Bugünkü dünyada Batı dediğimizde aklımıza genel olarak AB ve ABD gelmektedir. AB ile ilişkiler belirli bir eksene oturtulmuştur. AB ile ilişkilerimiz uzun bir süreç içerisinde devam etmekte ve Türkiye artık geniş dış politika ilgi ve yayılım alanlarını AB üzerinde baskı aracı olarak kullanmaktadır. Türkiye için AB ile müzakere süreci ve tam üyelik konusu her ne kadar özel önemini korusa da, AB’ye üyelik veya AB süreci Türkiye dış politikasında biricik gelişme alanı olma özelliğini kaybetmiştir. Türkiye’nin daha başka ciddi dış politika önceliklerinin bulunması sebebi ile geçmişte AB müzakere sürecinde ağırlıklı olarak yaşadığımız hırpalayıcı ve toplumun psikolojisini bozan ilişki çarpıklıkları ve adaletsizlikleri daha alt düzeylere inmiştir. Çünkü Türkiye AB ile ilişkilerinde AB’ye çalım atabilmekte, daha önce topu sürekli taca gönderirken son zamanlarda artık kaleye direkt ve etkili şutlar çekebilmektedir.
Türkiye’nin AB sürecinde aldığı tedbirler ve bunun ardından Türk siyasetindeki hızlı sivilleşme, Ergenekon yapılanması üzerine yargı ciddiyetiyle gidilmesi, anayasal hakların genişletilmesi çabaları, demokratik açılım sürecinin ve diğer süreçlerin başlatılması ve yeni bir anayasa için ortak bir zemin hazırlanması ile birlikte atılan diğer başka adımlar artık Türkiye’deki reform sürecini AB patentli olmaktan çıkarmış ve bu reformlar hükümetin öteden beri ifade ettiği gibi Ankara kriterleri haline dönüşmüştür. Bu yüzden ne Merkel’in ne de Sarkozi’nin Türkiye hakkındaki karşıtlığı Türkiye’de ne siyaset kurumunu ne de halk psikolojisini derinden etkilememektedir. AB ile olan ilişkilerde ilerleme Türkiye’den ziyade AB’nin Türkiye’ye karşı alacağı tavra bağlıdır.
AB’nin karşılaştığı her krizde Türkiye’yi zararlı olarak gören bir tavır içerisinde girmesi, Almanya ve Fransa gibi devletlerin yönetimlerinde sürekliliği olan bir Türkiye karşıtlığı politikasının sürdürülerek Türkiye’nin bu ülkelerde bir iç politika malzemesi haline getirilmesi Türkiye’nin kaleyi hedef alan şutlar atmasının bir sonucudur. Bazı AB ülkelerinin Türkiye ile ilişkilerinde başta Ermeni soykırımı iddiaları gibi siyaseten Türkiye’nin AB azminin kırılması ve Türk kamuoyunun incinerek AB’den uzaklaşması gibi bazı olumsuz ve ancak karşılıklı menfaatlere bir katkısı bulunmayan unsurları kullanmış olmasına rağmen, Türkiye’nin izlediği geniş dış politika Türkiye’yi AB nezdinde daha güçlü hale getirmiştir.
Yeni dönemde Türkiye’nin ABD ile olan ilişkileri oldukça önemlidir. ABD Soğuk Savaş sonrasında özellikle Bush yönetimleri altında geleneksel Amerikan dış politikalarını sürdürmeye gayret etmişlerdir. Güç kullanarak dünyayı değiştirebileceklerine inanan Cumhuriyetçiler Soğuk Savaş dönemindeki Sovyet ve komünizm tehdidinin yerine İslam’ı ve İslam ülkelerini tehdit aracı olarak koymuşlardır. Yeni dalga Amerikan Cihadı Ortadoğu haritasını değiştirmeye çalışırken ABD en zayıf halka olarak görülen Irak bataklığına saplanmış ve ABD sahip olduğu gücün limitlerinin oldukça aşağılara düşmüş olduğunu ve dünyaya istediği şekli vermenin bir hayalden ibaret olduğunu fark etmiştir. Bunun üzerine son başkanlık seçimlerinde Amerikan halkı radikal bir değişiklikle siyahi bir siyasiyi başkanlığa seçmiştir. Obama yönetime gelir gelmez Amerikan dış politikasında köklü değişiklikler yapacağının sinyalini verdi.
