Muhafızlarının koruması altında bulunan bu tesisin deşifre olması, İran’ın asıl amacının nükleer silah üretmek olduğunu ileri sürenlerin elini güçlendirdiği muhakkaktır. İran ise, özellikle İsrail’den baskın bir hava saldırısı ihtimalini göz önüne alarak böyle bir yol seçtiğini ileri sürmüştür.[31]
Durumun ciddiyetinin farkında olan İran, vakit kaybetmeksizin, Kum’daki tesiste BM denetçilerinin inceleme yapabileceklerini açıklamış ve ardından UAEA uzmanları sözkonusu tesisiste incelemelerde bulunmak üzere Ekim ve Kasım aylarında İran’a iki ayrı ziyaret gerçekleştirmiştir.[32]
ABD, İran’ı nükleer enerji konusunda uzlaşmaya zorlamak için şu anda uygun bir ortam olduğunu düşünmekte ve beş BM Güvenlik Konseyi üyesi ile Almanya’nın nükleer enerji konusunda İran’la sürdürdüğü müzakereleri desteklemektedir. Bunun ilk işareti, Ekim ayının başında Cenevre’de gerçekleştirilen müzakerelerde kendini göstermiştir. Burada İran ve ABD’li diplomatlar ilk defa karşılıklı ikili görüşmelerde bulunmuşlardır. Bu müzakerelere katılan tüm taraflar en tecrübeli ve üst düzey diplomatlarını gönderirken bunun tek istisnası Çin olmuştur. Çin’in alt seviyede bir yetkiliyle bu görüşmelerde hazır bulunması özellikle ekonomik alanda İran’la artmakta olan ilişkilerini zedelemek istemediği şeklinde yorumlanabilir. Çin’in bu mesafeli duruşuna Rusya’nın da iştirak etmemesi için ABD’li diplomatlar yoğun çaba göstermektedir.[33] 
Bu görüşmelerde İran tarafı, prensip olarak nükleer yakıtlarının bir kısmının Rusya ve Fransa’da işlenmesine onay verebileceklerini söylemiştir. Ancak son gelinen noktada BM’nin önerdiği; İran’da üretilen düşük zenginleştirilmiş uranyumu yurtdışına göndererek zenginleştirme işlemine tabii tutmak, ardından tıbbi araştırma ve tedavilerde kullanılmak üzere İran’a yakıt çubukları şeklinde geri göndermek olarak özetlenebilecek teklif, İran tarafından Kasım 2009’da reddedilmiştir. Bu teklifin amacı, düşük zenginleştirilmiş uranyumunun büyük bir kısmını İran’ın elinden almak, böylece muhtemel bir nükleer bomba yapımı için gerekli olan hammadeyi İran’dan uzaklaştırmaktır. İran bunun yerine, kendi topraklarında eş zamanlı nükleer değiş tokuş yapılmasını önermiştir. Bu teklif de Batı tarafından itibar görmemektedir.[34]        
UAEA eski başkanı ElBaradei’in bu makamdayken yaptığı son konuşmasında, Tahran’daki Araştırma Reaktörü için gerekli olan yakıtın verilmesine yönelik önerilen anlaşmanın, insani ihtiyaçların karşılanması ve müzakerelerin yol alması için çok önemli bir fırsat olduğunu yenilemiştir. Bu fırsatın İran tarafından geri tepilmemesi gerektiğini de sözlerine eklemiştir ElBaradei.[35]
UAEA Yönetim Kurulu bu konuşmadan bir gün sonra, 27 Kasım 2009 tarihinde İran hakkındaki kararını vermiştir. Bu kararda, İran’ın Kum şehrinde yapımı devam eden nükleer santral inşaatının hemen durdurulması, deklare edilmeyen başka santrallerin olması halinde bunların derhal UAEA’na bildirilmesi ve İran’ın UAEA ile daha yakın işbirliği halinde çalışması gerektiği bildirilmektedir. Ayrıca alınan kararın UAEA tarafından BM Güvenlik Konseyi’ne rapor edilmesine karar verilmiştir.[36]  
Buna karşın İran parlamentosu, hükümetten UAEA ile ilişkilerin dondurulmasını talep etmektedir. İran hükümetinden yapılan yazılı açıklamada da, enerji elde etmek için nükleer güce sahip olmak gibi tüm ülkelere tanınan temel bir hakkın kendi elinden alınmak istenmesini kabul edilemez olduğu ve UAEA ile işbirliğine artık ihtiyaç duymadıkları belirtilmiştir.
Gelinen noktada, Güvenlik Konseyi’nden İran’a yönelik daha sert yaptırımların çıkma ihtimali her zamankinden daha fazladır. Sadece uluslararası yönü değil İran için iç politik yönü de olan ‘İran nükleer denkleminin’ nasıl çözüleceği ise henüz belli değildir.
 
