ENGLISH
30.07.2010
Ana Sayfa » Siyaset Sosyolojisi ve PsikolojisiGeri Dön «

Vekâleten Düşünme, Demokrasi ve İnsan

29.12.2009 13:21:36

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Vekâleten düşünme iki türlüdür. Birinde, düşünme yeteneği olup da kendisine o fırsat/hak verilmemiş kişilerin yerine başkasının düşünmesi söz konusudur. Bu gruptakiler baskılanmışlık duygusu yaşayabilir, olmadık bir anda patlayabilirler (potansiyel tehlike). Ya da en azından ülkedeki yaratıcılık/üretkenlik potansiyeli heba edilmiş olur. Diğerinde ise düşünme yetisi gelişmemiş, uygulanan eğitim-öğretim sistemi ve genel anlayıştan dolayı serbest düşünme alışkanlığı edinememiş kişiler adına birilerinin düşünmesi gerekmektedir.

 
Daha lisans öğrenciliğim sırasında Prof. Geser’in “Demokrasi ve Oligarşi” dersinde demokrasi ile sorumluluk arasında kuvvetli bir bağ olduğu, çeşitli kaynaklara atıfla incelenmişti. Hatta benim sunum ödevimin konusu da buydu. Lise çağlarındayken babamın yazıhanesindeki daktilo ile yazmaya heveslendiğim ilk denemelerde insan ve sorumluluk konularında bir şeyler ifade etmeye/düşünmeye çalışan biri olarak bu bağlantı vurgusu beni bu istikamette daha fazla sorgulama yapmaya, araştırmaya teşvik etti. O zamandan beri iyi yönetimin mutlaka onu biçimlendirecek, gerektiğinde eleştirip uyaracak bir topluluk (halk) ile doğrudan ilişkili olduğunu düşünürüm. 
 
Bu bizi zorunlu olarak insan ve onun düşünme eylemi ile ilgili bir alana götürür. Konunun bu boyutuna aşağıda geri dönmek üzere, şimdi demokrasi teorisi ve pratiğinin gelişimi bağlamında bazı hususlara değinelim. Genel anlamda kabul görmüş bir demokrasi teorisi olmamakla beraber, demokrasinin neyi ifade ettiği aşağı yukarı bellidir. İktidar yolunun herkese açık olması, kuvvetler ayrılığı, yurttaşların siyasal sürece katılımlarının mümkün olan en iyi düzeyde gerçekleşmesi ile halkın tercihlerine uygun bir siyasal sistemin varlığı, demokrasiden beklenenler arasındadır.
 
Demokrasi, tanımlanan bu özelliklerinden dolayı Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, daha önceki kötü tecrübeler de hafızalarda yer ettiği için, siyasal ve toplumsal düzene yönelik olarak, Bernard Crick’in deyimiyle, “herkesin sevgilisi” konumuna ulaşmıştır. Demokrasi denildiğinde, önceleri temsil (representation)akla gelmiş, daha sonraki dönemlerde ise temsilin şekli ve niteliğine ilişkin tartışmaların da etkisiyle katılım (participation) kavramı öne çıkmıştır. 1950’li yıllarda realist çizgide kendini gösteren temsili demokrasi gibi 1960’lı ve 1970’li yıllarda normatif temelde gelişmesi için çaba sarfedilen katılımcı demokrasi de yukarıda belirtilenlerin tümüyle hayata geçirilmesini sağlayamamıştır.
 
Demokrasinin uygulanmasında asıl güç kaynağının halkta, daha doğrusu insanların oluşturduğu çoğunlukta olduğu düşünüldüğünde, insan faktörünün burada ne derecede önemli olduğu  anlaşılır. İşte bu anlamda bir ortak akıl yoluyla, demokrasi deneyiminde etkin sonuç almaya yönelik yeni bir düşünce ve bunu içeren kavram gündeme getirilmiştir 1980’li yıllarda. Sorumluluk (responsibility) temelinde şekillenecek duyarlı (responsive) bir demokrasi fikri gelişmeye başlamıştır. Örneğin Herbert Uppendahl’ın “Responsive Demokratie- Duyarlı Demokrasi” başlıklı çalışması burada anılabilir. Buna paralel olarak sorumluluk, duyarlılık, uyum yeteneği, yanıt verme kabiliyeti, esneklik gibi kavramlarla ifade edebileceğimiz türden özelliklerin de sözü edilen demokraside bulunması gerektiğini belirtmemiz lazım.
 
