Çin Mallarına Boykot
Çin, Temmuz 2009’u sadece Doğu Türkistan Türklerine değil, başta Türkiye olmak üzere bütün insanlığa zehir etmişti. Medyada önce156 sonra 184 Uygur Türkünün kafasına sıkılarak öldürüldüğü haberi yer almıştı. Sokaklarda dizi dizi cesetler görülüyordu. Eli çivilerle donatılmış sopalı Çinli gençler, döverek öldürecek Uygur Türkü avına çıkmış; mahalleler, caddeler; resmi-silahlı görevlilerden ayrı, sivil milislerin insafına terk edilmişti. Öldürülen insan sayısının binleri bulduğu, yaralıların çok daha fazla olduğu haberleri geliyordu. Zihinlerde; bu tür haberlerin yanında, tanklar önünde duran bir Uygur anasının fotoğrafı da kaldı. Zulme direniş, fıtri idi. Zalime başkaldırı insani idi. Sebep neydi, kim haklı kim haksızdı? Bunları sonuca bakarak tartışmak bir hayli anlamsızdı. Diyelim ki Doğu Türkistanlılar haksızdı. Evlerinden toplanarak başka şehirlere götürülen genç kızlarından öldürülenlere sahip çıkmak, içlerinden birilerine yapılan haksızlığı protesto etmek gibi “yanlışlar” yapmışlardı. Öyle her yanlış yapan öldürülecek, yaralanacaksa, yeryüzünde insan neslinin kesilmesi gerekmez miydi?
Üstelik köklü geçmişi yanında insani birikiminin de büyük olması gereken bir devlet, böylesine vahşetlere nasıl bulaşabiliyordu? Akıl havsala alır gibi değildi. Elbette bu durum yüreklerde protesto duygusunu kabarttı. Çin’i protesto edenler, mitingler yapanlar çoğaldı. Protestocular, Çin’e haddini bildirmenin gerektiğine inanıyorlardı. Azgın bir devletin frenlenmesi gerekti. Bunun için Çin mallarının alınmaması, protesto edilmesi gerektiği konuşulup yazıldı. Bazı protestolarda Çin malları meydanlarda yakıldı. Başbakan Erdoğan, Çin’i dünyada en ağır kelimelerle suçlayan lider olup; “Çin'deki olay adeta bir soykırımdır” dedi. (
Tıkla-1)
İki ay sonrasına bakıldığı zaman ne protestolardan ne de Çin mallarına rağbet etmeme tavrından görünen bir eserin kalmadığı fark edilmektedir. İslam Konferansı Örgütü’nün Çin ile ilgili katliam ardı çalışmaları dışında uluslar arası alanda bir sorgulama çabası da gözükmemektedir. Yalnız bu kısa süre içinde Çin mallarının satılmaya devam ettiği, hatta Çin malları satan ucuzcu işyerleri açılmasının arttığı belirtilebilir. Türkiye-Çin ticaretinin artırılması için çalışmaların yapıldığını da bu gelişmelere katmak gerek.
Dış ticaretten sorumlu Devlet Bakanı Zafer Çağlayan; basın mensupları, bürokratlar ve ihracatçı birliklerinin başkanlarından oluşan 40 kişilik bir heyetle Çin'e gitti. Bakan, Çin Başbakanı, Dışişleri Bakanı ile bir araya gelip, beraberindeki heyetle Uygur Özerk Bölgesi merkezi Urumçi'ye geçip, Urumçi Fuarı'nı ve yatırım bölgesini gezip, Özerk Bölge Valisi ile görüştükten sonra Türkmenistan'a geçti. Çağlayan’ın bu ziyaretinde Pekin Türk Ticaret Merkezi açıldı. Maksat belli; Çin ile ticareti geliştirmek, ihracatçılara rehberlik yapmak, Çinli yatırımcılarla buluşturmak.. Ayrıca, Çin döviz rezervinden bir miktarı da Türkiye’ye çekmek.. 2.1 trilyon dolarlık Komünist Çin döviz rezervinden, 800 milyar doları tahvillerine bağlı tutarak dünyada en fazla yararlanan ülke, Kapitalist Amerika. 200 milyar dolarlık bağımsız varlık fonu kuran Çin’in, bir trilyon dolara çıkacak bu rezervinden Türkiye faydalanmak istiyor. Buna Çin de istekli. Zira kriz sonrası Çin Başbakanı, ellerindeki Amerikan tahvillerinden “biraz endişeli” olduklarını söylemişti.
Açık bir çelişki var sanki. Çin mallarına ambargo koyacak, Çin’e yatırım yapan firmalarınızın kulağını büküp onları Anadolu’ya çekecek yerde daha aktif ticari ilişkiler kurmak, tepkilerin sözde kaldığını belgelemez mi?
Tersinden düşünelim. Ticari ilişkileri askıya aldığınızda ne olur? İki trilyonluk döviz rezervi içinde Türkiye-Çin ticaret potansiyeli devde kulak bile değil. Toplam 17 milyar dolar civarındaki ticari hacimde; 2008 yılına göre, Türkiye’nin Çin’den ithalatı 15,6 milyar dolar, ihracatı ise 1,5 milyar dolar. Çin, neredeyse on altıya bir önde. İlişki tamamıyla kesilirse, ancak 15 milyar dolarlık kayıp verdirebilirsiniz. Bu zarar da ancak “yol olursa” Çin üzerinde etkili olabilir. Benzer tavırlar diğer ülkeler tarafından da gösterildiği zaman, bir yaptırım mahiyeti kazanabilir. Değilse, Çin döviz rezervine kapılarını ardına kadar açan birçok ülkenin bulunması mümkün olacaktır.
