Tam olarak bir yıl önce Türkiye ve İsrail arasında Davos’ta yaşanan kriz, Müslümanlar için yıllar sonra birliktelik rüyalarının yeniden başlamasına sebebiyet verecek hayırlı bir olay olarak yorumlanmıştır. Geçen bu süre içerisinde Türkiye’yle İsrail birkaç kere daha karşı karşıya gelmiş ve sonunda bu kriz İsrailli bakan yardımcısının diplomatik bayağılığını gündeme getirmiştir.
Türkiye son birkaç senede herkesin dillendirdiği üzere dış-siyasette bir eksen kaymasına uğramış görünse de eksenin kayması sadece Türkiye’ye bağlı değildir. Burada eksenin kayması da söz konusu değil aksine bir anlamda görüntü değiştirmesi sözkonusudur. Eskiden kendi coğrafyasını batının jargonu ve siyasî tecrübesiyle okumaya çalışan Türkiye, bugün kendi coğrafyasına verdiği önemi artırmış ya da azaltmamıştır sadece sözkonusu coğrafyayı siyasal olarak okuma şeklini değiştirmiştir.
Birkaç senedir baş gösteren siyasal değişiklikler Türkiye’nin kendine ait bir geleneği olduğunu yeniden hatırlamasıyla ortaya çıkmıştır. Geçmişte kurulan birçok Türk devletinden gelen ve dünyaya siyasî açıdan birçok şey katabilecek zengin bir bürokrasiye sahip Türkiye’nin Cumhuriyet projesindeki en büyük hatası devlet geleneğini reddederek görüntüde Batı’nın geleneğini kabullenirken beyinlerdeki Osmanlı’dan alışık olunan yönetim imajının yıkılamayacağını görememiş olmasıdır. Geçmişten gelen genetik özelliklerin bir millete kodlandığını unutan ilk dönem yönetici kitlesi Osmanlı’ya cüzamlı bir insan muamelesi yapmıştır. Bunun yanında derin devlet organizasyonları ve devlet içerisindeki çeteleşme Osmanlı dönemini hiç aratmamıştır çünkü görüntüde değişen devlet organizması, beyinleri İttihat ve Terakki algısından beslenen bireyler tarafından yönetilmekteydi. Militarizmin devlet idaresindeki baskın konumu bile monarşinin adının değiştiğine ancak içeriğinin baki kaldığına örnekti. Seksen yıllık tecrübeden sonra, Türkiye Cumhuriyet olma sürecine 2000’lerin başında girdi ve bu süreçte de Osmanlı’yı yeniden okurken bu şatafatlı imparatorluğun devlet geleneğinden alınabilecek büyük diplomatik manevralar görerek siyasî üslubunu yeniden inşa etmeye koyuldu. Bu bir anlamda devlet organizması içerisinde (devlette yalnız, okullarda halen tarih değil masallar okutulur) tarihin yeniden inşası düşüncesini geliştirdi.
Devlet organizmasının kendini yeniden tanımladığını gören toplum da bulunduğu çağın neresinde olduğuna dikkat etme eğilimine girmiştir bugün. Türkiye halkının senelerdir devletiyle özellikle dış siyasette barışık olmadığı bilinen bir gerçektir. Devlet, Türk halkı için üstün aklın temsilidir. Halktan daha iyi düşünmeli ve halkın göremediklerini görmelidir. Tüm bu düşünceler, devlet baba söylemini doğurmuş ve devlet organizmaları halkın egemenliği olan demokrasinin devamı için halkı yok saymaya başlamışlardır. Çünkü halk devletin de insanlardan oluşan bir mekanizma olduğunu görmemiştir. Bu da Osmanlı’nın halen bir hayaletmişçesine aramızda dolaştığının büyük imlerinden biridir.
Osmanlı’yı yeniden okuyan devlet organizması, halkın düştüğü hatanın devlet için nelere mal olduğunu da gördü. Bu yüzden halkı devletin her şeyi bilen, her şeye muktedir bir organizma olmadığına inandırmaya koyuldu. Devlet-i âlâ düşüncesi, derin devlet skandalları, Ergenekonlar ve yargı kurumlarındaki problemlerin gün yüzüne çıkmasıyla sarsılmaya başladı. Halk, sivil toplumun gereğine inanarak, devleti kontrol edecek tek merciinin yine kendisi olduğunu görmeye başladı.
2009 başında Davos’ta yaşanan gerginliği sivil iradenin ve beklentilerin devlet aklına galebe çaldığına dair savımızın eşiğinde okumalıyız. İsrail ile Türkiye ilişkileri kötüye gidiyor mu sorusunu ortaya atan dostlar da bu şekilde okumalıdırlar. Türkiye – İsrail ilişkileri Müslüman – Yahudi ilişkilerinin iyilik ve kötülüğüne bağlı değişmemektedir, Müslüman Türkiye halkının ve vicdanlı insanların Gazze’de yaşanan insanlık dramına devletlerinin tepki verip vermemesini istemesiyle belirlenecektir. Türkiye – İsrail ilişkilerini bu bağlamda okuduğumuzda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın popülizm olarak değerlendirilen Gazze açıklamaları halkın genel kaygılarını yansıtması açısından demokratik tepkilerdir. Acaba demokrasi halkın isteklerinin yönetimde tecelli etmesi değil midir? Türkiye İsrail ile ilişkilerini Türk halkının “herkes için adalet” ve “yurtta sulh cihanda sulh” söylemleri çerçevesinde yürütmektedir. Türkiye’nin İsrail ile ilişkileri bozulmamıştır sadece Türkiye İsrail ile ilişkiler kurduğu kadar Filistin’le, Lübnan’la da ilişkiler kurmuştur. Bu bir eksen kayması değil coğrafyadaki her ülkeye en adil şekilde yaklaşmayı öngören derin, proaktif bir siyasettir.