Daha genel açıdan bakılırsa, kendini yönetilenlere karşı sorumlu gören, sorunlara duyarlı ve aynı zamanda çözümleme yeteneğine sahip bir yönetim anlayışı (siyasal sistem) idealidir bu. Ülke içerisindeki siyasal ve sosyal yapılara ilişkin olabileceği gibi uluslararası ilişkilere yönelik de olabilir. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri ile İngiltere arasındaki ilişkilerde böyle bir anlayışın söz konusu olduğuna dair gözlem mevcuttur. Demokrasiler arasında savaşın olmayacağına ilişkin olarak özellikle Batılı çevrelerde son dönemlerde dillendirilen görüşleri de yukarıdaki anlamda duyarlı demokrasi çerçevesinde değerlendirmemiz mümkündür.
 
Peki bu acaba her yerde, her demokraside geçerli olur mu? Mevcut koşullar itibariyle bu soruya olumsuz yanıt vermek durumundayız. Esasen, konuyu geniş çerçevede temel unsurlarıyla birlikte irdelediğimizde, görürüz ki asıl faktör insan merkezlidir. Düşünce, kültür, önyargı, coğrafya ve “öteki” algısı belirleyici nitelik/konum arzetmektedir burada.
 
Konuyu Türkiye bağlamında analiz etmeye çalışırsak, öncelikle şu sorunun yanıtını bulup üzerinde düşünmek durumunda kalırız: Demokrasinin işlevsel biçimde sürdürülmesinde insanın/yurttaşın özgür iradesi ne derecede etkilidir? Böyle bir durum ne kadar gözlemlenmektedir? Esas mesele bu soru etrafında düğümleniyor.
 
Biz Türkiye’de, küçük bazı istisnalar dışında, vekâleten düşünme diyebileceğimiz tarzda bir geleneğe tanık oluyoruz. Kendisi düşünmeyen, bundan dolayı da özgür olmayan, iradesini başkalarının düşünce ve çıkar algılamalarına mahkûm etmiş insanlardan meydana gelen bir toplumda istikrarlı ve işlevsel bir demokrasinin varlık göstermesi beklenebilir mi? İktidar, muhalefet, okullar ve işyerleri dâhildir buna. Sorumluluk bilinciyle güçlenmiş, hadiselere karşı duyarlı ve yanıt verme yeteneğine sahip bir seçmen ve seçilen olmadan demokrasi ne kadar olur?
 
Demokrasi eğitimle, ekonomiyle, kültürle ilgilidir. Siyaset bütün bunların bir sonucu (ürünü) sayılır, ama diğer yandan da aslında iyi kavranılıp gereği yapıldığı takdirde onların belirleyicisi olabilir. Denetlenebilen, bihaber çoğunlukla değil duyarlı çoğulculukla dengelenmiş kaliteli bir siyaset yapabilir bunu. Bu amaca yönelik olarak düşünen insan vazgeçilmez bir değer kabul edilmelidir.
 
Demokrasinin tüm iyi hasletlerinin gündelik hayatta görünür olması bir şarta bağlı: Birbirinden farklı düşünce ve görüşlerin birbirini tamamlayıp dengeleyecek tarzda sisteme yön vermesi. Ervin Laszlo’nun bahsettiği “holarşi” de böyle meydana gelir. Laszlo, uluslararası toplumu (dünya)  işlevsellik açısından değerlendirerek, bunun bir hiyerarşi değil, holarşi olduğunu (olması gerektiğini) savunur.[i] Bundan şunu anlayabiliriz: Kuvvetlinin zayıfa, merkezdekinin çevredekine, herkes adına düşünüp kanaat ve karar sahibi olanın olmayana hükmettiği bir hiyerarşik düzen yerine merkez ve çevrenin, büyük ile küçüğün ve farklı fikirlerin birbirini tamamlayarak ortak kazancın oluşmasına ortam hazırlayan bir holarşi.
 