O zaman, Çin ile ilişkilerde Türkiye’nin geliştirmeye çalıştığı yöntem sanki daha uygun gözükmektedir. Daha fazla ilişki, daha çok etkileşimi getirebilir mi? Özellikle Türkiye’nin Çin’de oluşturacağı her birimde elbette Çince bilen, Çin’i tanıyan elemanlar çalışacaktır. Bunların Doğu Türkistanlı olması, aradaki bağın gelişmesini sağlamaz mı? Türkiye’den gelen yatırımların Doğu Türkistan’a kaydırılması mümkün müdür? Türk firmalarının Doğu Türkistan’daki birimlerinin artırılması, yöredeki gelişmeyi de bağı da güçlendirmez mi?
Kavga ortamındaki ilişki, hoyrat güçlünün zayıf haklıyı ezmesi tarzında tecelli etmektedir. Haklıyı zayıf tutup korumaya çalışmak pek de mantıklı gözükmüyor. Hem haklı hem güçlü olmak daha doğru değil midir? Türkiye ile Çin arasındaki köprü olması istenilen Doğu Türkistan, o zaman hem kendisine hem de çevresine daha faydalı olacaktır.
Türkiye’de, Eskişehir-İstanbul hızlı tren projesi ardından 3. Boğaz köprüsü, otoyol (Kuzey Marmara ve Ankara-Antalya) , tren istasyonu (Konya, Eskişehir, Ankara), demiryolu (Burdur-Antalya, Osmaneli-Bursa) ve yat limanı (Karaburun, Trabzon, Silivri) gibi projelere ilgi gösteren Çinli yatırımcıların bulunduğu bilinmektedir. Yalnız artık Çin, dünyada “ucuz işgücü” avantajını kaybetmeye başlamıştır. 150 milyon olan köylü işçilerin sayısının 20 milyon azalarak, 130 milyona inmesi bu iddianın kaynağıdır. Maliyetler, Çin parasının değerlenmesi, vergi teşviklerinin azalması, vergi iade oranlarının düşmeye başlaması, işçiler lehine ücret-sosyal hak düzenlemelerinin yapılmaya başlanması, çevre, enerji teşviki gibi konulardaki düzenlemeler ile artmaya başlamıştır.
Bu durum, Çin cazibesini giderek azaltacağa benzemektedir. Türkiye’nin Çin ile ilişkileri, her aşamada Doğu Türkistan irtibatlı geliştirmesi, ilişik kesmeden daha yararlı bir yöntem olarak gözükmektedir. Az bir nüfusla dünya ekonomisi üzerinde etkin olan Musevilerin sayısı değil, etkinliği önde gelmektedir. Bir milyar üç yüz bin civarındaki Çin nüfusu içindeki Doğu Türkistanlıların da 35 milyonla sayılarının çok daha üzerinde bir etkinliğe yükselmesi gerek. Tabii, Çin Seddi’nin şimdi nerede olduğu, zihinlerde önemle yer tutmalıdır. Dün Çin’in dış sınırı olan duvar, şimdilerde Çin ortalarında kalmıştır. Çünkü Çin dün olduğu gibi bugün de bir devlettir. Doğu Türkistan ise, paramparça edilmiş bir coğrafyanın bir buçuk asırdır Çin esareti altındaki bir kısmı durumundadır. Yalnız unutulmamalıdır ki Çinli yetkililer; Temmuz 2009 felaketi konusunda özür dileme gibi bir insani tavır yönünde adım atmadıkları gibi, Uygur Türklerinin lideri olarak anılan sürgündeki Rabiya Kadir’in Urumçi’de inşa ettirdiği üç binanın yıkılmasına karar vermişlerdir. Resmi Şinhua haber ajansına göre, binalar çatlaklarla dolu ve sağlam değildir. Yalnız böylece Kadir ailesinin 30 üyesinin tek geçim kaynağı olan binadaki restoran da ortadan kaldırılmış olacaktır. Unutulmamalıdır ki Türkiye’nin bakanı Çin’e gitmeden önceki Çinli yetkililerin son jesti, yıkım kararı olmaktadır.
Bu durumda, zihinleri zorlayan sorulardan birisinin sahip çıkma tarzı ilgili olması gerekmektedir. Sahip çıkma, yardımcı olma tarzı, niçin protestolarla sınırlı kalmaktadır? Acıların yoğunlaştığı günlerde yükselip, ardından inen ve yeni acılarla yeniden yükselen bir his grafiği içinde olmak, sağlıklı bir durum mudur? Selçuklu, Osmanlı devirlerinde Anadolu’da, Türkistan şehirlerinden gelen göçmenler için; onları koruma, barındırma ve yetiştirmeye dönük vakıflar vardı. Günümüzde sivil toplum örgütleri başta olmak üzere duyarlı insanlar, Türkistan mağdurlarının elinden tutamaz mı? Diyelim ki, Doğu Türkistanlı gençlerin yetişmesini, hem ailesine, hem de ülkesine yararlı olacak bir düzeye gelerek üretime katkıda bulunmasına sağlamak mümkün olamaz mı? Vakıflar, eğitimle ilgili kurumlar bu konuda acıları hafifletecek bir yükselişi sağlayacak insanları yetiştirmede etkili olamaz mı?
(Caner Arabacı, Avrasya Masası, Kıdemli Araştırmacı)