16 Ocak 2010 tarihinde İslamabad’da bir araya gelen Afganistan, Pakistan ve İran Dışişleri Bakanları, bölgede güvenlik ve istikrarın sağlanabilmesi için ortak ve genel sorumlulukları olduğunu dile getirerek, Afganistan’ın yeniden inşasında üstlendikleri rollere ve verdikleri söze bağlı kaldıklarını yinelemişlerdir. Birbirlerinin içişlerine karışmama ilkesine sadık kaldıklarını belirten taraflar, benzer biçimde toprak bütünlüklerine ve egemenliklerine saygı duyduklarını da ifade etmişlerdir.[1]
Afganistan Dışişleri Bakanı Rengin Dadfar Spanta; (özellikle Pakistan’a vurgu yaparak) Afganistan topraklarının hiçbir şekilde komşularına karşı yürütülecek operasyonlarda kullanılmasına izin vermeyeceklerinin altını çizmiştir.[2]Bu bağlamda üstü kapalı olarak öne sürülen ülke, ABD’dir. Pakistan’daki askeri üslerden havalanan insansız uçakların (drones), ‘terörizmle mücadele’de sıkça kullanıldığı bilinmektedir. Teknoloji harikası olan bu hava araçları beklenenin aksine, militanlardan çok, masum sivillerin ölümünden sorumludur. Söz konusu durum da gerek Afganistan’da gerek Pakistan’da yaygın Amerikan karşıtlığına neden olmakta ve militanlara desteği artırmaktadır.
Sorunların karşılıklı diyalog ve anlayışa dayanılarak ele alınması ve bölge ülkelerinin işbirliği içinde hareket etmesinin önemine değinen bir diğer ifade, İran Dışişleri Bakanı Manuçehr Mutteki’den gelmiştir. Mutteki; Afganistan’daki güvenlik ve iç problemlerin çözümünde izlenecek ‘bölgesel yaklaşım’ın, çözüm için anahtar rol olduğunu vurgulamıştır.[3]Mutteki’nin bu ifadelerinden daha sert ancak temelde benzer mesajlar veren İran Devlet Başkanı Ahmedinejat, üç ülkenin (Afganistan, Pakistan, İran) bir araya geldiği bir önceki görüşme olan 24 Mayıs 2009 tarihli Tahran Zirvesi’nde, bölge dışı güçleri ‘bölge uluslarının gerçeklerine ve İran ulusunun kültürüne yabancı aktörler’ olarak nitelemişti.[4] Zirvenin sonunda devlet başkanlarının mutabık kaldığı ilkeleri somutlaştıran ‘Tahran Bildirisi’; dini aşırılıklar ve sınır boyunca yürütülen uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele edileceği ortaya konmuştu.[5] Bildiri uygulama alanı bağlamında somut eylemlere yönelik ifadeler içermese de, yakın gelecekte yürütülecek işbirliği çerçevesini çizmesi bakımından önemliydi.
Pakistan Dışişleri Bakanlığı, bölge ülkelerinin dışişleri bakanlarının katılacağı ve terörle mücadele, barış, güvenlik ve işbirliği konulu bir sonraki toplantıya İran’ın ev sahipliği yapacağını açıklamıştır. Toplantıya Afganistan ve Afganistan’ın altı komşusunun da katılacağı belirtilmiştir.[6]
18 Ocak 2010 tarihinde başkent Kabil’i hedef alan Taliban saldırısı[7]sembolik anlamlarla yüklüdür; saldırıyla, militanların Afganistan’ın her bölgesini, dilediği anda hedef haline getirilebileceği mesajının verilmesini amaçlanmıştır. 16 Ocak 2010 tarihli İslamabad Zirvesi’nden yalnızca iki gün sonra gerçekleşen bu olay, yalnızca askeri tedbirlerin Afganistan’da istikrarı ve barışı sağlamada yetersiz kalacağını göstermekle kalmamış, bölge ülkeleri arasında tesis edilecek işbirliği ve karşılıklı güvenin ne derece gerekli olduğu da bir kez daha gözler önüne seren somut bir örneği teşkil etmiştir.
Afganistan-Pakistan-İran işbirliğinin sağlanması yolunda atılan bu adımlar umut verici olsa da, yapılan zirvelerin ağırlık noktasının, son yıllarda oldukça popülist boyutlara ulaşan yabancı karşıtlığıyla (ABD-Batı ve NATO) sınırlandırılmaması gerekmektedir. Bölgesel gerçeklere kimi zaman yabancı kalsalar da, NATO, şu an itibariyle Orta-Güney Asya’da imkân ve kapasite olarak en büyük askeri gücü barındırmaktadır. Güvenlik boyutunun Afganistan’da istikrarın ve barışın sağlanmasındaki rolü yadsınamaz. Bu çerçevede Afganistan’da faaliyet gösteren NATO’yu dışlayacak oluşumların pek çok yönden eksik kalacağı ve barışa yeterince katkı sağlayamayacağı düşünülmektedir.
Benzer biçimde İran-Pakistan-Afganistan hattındaki tarihsel sorunların (İran-Pakistan bağlamında; Goldsmith Hattı sorunu, bölgesel rekabet, mezhepsel farklar ve Beluç sorunu; Afganistan-Pakistan bağlamında; Durand Hattı sorunu ve karşılıklı iç işlere müdahale vb.) görüşmelerde dile getirilmemesi, en azından ön plana çıkarılmaması gereklidir. Mevcut konjonktürde tartışılması gereken konular; karşılıklı işbirliği imkânlarının ve ortak çıkar alanlarının somutlaştırılmasıdır.
Son olarak; bölgesel işbirliği temelinde yürütülen platformlara, bölgesinde yükselen bir güç olan Türkiye’nin de dâhil edilmesi faydalı olacaktır. Türkiye, Doğu-Batı medeniyetlerinin buluştuğu ve kaynaştığı bir coğrafyadır; NATO çerçevesinde Afganistan’ın yeniden yapılandırılması çabalarına destek vermektedir ve Afgan halkının da güvenini kazanmış bir aktördür. Terörle mücadelenin ön plana çıktığı Orta-Güney Asya coğrafyasında Türkiye’nin üstlenebileceği ikili rol, (Askeri bağlamda NATO ve siyasi bağlamda bölge ülkeleri ile sağladığı yakın ilişkileri) bölgesel barışa ve istikrara önemli katkıda bulunabilir. Türkiye; terörle mücadelede edindiği tarihsel tecrübeleriyle ve medeniyetler arası köprünün kurulması açısından coğrafi-kültürel dinamikleriyle, ortak çıkarların buluştuğu bir modelin katalizörü olabilir.