Birleşmiş Milletler İklim Konferansı, Danimarka’nın Başkenti Kopenhag’da 192 ülkeden yaklaşık 15 bin temsilcinin katılımıyla 7 Aralık’ta başladı. Endüstriyel üretim dolayısıyla atmosfere zehirli gazların salımını azaltma ve gelişmemiş ülkelere temiz teknolojinin aktarılması için gerekli yatırımların yapılması zirvenin gündem maddeleri arasında yer almaktadır. Ayrıca hava kirliliğinin azaltılması konusunda ülkelerin mali külfeti nasıl üstleneceği konusunda da anlaşmaya varılması bekleniyor. Ancak zirveden beklentiler esas olarak katılımcı devletlerin bağlayıcı bir karara imza atmaları ve teknik detayların belirlenmesi için 2010’da bir takvim oluşturulmasıdır. Bu kararın, 2012’de süresi dolacak olan Kyoto Protokolünün yerini alması beklenmektedir. (Tıkla-1)
Uluslararası alanda şimdiye kadar tertip edilen en geniş katılımlı toplantı olmasına rağmen, Kopenhag zirvesinde ülkelerin beklenen girişimlerde bulunmadığı gözlemlenmektedir. Başta bazı Batılı devletler olmak üzere Çin gibi endüstriyel gelişimini hızlandıran ülkelerin gaz emisyonlarını indirmek ya da sınırlamak gibi bir niyetlerinin olmadığı görülmektedir. Bu konferansta taraf ülkeleri bağlayacak kesin bir kararın alınması hedeflendiği düşünüldüğünde, katılımcı ülkeler temennilerini iletmekten öteye gidememektedir. Ev sahibi Danimarka’nın hazırladığı bildiri taslağında dünya genelinde gaz salımının 40 yıl içinde yüzde 50 azaltılması ve bunda zengin ülkelerin öncü olması öngörülmektedir. Gelişmiş ülkeler bağlamında bu oranın yüzde 80’lere ulaşması beklenmektedir. Sözkonusu taslak, zirve sonunda imzalanması hedeflenen nihai anlaşmanın temeli olması dolayısıyla önem taşımaktadır. (Tıkla-2) Fakat şu an itibariyle Çin’in böyle bir sınırlamaya gidilmesinin kendi ülkesi için mümkün olmadığını ifade etmesi, henüz taslak aşamasında olan anlaşmanın ölü doğabileceği ihtimalini düşündürmektedir. Mevcut durumda atmosfere zararlı gazların salınmasında önemli bir payı olan bu ülke, sadece siyasi deklarasyon ile yetinmek istemektedir.
Çin’in de içinde bulunduğu gelişmekte olan ülkelerin yaşadığı en büyük ikilem bu noktada karşımıza çıkmaktadır. Bir yanda sanayi kalkınmalarını gerçekleştirmek üzere üretim sahalarını çalıştırmakta, ancak diğer yanda da atmosfere karbondioksit bırakmaktadırlar. Bunun olumsuz sonuçlarıyla bütün dünya ülkeleriyle birlikte yine kendileri yüzleşmektedir. Sadece bir yıl için, iklim değişikliğinin ortaya çıkardığı sonuçların telafi edilmesi amacıyla milyarlarca dolarlık harcama yapmak gerekmektedir. Yağış düzensizliği, kıtlık ve su kaynaklarının yok olması gibi sorunların faturası ise daha çok Afrika ülkelerine çıkmaktadır. Bu durumda Afrika devletlerinin İklim Zirvesinden beklentileri daha da artmaktadır. 2020 yılına kadar Afrika’da 75 ila 250 milyon kişinin susuzluk tehlikesi yaşayacağı ve sulamaya dayalı tarımda yarı yarıya bir düşüş yaşanacağı tahmin edilmektedir. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin bir kısmı için sadece üretimin azalması anlamına gelen sera gazlarına dair anlaşma, Afrikalı uzmanlar için en hayati ihtiyaçların karşılanmasının bir garantisi olarak algılanmaktadır. İklim değişikliğinin etkileriyle mücadelede kendi finansal kaynaklarının yetersiz oluşu, kıtaya dışarıdan finans ve teknoloji transferini zorunlu kılmaktadır. Buna dair taleplerin zirve sırasında da gündeme gelmesi, çeşitli anlaşmazlıkları da beraberinde getirmektedir. Nitekim zirve görüşmeleri sırasında gelişmiş ülkelerin almaları gereken tedbirlerin alınmadığını öne süren bazı ülke temsilcileri görüşmeleri terk ederek tepkilerini ortaya koymuşlarıdır. Dünya genelinde yaşanan ekonomik krizin her ülkeye ciddi maliyetler yüklemesi dolayısıyla hemen her gelişmişlik düzeyinde bulunan devletlerin bir ölçüde sanayi üretimine sınırlama getirecek olan düzenlemelere onay vermesi düşük bir ihtimal olarak yorumlanmaktadır. Kyoto Protokolü’nün daha çok sanayileşmekte olan ülkeler açısından yükümlülükler öngörmesi, Afrikalıların bu gruba karşı tavır almasına yol açmaktadır. (Tıkla-3)
Başlangıç gününden beri yaşanan bir dizi olumsuz gelişme göz önüne alındığında Kopenhag toplantılarının beklenen uluslararası yasal mevzuatın oluşumuna katkı yapamayacağı değerlendirilmektedir. Kyoto sözleşmesinin dahi zengin ülkeler bakımından uygulanabilirlik şartları ortadayken, daha somut ve bağlayıcı düzenlemelerin hayata geçirilmesi zor görünmektedir. Afrikalı ülkelerin Çin ve ABD gibi devletler üzerinde ellerinden gelen her türden baskıyı uygulamalarının bir sonuç verip vermeyeceği ise en çok merak edilen konuların başında gelmektedir.
(Ahmet Said Altın, Ortadoğu-Afrika Masası)