Sivil Nükleer Enerjiden Vazgeçmek Mümkün mü?
1950’lerin başında itibaren, atom enerjisi elektrik elde etmek amacıyla kullanılmaktadır. Günümüzde fizyon enerjisi, doğal gaz, kömür ve petrol gibi sınırlı doğal enerji kaynaklarının önemli ve cazip bir alternatifi haline gelmiş durumdadır. Yeryüzündeki elektrik enerjisi üretiminin yüzde 17’si nükleer reaktörler tarafından karşılanmaktadır. Avrupa’da bu oran yüzde 27 civarındadır.[37]
Halen 31 ülkede 436 nükleer enerji santrali faal durumdadır. 15 ülkede ise 53 santralin inşa çalışmaları devam etmektedir.[38] Kalkınmış ülkelerin çoğu nükleer enerjiye sahiptir. Başlangıçta oldukça maliyetli olan nükleer enerji teknolojisi ileriki aşamada ekonomik ve güvenilir bir enerji kaynağına dönüşmektedir. Ülkeler yoğun çalışmalar yaparak nükleer enerjiden istifade etme olanaklarını giderek artırmaktadır.
UAEA’nın 2007 yılında yaptığı ‘2030 Yılı Nükleer Enerji İhtiyaç Projeksiyonu’na göre, nükleer santraller, ülkeler için en önemli enerji kaynaklarından birisi olmaya devam edecektir.[39]
Küresel ekonomi içinde güçlü ve belirleyici konuma sahip ülkelere baktığımızda, bunların büyük bir kısmının nükleer enerjiyi uzun yıllardan beri kullandığını görmekteyiz. Örneğin dünyanın ilk 10 büyük ekonomisi[40] nükleer enerjiden azami ölçüde istifade etmektedir. Bunun tek istisnası olan İtalya da, daha önce sahip olduğu ancak 1987 referandumu ile vazgeçtiği nükleer enerji üretimine yeniden başlama kararı almıştır. İtalyan Ekonomik Kalkınma Bakanı, ülkesinin 1987’de nükleer enerjiye sırtını dönmesiyle yaklaşık 50 milyar Avro ekonomik kayba uğradığını açıklamıştır. İtalya, elektrik faturasına Avrupa ortalamasına göre yüzde 30, Fransa’ya göre ise yüzde 60 daha fazla ödemektedir. Nükleer santrallerin tekrar kurulması amacıyla 2008 yılında kabul edilen yasayla, 2030 yılına kadar ülkenin elektrik ihtiyacının yüzde 25’inin nükleer güçten elde edilmesi planlanmıştır.[41]  
Konuya Türkiye açısından bakacak olursak, 2023'te dünyanın ilk 10 ekonomisinin arasına girmeyi hedefleyen ülkemizin bunu başarabilmesi için enerji üretim kapasitesini geliştirmesi şarttır. Bunun için de en kısa zamanda, örneğin ilk on yılda elektrik ihtiyacının en az yüzde 10-15’ini nükleer santrallerden elde ediyor hale gelmesi kaçınılmazdır. Türkiye aslında nükleer gücün önemini ilk fark eden ülkeler arasındadır. Bu doğrultuda ABD ile "Sulh için Atom"[42] Anlaşmasını 1955 yılında imzalayan Türkiye derhal gerekli bilimsel ve teknik alt yapı ile insan gücünü yetiştirmek üzere girişimlere başlamıştır. 1956 yılında Atom Enerjisi Komisyonu’nu kuran,[43] ardından 1962’de araştırma reaktörünü kuran Türkiye bir türlü nükleer enerji santralini kuramamıştır. En son yapılan ve sadece Rusya’nın teklif verdiği santral ihalesi de iptal edilmiştir.[44]
Nükleer enerji santrallerinin dışında yine sivil amaçlarla kurulan araştırma reaktörleri bulunmaktadır. Dünya üzerinde toplam 56 ülkede, bir kısmı zenginleştirilmiş uranyum yakıtıyla çalışan 250 civarında araştırma reaktörü vardır. Daha çok üniversitelerde ya da ulusal araştırma merkezlerinde bulunan ve enerji reaktörlerine göre çok daha küçük olan bu reaktörler, bilimsel, eğitim ve endüstriyel alanlarda ve kanser tedavisinde kullanılmaktadır.[45]
 