Bunu doğadan bir örnekle açıklayalım: Bir zararlı (size göre zararlı) böceği öldürdüğünüz zaman, o böcekle beslenen herkes için faydalı bazı kuşların yaşama hakkına müdahale etmiş olursunuz. Doğal beslenme zinciri kırılır ve doğanın dengesi bozulur böylece. Eğer bu ileri boyutlara ulaşırsa, küresel iklim değişikliği ve beklenmedik doğal afetler ortaya çıkar.
 
Sosyal, ekonomik ve siyasal düzen için de farklı düşüncelerin dengeleyiciliğine gereksinim vardır. Bu, fizik kanunu gibidir. Belirli bir yüzeye ağırlık/güç uyguladığınız zaman, o alanın maruz kaldığı şiddetten dolayı genel denge durumunun bozulması kaçınılmaz olur. Demokrasi ile anlatılan iyi yönetimin işlerlik kazanması, muhtelif sorunları ve talepleri olan vatandaşların bunları dile getirerek siyasal sürece katılmalarına bağlıdır. Bu, özgürce düşünmeyi zorunlu kılar her şeyden önce. Özgüveni. Bireysel ve kurumsal ilişkiler sürecinde kendini ifade etme terbiyesini almayı gerektirir.
 
Konumu itibariyle daha güçlü birinin kendi düşünce ve hesapları yönünde bir tercihte bulunarak, çevresindekilere de bunu empoze etmesi sonucunda oluşacak halk iradesi ancak şekil itibariyle mevcut olur. Esasta, düşünen çoğunluk değildir, ama çoğunluğun tercihinden söz edilmektedir. Bu durum sosyal ve siyasal dengeyi bozar.
 
Vekâleten düşünme iki türlüdür. Birinde, düşünme yeteneği olup da kendisine o fırsat/hak verilmemiş kişilerin yerine başkasının düşünmesi söz konusudur. Bu gruptakiler baskılanmışlık duygusu yaşayabilir, olmadık bir anda patlayabilirler (potansiyel tehlike). Ya da en azından ülkedeki yaratıcılık/üretkenlik potansiyeli heba edilmiş olur. Diğerinde ise düşünme yetisi gelişmemiş, uygulanan eğitim-öğretim sistemi ve genel anlayıştan dolayı serbest düşünme alışkanlığı edinememiş kişiler adına birilerinin düşünmesi gerekmektedir.
 
Her ikisi de yukarıda açıklamaya çalıştığımız demokrasinin gelişmesine değil, sadece istismar edilmesine yol açacak bir olguyla karşılaştırır bizi. Sorunun kökeninde vekâleten düşünme talihsizliği yatmaktadır.

Prof. Dr. İbrahim S.Canbolat



[i] Ervin Laszlo, Küresel Bakmak Evrensel Düşünmek, Çeviren ve Sunan İbrahim S.Canbolat, 3. Baskı, Nobel Yayınları, 2004, Ankara.




SİYASET SOSYOLOJİSİ VE PSİKOLOJİSİ KATEGORİSİNDEKİ DİĞER HABERLER



SDE, “Türkiye’de İletişimin Denetlenmesi” analizi yayınlandı...
19.07.2010 11:06:02

SDE Başkanı Prof. Dr. Yasin Aktay’ın yeni kitabı “Korku ve İktidar” kitapçılarda...
09.07.2010 09:38:27

SDE "Yeni Rusya" Çalışması Yayınladı...
07.07.2010 11:11:11

"Arap-Türk Sosyal Bilimler Kongresi" 10-12 Aralık 2010 tarihinde gerçekleştirilecektir...
28.06.2010 16:15:43


<Temmuz 2010>
PtSaÇaPeCuCtPz
2829301234
567891011
12131415161718
19202122232425
2627282930311
2345678

Anayasa Paketinin oylanacağı referandumda ne yönde oy kullanırsınız?

Evet
Hayır


Bu site içeriğinin telif hakları Stratejik Düşünce Enstitüsü’ne ait olup 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca kaynak gösterilerek kısmen yapılacak alıntılar dışında önceden izin alınmaksızın hiçbir şekilde kullanılamaz ve yeniden yayımlanamaz. Bu sitede yer alan SDE'nin kurumsal bilgileri ile SDE Akademik Personeli'nin çalışmaları dışındaki diğer görüş ve değerlendirmeler, yalnızca yazarının düşüncelerini yansıtmaktadır; SDE'nin kurumsal görüşünü temsil etmemektedir.
Portal Tasarım ve Yazılım: Omedya