İsrail, bölgedeki ülkeler içerisinde görünürde en oturmuş ve en ciddisi olsa da, aslında asimetrinin ve dengesizliğin en bariz yaşandığı ülkedir. İsrail rejimi oturmuş bir rejim görünümündedir çünkü İsrail çevresindeki baskın demografik Arap unsurunun istikrarsızlığından beslenen bir dinamizme sahiptir. Bu yüzden de birleşik bir Filistin düşüncesine de, BM kararı ile belirlenen çift devletli ve Kudüs’ün doğu kısmını topraklarına katacak bağımsız bir Filistin düşüncesine de karşıdır. Eğer bölgede bir istikrar baş gösterirse, militarizm ve korku siyaseti üzerine kurulu Tel Aviv cenneti yıkılma korkusu yaşayacaktır. İsrail’in şeriat yönetimi, etrafındaki dini unsurların ona karşı düşman olmasından beslenen bir yönetimdir, eğer Filistin ve Lübnan istikrara kavuşursa o zaman bu sistemin eleştirilemezliği yok olacaktır. Kurulduğu günden beri bir kırmızı alarm durumunda yaşayan İsrail, bir tür OHAL durumundadır. OHAL durumunda da alınan tüm kararlar tartışmasız uygulanır, halk OHAL’in getirdiği negatif portrenin sonlanması için her türlü hakkından yönetim lehine feragat eder. Şimdi İsrail için bölgesindeki istikrar konusunda bir karar dönemi gelmiştir. Bu karar kendi tavrından çok etrafındaki demografik gücün ve bölgedeki büyük güçlerin de kararına bağlıdır.
Türkiye uzun yıllar kendini İslam coğrafyasından korumak ve Batı’ya yakın tutmak için İsrail’e bel bağlamış, İsrail için Türkiye, Türkiye içinse İsrail İslam/şeriat karşısında güvenilecek tek dost olmuştur. Fakat Türkiye barışçıl siyasetini devam ettirirken, İsrail militarist siyasetine her geçen gün biraz daha hız vermiştir. Sadece Filistin’le değil, Lübnan’la ve en son da Türkiye’nin komşuları İran ve Suriye’yle sorunlar yaşamıştır. Bu sorunları çözerken Türkiye İsrail’i sürekli “adalet” konusunda uyarmasına rağmen İsrail coğrafyadaki istikrarı bozarak, militarist hareketlere devam etmiştir. Kendi kafesini kıran Türkiye, coğrafyada belirleyici bir konuma geldiğinde ise İsrail’i de coğrafyanın istikrarı konusunda olumlu adımlar atmaya, Filistin ve Lübnan sorunların çözmeye çağırmıştır. Fakat İsrail BM’nin çözümünü de, Türkiye’nin girişimlerini de kabul etmek konusunda isteksiz kalmıştır.
Bugün bir dizi film üzerinden İsrail diplomasinin şizofrenik tavırlara girmesinin altında Türkiye’nin eskisi kadar kolay manipüle edilemeyen ve militarist sözde demokrasiden, doğrudan demokrasinin Türkiye-vari bir örneğine geçmeye çalışan bir ülke olması yatıyor. Bunun yanında İsrail’in coğrafyadaki diğer büyük rahatsızlığınınsa Amerika ve Türkiye gibi iki büyük müttefikinin de onu şımarık bir çocuk gibi her şeyine katlanılan küçük kardeş konumundan çıkarmaları ve hareketlerini yeniden düşünmesi gerektiğini ona salık vermeleridir.
Türkiye, tarihi yeniden okuma sürecine girdikten sonra, kendi coğrafyasına ait örnek bir demokrasi geliştirme ve buna demokrasinin Türkiye örneği demeye karar vermiştir. Bununla birlikte bu hareket bölgedeki diğer ülkelere de ilham olmaya başlamış ve Türkiye’nin gerçekten coğrafyada lider olabilecek kapasitede olduğuna herkes inanmıştır. Yine de Türkiye – İsrail ilişkileri bugün asla Lübnan – İsrail ilişkileri gibi değildir. Gelişen olayları böyle okumak yanlış olacaktır. Bugün Türkiye’nin İsrail’e tepkisi ağabeyinin küçük kardeşine tepkisidir. Yarın bu sorunun daha da derinleşmesi ya da kolayca çözülmesi artık küçük kardeşin söz dinleyiciliğine bağlıdır. İsrail artık bölgedeki Türkiye gerçeğini bir kez daha düşünse çok daha iyi olacaktır…
(Hüseyin Beheştî, Asistan)