Nükleer Gücün Devlet Dışı Aktörlerin Eline Geçmesi İhtimali (Nükleer Terörizm)
Devletlerarası ilişikiler ve uluslararası hukuk açısından önemli bir mesele olarak algılanan nükleer gücün suiistimali olasılığı sadece hükümetler düzeyinde tartışılan ve devletlerin muhatap olduğu bir konu değildir. Soğuk savaşın bitmesi ve Sovyet imparatorluğunun yıkılması sonrasında yaşanan otorite boşluğu ve güvenlik zaafiyeti, binlerce nükleer başlıklı silahın ve tonlarca nükleer yakıtın istenmeyen ellere geçebileceği endişesini doğurmuştur. Uçakların bir silah olarak kullanıldığı 11 Eylül saldırılarının ardından, nükleer gücün de çok daha yıkıcı sonuçlar doğurabilecek şekilde terör amacıyla kullanılabilme ihtimali ise meselenin temel argümanı haline gelmiş durumdadır. Bu konuda en hararetli tartışmalar, daha önce bir ülkeye nükleer saldırı gerçekleştiren ve 2001’den itibaren terörizme karşı küresel savaş ilan eden ABD’de yaşanmaktadır.
ABD’nin bakış açısında göre, soğuk savaşın ardından dünyayı küresel anlamda sarsacak etkide bir nükleer savaş ihtimali azalsa da, bir terörist grup ya da nükleer silah kapasitesine sahip bir ülkenin yapabileceği birkaç nükleer bombayı patlatması ihtimali yükselmiştir. Bir nükleer bombanın patlatılması bile yüzmilyarca dolar ekonomik kayba, ölçülemez sosyal ve siyasi sonuçlar doğurur.[46]
ABD Başkanı Obama'nın, Afganistan ve Pakistan'daki durumun geleceğine dair yaptığı ve Afganistan’a 30 bin ek askerin sevk edileceğini açıkladığı konuşmasında, nükleer terörizm konusuna da atıfta bulunmuştur. Konuşmasında Obama, “Kitle imha silahı yapımında kullanılan araçları ortadan kaldırmalıyız.  Bu yüzden,  kontrolsüz kalan nükleer materyallerin teröristlerin eline geçmemesi için önlem alınması, nükleer silahların yayılmasının engellenmesi ve dünyanın nükleer silahlardan arındırılması hedefini gerçekleştirmeğe çalışmak benim dış siyasetimin esasını teşkil eder. Nükleer silahlarla donanmış Pakistan içerisinde ise tehlike daha da vahim, çünkü El Kaide ve aşırı uçlardaki diğer örgütlerin nükleer silahlar aradığını biliyoruz ve buldukları zaman kullanmaktan kaçınmayacaklarına inanmamız için pek çok neden var” demektedir. [47]  
Şu ana kadar hiçbir terör örgütünün nükleer silah ya da nükleer silah yapımında kullanılacak malzemeye sahip olduğuna dair bir bilgi olmamakla birlikte nükleer bir saldırı gerçekleştirmek isteyen bir terör örgütünün olduğunu varsaydığımızda, bu örgütün nasıl bir saldırı gerçekleştirebileceği ve hangi alternetiflere sahip olduğu konusu ayrı bir risk değerlendirmesini gerektirir. Örneğin, radyolojik serpinti yapan ‘dirty bomb’ (kirli bomba) şeklinde bir saldırı sözonusu olabilir. Nükleer reaktörlerden elde edilecek nükleer atıkların, klasik patlayıcılarla (dinamit, TNT gibi) sarılarak patlatılması neticesinde çevreye ölümcül radyoaktif partiküller yayılacaktır. Nükleer enerjiden yararlanan her ülkede radyoaktif atıkların depolandığı tesisler bulunmaktadır.[48]    
Bunun dışında, nükleer enerji reaktörlerine uçakla ya da tesirli patlayıcılarla saldırı yapılması diğer bir ihtimaldir. Bu durumda da Çernobil faciasında olduğu gibi bir etkinin oluşması kaçınılmazdır. Daha ölümcül diğer bir ihtimal ise nükleer bombaların ya da nükleer bomba yapımında kullanılabilecek zenginleştirilmiş uranyum ya da platonyumun suiistimal edilmesidir. Devlet kontrolünde olan nükleer silahların terör örgütlerinin eline geçmesi ihtimali diğerlerine göre daha zayıftır.[49] Ancak eski Sovyet Birliği topraklarındaki nükleer tesislerin göreceli güvenlik zafiyetleri ya da atom bombası yapabilecek bilgiye sahip bilim adamlarının varlığı bu ihtimali ayakta tutmaktadır.[50] 
Nükleer güç, çoğunlukla kabul edildiğinin aksine, bir tabanca gibi de kullanılabilir özelliktedir. Örneğin 2006 yılında İngiltere’de öldürülen eski KGB ajanı Alexander Litvinenko’nun ölüm sebebini araştıran doktorlar, nükleer tesislerde üretilen radyoaktif bir izotop olan ‘Plütonyum-210’ maddesinin bu olayda kullanılmış olduğunu tespit etmiştir.[51]    
Nükleer silahların ve silah yapımında kullanılabilecek nükleer maddenin yok edilmesi, nükleer terörizm ihtimalini de sıfıra yakın bir seviyeye getirecektir. Ancak nükleer silaha sahip olan ülkeler caydırıcı güç olarak bu silahlarından vazgeçecek gibi görünmemektedir.[52]
Nükleer terörizm başlığının alt başlıklarından birisi nükleer ve radyoaktif madde kaçakçılığı konusudur. Nükleer ve radyoaktif maddelerin kaçakçılığının engellenmesi için 1995’te kurulan veri bankası UAEA bünyesinde tutulmaya devam etmektedir. 2009 yılı itibariyle bu programa 107 ülke iştirak etmiş durumdadır. 1993’ten 2008 yılına kadar yetkisiz olarak bulundurma ve yasadışı ticaret gibi toplam 336 olay meydana gelmiştir. Bunların 15’i yüksek seviyede zenginleştirilmiş uranyum ve platonyum içermiştir.[53]Yakalamalar Almanya, Rusya, Çek Cumhuriyeti, Bulgaristan, Litvanya, Letonya, Kırgızistan, Gürcistan, Yunanistan ve Fransa’da gerçekleşmiştir.[54]Bu maddelerin menşei araştırıldığında çoğunun eski Sovyetler Birliği kaynaklı olduğu görülmektedir. Ele geçirilen bu maddelerin ise bomba yapımı için gerekli olan (bir atom bombası için en az 4-5 kilo zenginleştirilmiş uranyum ya da platonyuma ihtiyaç vardır) madde ve miktardan uzak olduğu tespit edilmiştir.[55]
Nükleer maddelerin kaçakçılığı ya da yetkisiz ellere geçmesinin engellenmesi, uluslararası siyasette bir baskı aracı olarak da kullanılabileceğini akılda tutmamız gerekir. Rusya’yla ilişkileri gerildikçe ABD ve Avrupa’ya daha fazla yakınlaşan Gürcistan buna örnek verilebilir. 2003 yılında Gürcistan-Ermenistan sınır kapısında Gürcü güvenlik güçlerince bir Ermeni vatandaşının üzerinde ele geçirilen 173 gram zenginleştirilmiş uranyum, ardından bir Rus vatandaşının yasadışı yollardan Gürcistan’a getirdiği tespit edilen 100 gram zenginleştirilmiş uranyum maddesi, Gürcistan-Rusya ilişkilerini daha da kötüleştirirken, ABD’nin Gürcistan’la bu alanda yakınlaşmanın yaşanmasına zemin hazırlamıştır.[56]
Bunun bir sonucu olarak, 2007 yılında ABD-Gürcistan arasında Gürcistan’a yönelik nükleer ve radyoaktif madde kaçakçılığıyla mücadelede işbirliği anlaşması imzalanmıştır. Bu kapsamda ABD, Gürcistan’a malzeme ve eğitim ve uzmanlık yardmında bulunmakta, deniz ve kara sınır noktalarında ABD’den hibe edilen nükleer madde dedektörleri kullanılmaktadır.[57] Rusya-Gürcistan arasında yaşanan 5 günlük savaşın sonrasında ABD Gürcistan’a, sınırların nükleer kaçakçılık amacıyla kullanılmasının engellenmesi amacıyla sağladığı yardımı artıracağını açıklamıştır. Yardımların artırılması ABD’nin Gürcistan üzerindeki etkisinin de artması anlamına gelmektedir.    
ABD Dışişleri Bakanlığı’nın geliştirdiği Nükleer kaçakçılık Erişim Girişimi kapsamında bugüne kadar ABD ile Ukrayna, Kazakistan, Gürcistan, Kırgızistan ve Ermenistan’la ortak eylem planları kabul edilmiştir. ABD’nin, eski SSCB sınırları içinde bu ikili ortaklıkları geliştirme yönünde çalışmalar yürüttüğünü görmekteyiz.[58] Özetle ABD’nin, nükleer terörizm ve nükleer materyallerin kontrolsüz yayılması kavramlarını, uluslararası dış politika enstrümanların birisi olarak kullanma gayreti içinde olduğunu söylememiz yanlış olmayacaktır.
 
Nükleer Tekonolojinin Sivil/Barışçıl Sınırları Ne Kadar Korunaklı?
Yukarıdaki örnekler aslında bu sivil sınırların çok da korunaklı olmadığını; nükleer kontrol rejiminin, ülkeleri askeri amaçlı nükleer teknolojiden vazgeçiremediğini göstermektedir. Ancak, sivil kullanımını garanti altına alan uluslararası kontrol ve denetim sisteminin tamamen başarısız olduğunu söylemek de yanlış olacaktır. 
Nükleer kontrol rejiminin merkezinde, nükleer enerjinin barışçıl amaçların dışında kullanılmasını önlemek üzere ortaya koyulan ‘1968 tarihli Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme (NSYÖ) Antlaşması’ bulunmaktadır.
Nükleer silahlı güce ulaşan ve aynı zamanda BM Güvenlik Konseyi daimi üyeleri olan ilk beş ülke, nükleer silah elde etmek için kolları sıvayan diğer ülkelerin varlığından endişe duyarak bu Antlaşmayı ortaya koymuşlardır. İlk beş ülkenin yasal olarak nükleer silaha sahip olduğunu garanti altına alan Antlaşma, 1970 yılında yürürlüğe girmiştir. Antlaşmanın üç temel hedefi vardır. Bunlar; nükleer silahların yayılmasını önlenmek, barışçıl amaçlarla nükleer enerjiden yararlanma hakkını garanti altına almak ve nükleer silahsızlanmadır. Bu amaçla üye ülkeleri Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) denetim ve takibine açan Antlaşmayı bugüne kadar 187 ülke onaylamıştır. NSYÖ Antlaşması’nın, nükleer silahların yayılmasının önlenmesinde kısmen başarılı olduğu kabul edilmektedir.[59] Ancak kendi ulusal güvenlik doktrinlerinde gizli nükleer silah programlarına yer veren ülkeleri bu amaçlarından caydırmakta çok etkili olduğunu söylemek mümkün değildir.[60]
Nükleer enerji ile nükleer silah arasındaki çizgi çok belirgin değildir. Sivil amaçla yani enerji elde etmek için uranyum zenginleştirilmesi, nükleer bomba üretmenin sadece birkaç adım öncesidir. Çünkü nükleer enerji elde etmekte kullanılan yakıt, aynı zamanda atom bombasının da ham maddesidir. İşte UAEA’nın temel görevi NSYÖ Antlaşması’nın verdiği yetkilerle ülkelerin nükleer enerji elde etmek için geliştirdikleri teknolojinin askeri amaçlara kaymasını engellemektir.[61]
Ancak NSYÖ Antlaşmasına Hindistan, Pakistan ve İsrail gibi hiç taraf olmayan ülkeler olduğu gibi Kuzey Kore gibi taraf olup da sonradan çekilen ülkeler de olabilmektedir. Antlaşmanın en önemli eksikliği burada yatmaktadır. Antlaşma, tüm ülkelerin taraf olmasını gerektirecek zorlayıcı bir müeyyide gücünden yoksundur. Ayrıca, Antlaşmada ayrılacıklı konumda olan ilk beş nükleer ülkenin aynı zamanda Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri olmaları, Antlaşmanın bu ülkelere karşı hiçbir baskı gücüne ve bağlayıcılığa sahip olmaması anlamına gelmektedir.  
UAEA Genel Müdürü Mohamed Elbaradei[62], geçen ay BM Güvenlik Konseyi’nde yaptığı konuşmada, küresel nükleer kontrol rejiminin çok kırılgan ve yetersiz olduğunu ifade etmiştir. Bu konuda en önemli icra organı olmakla birlikte 90’ın üstünde ülkeyle resmi ilişkilerinin henüz olmadığını ya da çok yetersiz olduğunu söyleyerek, bu durumun küresel düzeyde ülkelerin nükleer teknoloji ve malzeme durumlarını izlemelerinin önünde önemli bir engel oluşturduğunu açıklamıştır.[63]
1997 yılında Antlaşmaya eklenen Protokolün kabulüne kadar UAEA, deklare edilmeyen nükleer tesisleri inceleme yetkisine dahi sahip bulunmamaktaydı. Ek Protokol UAEA’nın yetkisini genişletse de Eylül 2009 itibariyle sadece 92 ülke bu Protokole taraf olmuştur.[64]
Kontrol rejiminin diğer önemli öğesi olan ‘Nükleer Denemeyi Yasaklayan Kapsamlı Antlaşma’ 1996 yılından itibaren imzaya açıktır. İsminden de anlaşılacağı gibi bu Antlaşma hangi amaçla olursa olsun tüm nükleer denemeleri yasaklamaktadır.[65] Antlaşma 1999’da ABD’de tartışma konusu olmuş, nihayetinde ABD bu Antlaşmaya taraf olmayacağını açıklamıştır. Antlaşma, anlaşmanın ekinde yer alan 44 ülkenin hepsi onaylamadan yürürlüğe girmeyecektir. ABD’nin dışında, Çin, Kuzey Kore, Mısır, Endonezya, Hindistan Pakistan, İsrail ve İran da Antlaşmayı onaylamış değildir.[66] Bu yıl BM Genel Kurulu’nda Anlaşmanın onaylanmasına ilişkin karara 175 ülke evet oyu verirken sadece Kuzey Kore hayır demiştir. Elbette Genel kurul’da alınan bu kararın bağlayıcılığı yoktur.[67]
Sivil amaçla kullanılan nükleer materyallerin her türlü suistimale karşı korunması amacıyla hazırlanan tek uluslararası metin, 1980 tarihli ‘Nükleer Materyallerin Fiziksel Korunması Sözleşmesi’dir. 2005’te toplanan Uluslararası Konferansla, Sözleşme’nin kapsamına nükleer tesisler de eklenmiş, ayrıca ülkelerin hırsızlık ya da kaçakçılık olaylarına karşı derhal ortak harekete geçmesine ilişkin işbirliğini güçlendirici hükümler dahil edilmiştir. Bu değişiklikler Sözleşmeye taraf ülkelerin üçte ikisinin onay vermesinin ardından yürürlüğe girecektir.[68] Sözleşme incelendiğinde, sadece barışçıl amaçla kullanılan nükleer materyalleri ya da tesisleri kapsamına aldığı askeri amaçlı olanlarını ise kapsamı dışında tuttuğu görülmektedir.    
Bu Sözleşmeden sonra, soğuk savaşın bittiği dönemde nükleer terörizme karşı uluslaarası bir konvansiyon oluşturmak üzere harekete geçen uluslararası toplum[69], Rusya Federasyonu’nun hazırladığı taslak metni referans kabul ederek müzekerelere başlamış ve neticesinde BM Genel Kurulu, 13 Nisan 2005 tarihinde ‘Nükleer Terörizm Hareketlerinin Bastırılması Sözleşmesi’ni kabul etmiştir.[70]
Sözleşmenin uzun süren müzakereleri sırasında en önemli tartışma, Sözleşmenin uygulama alanının belirlenmesinde yaşanmıştır. Bazı devletler, nükleer materyallerin ve nükleer reaktörlerin devletin kontrolünde olduğu dolayısıyla, devlet birimlerinin nükleer silah kullanma ya da kullanma tehdidiinde bulunma fiillerinin de bu Sözleşmenin kapsamı içinde olması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Diğer devletler ise, bu Sözleşmenin uygulanması görevinin kolluk birimlerine ait olduğunu; devletlerin sorumluluğunun ise başka uluslararası kurallarla düzenlendiğini belirtmişlerdir. Sözleşme metninde ağırlıklı olarak ikinci görüşe yer verilmiştir.[71]  
 
Bu uluslararası girişimlerin ve çabaların dışında, ABD tarafından soğuk savaşın ilk yıllarında başlatılan ‘Barış İçin Nükleer Programı’na da değinmemiz gerekir. ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower tarafından 1953 yılında BM Genel Kurulu’nda dünyaya ilan edilerek başlatılan program çerçevesinde ABD, kendine yakın hissettiği ülkelerle barışçıl amaçlarla kullanılmak üzere nükleer teknolojisini ve materyallerini paylaşmıştır.
 
Elbette bu programa dâhil olmaya karar veren ülkeler ABD’nin bu alandaki kontrol ve denetimini de kabul etmek zorunda kalmıştır. Bu program kapsamında onlarca ülkeye yüzlerce atom bombası yapabilecek miktarda yüksek düzeyde zenginleştirilmiş uranyum verilmiştir. ABD, kendisine ait ancak başka ülkelerde bulunan ve sivil amaçlı kullanım için verilen bu malzemelerin geri toplanması için Ulusal Nükleer Güvenlik İdaresi’nin bünyesinde Küresel Tehdit Azaltım Girişimini 2004 yılında devreye sokmuştur.[72]
 
 
Bu girişim kapsamında ABD bugüne kadar 17 ülkeden nükleer materyallerini geri almıştır. Son olarak Türkiye’de bulunan ABD orijinli 5.4 kg zenginleştirilmiş uranyum Türkiye’den alınarak ABD’ye götürülmüştür. Bu çalışma, TAEK ve Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi yetkilileri ile yakın işbirliği halinde icra edilmiştir. [73]  
 
 
 
Sonuç ve Tavsiyeler
Nükleer reaktörlere sahip 31 ülkenin 9’unda nükleer silah bulunmasının, dünya barışı ve güvenliği için ciddi bir tehlike oluşturduğu muhakkaktır. Diğer taraftan, artan nükleer enerji ihtiyacının, mutlaka nükleer silahlanmayı tetikleyeceğini de söylemek doğru değildir. Ancak fizyon teknolojisinin, sivil kullanımdan askeri alana kaymasının engellenmesi için, her türlü tedbirin devrede olması gerekmektedir. 1945’ten günümüze nükleer silahlardan arınma ve kaçınma konusunda ciddi mesafe alınamaması, bu konuda ülkelere belirli bir hareket alanı verilmiş olmasından kaynaklanmıştır. UAEA’nın tüm ülkeler nezdinde yetkili olması ve nükleer yakıtın UAEA’nın kontrolünde uluslararası bir ortaklık kanalıyla tek bir elden sağlanması, hem ülkeleri uluslararası normlara uymaya zorlayacak, hem de ülkelerin kendi yakıt zincirini kurma gerekçelerini ortadan kaldıracaktır. Bunun için de, nükleer enerjiyi sivil amaçlarla kullanma hakkını garanti altına alan NSYÖ Antlaşmasına, zorunlu olarak ve istisnasız tüm ülkelerin taraf olmasını sağlayacak etkili bir mekanizma geliştirilmelidir.
Karşılıklı güvensizlik ve çatışmalar, nükleer silahlanma arzusunu beslemektedir. Silahlanmaya ayrılan bütçenin ya da beyin gücünün küçük bir kısmı, barış ve güven artırıcı projelere ayrılmış olsa, ülkeler arasındaki düşmanlıkların bir kısmının giderilmesi mümkün olacaktır.[74] Bu da, nükleer silahların sağladığı varsayılan göreceli güvenliğin, gerçekte hakettiği uzlaşı ve barış zeminine taşınmasına katkı sağlayacaktır. Dünyadaki nükleer savaş başlıklarının yüzde 96’sını (dünya genelinde 23 bin adet bulunan bu nükleer başlıkların 22 bin’i ABD ve Rusya’nın askeri stoklarındadır) elinde bulunduran ABD ve Rusya, bu noktada ciddi bir sorumluluk taşımaktadır.
Nükleer silahların yayılmasının önlenmesinin, silahsızlanma olmaksızın gerçekleştirilmesi çok zordur. Dolayısıyla, nükleer güç olarak kabul edilen ilk beş ülkeden birisinin ya da bir kaçının nükleer silahsızlanmanın öncülüğünü yapması ve bu konuda diğer tüm ülkelere örnek olması dünyada silahsızlanmaya karşı önemli bir sinerjinin doğmasına yol açabilecektir.  
Başkan Obama’ya verilen Nobel barış ödülünü anlamlı hale getirmek ancak bu ödülün veriliş amacına hizmet etmekle mümkündür. Ödül töreni esnasında yapmış olduğu konuşmada Başkan Obama, “nükleer silahların başka ülkelerin eline geçmesine ve nükleer terör tehlikesinin daha fazla insanı tehlikeye atmasına müsaade etmeyeceğiz. Bu amaçla nükleer silahsız bir dünya için somut adımlar atmaya başladık.” Demektedir. Konuşmasının son bölümlerinde ise, “karşı karşıya kalınan sorunlardan, örneğin nükleer silahların ortadan kaldırılması gibi bazılarının kendi Başkanlığı döneminde bitmesinin mümkün olmadığını” da vurgulamıştır.    
2010 yılında ABD’nin ev sahiplğinde yapılacak olan NSYÖ Antlaşması gözden geçirme toplantısı, Obama için iyi bir sınav niteliğindedir. Bu toplantıda artık, sorunun özüne inip, ilk beş ülke de dâhil olmak üzere tüm ülkelerce her türlü nükleer bombanın kullanımının yasaklanmasının tartışılmasına geçilmelidir.
(Ömer Ersoy, Araştırmacı, omerersoy@gmail.com)
 


[3]Hedefteki bir şehri ya da bölgeyi yok etmek için kullanılabilen kitle imha silahları kavramının içinde biyolojik ve kimyasal silahlar da yer almaktadır. Ancak makalenin asıl odaklandığı alanın dışında kaldığı için bu tür silah ve teknolojilere yazıda değinilmeyecektir.
[8]Http://www.ansiklopedim.info/?p=3671 (Erişim tarihi:10.10.2009)
[9] Dean Babst and David Krieger, “Consequences of Using Nuclear Weapons”, 1997, http://www.wagingpeace.org/articles/1997/00/00_babst_consequences.htm (Erişim tarihi:10.11.2009)
[13] Bu nükleer denemenin ardından ABD 30 yılı aşkın bir süre Hindistan’a nükleer teknoloji ambargosu uygulamış ancak 2006 yılında bu politikasından vazgeçerek, Hindistan’la ikili sivil nükleer işbirliği anlaşmasını imzalamıştır. Hindistan’ı nükleer bir güç olarak kabul etmiş olduğu bu işbirliği anlaşmasıyla Hindistan, ABD’den reaktör yakıtı ve ileri teknoloji transferi yapabilecekken, Hindistan bunları sadece UAEA’nın denetimine açacağı sivil amaçlı nükleer tesislerinde kullanabilecektir. Ancak bu durum, ‘ülkelerin barışçıl nükleer yardımı, nükleer silahlardan vazgeçmeleri halinde alabileceklerini’ düzenleyen 1968 NSYÖ Antlaşması’yla çelişmektedir. Uluslararası politik dengeler açısından baktığımızda ise, bu anlaşmayla ABD, o bölgede Çin karşısında güçlü bir stratejik ortak kazanmış olmaktadır. Bkz. Esther Pan, Jayshree Bajoria, “The U.S.-India Nuclear Deal”, 2 Ekim, 2008, http://www.cfr.org/publication/9663/ (Erişim tarihi:10.10.2009)
[14] Ramil Mustafin, “Hindistan’ın Nükleer Politikası” Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi, Ankara, 2007, s.107.
[16] Angar Khalıun, “Kuzey Kore’nin Nükleer Politikası”, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi, Ankara, 2007 s. 17, 18.
[17]Jayshree Bajoria, “The Six-Party Talks on North Korea's Nuclear Program” 1 Haziran, 2009,  
http://www.cfr.org/publication/13593/ (Erişim tarihi:11.10.2009)
[18] Http://www.fas.org/nuke/guide/israel/nuke/(Erişim tarihi: 04.10.2009)
[22] http://www.washingtontimes.com/news/2009/oct/02/president-obama-has-reaffirmed-a-4-decade-old-secr/#
[25] 1999 yılında kamuoyuna açıklanan NATO’nun yeni Stretejik Konseptinde ‘konvansiyonel silahların yanında yeterli sayıda nükleer silahın, barışın korunması ve çatışmaların önlenmesi amacıyla Avrupa’da muhafaza edilmeye devem edeceği’ vurgulanmaktadır. Bkz. http://www.nuclearfiles.org/menu/key-issues/nuclear-weapons/issues/nato-nuclear-policies/1990-07-00_new-strategic-concept_nato_int-intro.html
[26] http://www.thebulletin.org/web-edition/op-eds/time-to-reconsider-us-nuclear-weapons-europe
[27] Peter Bradford, “Assessing Iran's Nuclear Power Claim” 09.01.2007, http://www.carnegieendowment.org /npp/publications/index.cfm?fa=view&id=18951 (Erişim tarihi:08.10.2009)
[28] Dr. Farhang Jahanpour, “Chronology of Iran's Nuclear Programme”, 11.09.2008, http://www.bicom.org.uk/ context/research-and-analysis/spotlight/iran/chronology-of-iran-s-nuclear-programme (Erişim tarihi:10.10.2009)
[29] Chamundeeswari Kuppuswamy, “Is the Nuclear Non-Proliferation Treaty Shaking at its Foundations? Stock Taking After the 2005 NPT Review Conference”, Journal of Conflict & Security Law,  Oxford: Spring 2006. Vol. 11, Iss. 1; s.150.
[30] Anna Langenbach, Lars Olberg ve Jean DuPreez, “The New IAEA Resolution: A Milestone in the Iran-IAEA”, Center for Nonproliferation Studies (CNS) Monterey Institute of International Studies,  Kasım 2005,
http://www.nti.org/e_research/e3_69a.html#fn11 (erişim tarihi:14.12.2009)
[35] http://www.iaea.org/NewsCenter/News/2009/bog261109.html
[36] Sözkonusu kritik oylamada oy dağılım tablosu şu şekilde olmuştur; 25 üye ülke evet oyu verirken, Malezya, Venezüela, Küba hayır oyu vermiş, Afganistan, Brazilya, Mısır, Pakistan, Güney Afrika ve Türkiye çekimser oy kullanmış, Azerbaycan ise oylamaya katılmamıştır. Detaylı bilgi için. Bkz.  http://www.iaea.org/Publications/Documents/Board/2009/gov2009-82.pdf (erişim tarihi:14.12.2009)
[37] Http://www.planete-energies.com/content/nuclear-energy/production-consumption.html (Erişim tarihi: 07.10.2009)
[38] Http://www.euronuclear.org/info/encyclopedia/n/nuclear-power-plant-world-wide.htm (Erişim tarihi: 07.10.2009)
[39] Http://www.sciencedaily.com/releases/2007/10/071023103052.htm (Erişim tarihi:03.10.2009)
[40] ABD, Çin, Japonya, Hindistan, Almanya İngiltere, Rusya, Fransa, Brazilya ve İtalya. Bkz. http://www.economywatch.com/economies-in-top/
[41] http://www.world-nuclear.org/info/inf101.html (Erişim tarihi:09.10.2009)
[43] Bu Komisyon 1982 'de, Başbakan 'a bağlı Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) haline getirilmiştir. 
[44] Dr. Ulvi Adalıoğlu, Türkiye 'de Nükleer Enerjinin Tarihçesi ve Gelişimi, Türkiye Enerji Forumu, Çırağan Sarayı, Beşiktaş - İstanbul, 11-13 Aralık 2002.
[46] William J. Perry and Brent Scowcroft, “U.S. Nuclear Weapons Policy”, Independent Task Force Report No. 62, Council on Foreign Relations, Nisan 2009, s.8.
[52] William J. Perry and Brent Scowcroft, “U.S. Nuclear Weapons Policy”, Independent Task Force Report No. 62, Council on Foreign Relations, Nisan 2009, s.8.
[58] http://www.nsoi-state.net/aboutourprogram/ (Erişim tarihi: 20.12.2009)
[59] http://www.un.org/Depts/dda/WMD/treaty/ (Erişim tarihi:05.10.2009)
[60] Chamundeeswari Kuppuswamy, “Is the Nuclear Non-Proliferation Treaty Shaking at its Foundations? Stock Taking After the 2005 NPT Review Conference”, Journal of Conflict & Security Law, Oxford: Spring 2006. Vol. 11, Iss. 1; s. 144.
[62] Mısırlı diplomat Elbaradei’in 1 Aralık 1997’den beri sürdürdüğü bu görev, 1 Aralık 2009 tarihinden itibaren, 4 yıllık bir süre için seçilen Japon Büyükelçi Yukiya Amano tarafından yürütülmeye başlanmıştır.    
[65] Andrew Michie, “The Provisional Application of Arms Control Treaties”, Journal of Conflict & Security Law. Oxford: Winter 2005. Vol. 10, Iss. 3; s.367.
[66]Http://www.ctbto.org/fileadmin/user_upload/public_information/CTBT_FactSheet.pdf (Erişim tarihi: 05.10.2009)
[67] http://www.ctbto.org/press-centre/highlights/2009/near-universal-support-for-the-ctbt-at-first-committee/04-november-2009-page-1/
[68] Sözkonusu değşiklikleri Kasım 2009 itibariyle 32 ülke onaylamış durumdadır. Sözleşmeye taraf olan ülke sayısı ise 142’dir. Dolayısıyla değişikliklerin yürürlüğe girebilmesi için en az 63 ülkenin daha onay vermesi gerekmektedir. Detaylı bilgi için Bkz. http://www.iaea.org/Publications/Documents/Conventions/cppnm.html
[69] Böyle bir Konvansiyon oluşturma fikri, 1994 tarihli’ Uluslararası Terörizmle Mücadele’ Deklerasyonunu tamamlayan 1996 tarihli Ek Deklerasyonda kayıt altına alınmıştır. Detalı Bilgi için Bkz. http://www.un.org/ga/search/view_doc.asp?symbol=a/res/51/210
[70]Rohan Perera, “International Convention for the Suppression of Acts of Nuclear Terrorism”, New York, 13 Nisan 2005, http://untreaty.un.org/cod/avl/ha/icsant/icsant.html
[71] A.g.e.
[72]http://nnsa.energy.gov/news/2330.htm (erişim tarihi:25.01.2010)
[74] Sadece ABD açısından baktığımızda, nükleer silah ve bağlantılı programlar için 2008 bütçe yılı içinde 52,4 milyar Dolar harcama yapılmıştır. Bu miktarın içinde yer alan ‘nükleer silahların yayılmasının önlenmesi’ için harcanan para ise 5,2 milyar Dolardır. Bkz. http://www.carnegieendowment.org/publications/index.cfm?fa=view&id=22602 (erişim tarihi:15.12.2009)
 

 

 

 




SAVUNMA - GÜVENLİK - TERÖR KATEGORİSİNDEKİ DİĞER HABERLER



Stratejik Düşünce Dergisi Mart-2010 sayısı bayilerde...
10.03.2010 09:39:27

Medya, Gündemi SDE Uzmanlarıyla Değerlendiriyor...
05.03.2010 17:51:53

Adalet Bakanı Sadullah Ergin ile Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Cemil Çiçek 'Yargı Konferansı'nın açılış konuşmalarını gerçekleştirdiler...
03.03.2010 14:26:03

SDE Başkanı Prof. Dr. Yasin Aktay Amerika’nin Sesi Radyosu'nda (Voice of America) gündemdeki konuları değerlendirdi...
02.03.2010 09:37:14

"Demokratikleşme Sürecinde Hukukun Üstünlüğü ve Yargı" konferansı sona erdi...
26.02.2010 16:59:20


<Mart 2010>
PtSaÇaPeCuCtPz
22232425262728
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
2930311234

Yargı Reformu'nu Destekliyor musunuz?

Evet
Hayır
İçeriğine göre
Kararsızım


Bu site içeriğinin telif hakları Stratejik Düşünce Enstitüsü’ne ait olup 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca kaynak gösterilerek kısmen yapılacak alıntılar dışında önceden izin alınmaksızın hiçbir şekilde kullanılamaz ve yeniden yayımlanamaz. Bu sitede yer alan SDE'nin kurumsal bilgileri ile SDE Akademik Personeli'nin çalışmaları dışındaki diğer görüş ve değerlendirmeler, yalnızca yazarının düşüncelerini yansıtmaktadır; SDE'nin kurumsal görüşünü temsil etmemektedir.
Portal Tasarım ve Yazılım: Omedya.