Obama diplomasiye daha önem veren ve ilişkiye girdiği ülkelerle eşitliğe ve karşılıklı çıkarlara dayalı farklı politikalar takip edeceğine dair açıklamalarda bulundu. Obama takip ettiği siyasetle ABD’nin dünya üzerinde gayet olumsuza dönüşen imajını ve itibarını tekrar restore etmeye çalışmaktadır. Obama yaptığı başkanlık konuşmasında dünya halklarına ve özellikle de İslam dünyasına güven aşılayan yeni dönem “Pax-Americana” politikalarının ipuçlarını vermiştir. Obama ilk açılımını Türkiye ile yaparak hem Türkiye’nin yükselen küresel önemini vurguladı ve hem de Amerika’nın “yeni tür ortaklık” politikalarını ilk Türkiye ile başlattı.
Obama Amerikan dış siyasetinde başlatmaya çalıştığı değişimler sayesinde bu yıl Nobel Barış Ödülünü almaya hak kazanmıştır. Yeni dönem Türk-ABD ilişkileri Türkiye’nin AB ile üyelik müzakerelerinde, Ortadoğu’da ve özellikle de Kafkaslarda önemli gelişmeleri beraberinde getirmesi beklenmektedir. Türkiye’nin bölgesi için gerçekleştireceği katkılar ABD için hayati önem taşımakta ve Türkiye’nin başarıları ABD’nin de menfaatinedir. Bu bakımdan ABD Türkiye’ye ciddi şekilde destek vermelidir. Şimdiye kadar geçen sürede Obama yönetimi ile Türkiye arasında bir uyum ve anlayış birliğinin var olduğunu söylememiz mümkündür. ABD ile Türkiye arasındaki yeni dönem ilişkileri ve bu ilişkilerin özellikleri Kafkaslarda ve İran üzerindeki etkileri son bölümde ele alınacaktır.
Türkiye’nin AB ve ABD ile ilişkileri belirli bir düzeyde seyrederken, Türk dış politikası özellikle Ortadoğu ve Kafkaslarda büyük bir ivme kazanmaktadır. Türkiye Suriye ve Irakla yaptığı çok büyük açılımlarla Ortadoğu’da devasa adımlarla ilerlemektedir. Türkiye Suriye ve Irak üzerinde edindiği başarıyı tüm Arap ve İslam dünyası için kullanacak ve bu haliyle Türkiye kriz ve kaos ortamında bulunana bölgelere istikrar getirebileceği gibi bu istikrar ortamından da oldukça geniş faydalar elde edecektir. Türkiye’nin yaptığı ve yapması gereken şey siyasi karmaşadan uzak durarak Ortadoğu ülkeleri ile ekonomik ve kültürel ilişkilerini arttırmak olmalıdır. Bu konularda önemli adımlar atılmış ve atılmaya da devam edilmektedir.
Türkiye Ortadoğu ülkeleri ile yeni bir tür ortaklık kurmaya çalışmakta ve Ortadoğu bölgesi de Türkiye’nin bu politikalarına olumlu cevap vermektedir. Türkiye’nin Gazze hassasiyeti ve gerektiğinde İsrail’e karşı sert tavrı Arap dünyasını Türkiye’ye daha da yaklaştırmakta ve Türkiye’ye duyulan güven daha da artmaktadır. Ortadoğu’da artık sosyalist Arap milliyetçisi Baas siyasi anlayışı mevcut değil ve artık Ortadoğu’da ABD bile eskisi kadar güçlü değildir. Arap ülkeleri İran’ın veya Rusya’nın bölgede etkili olmasından kaygı duymakta ancak bunun karşısında Türkiye’yi daha güvenilir bulmakta ve Türkiye’nin bölgede artan etkinliğinden memnuniyet duymaktadırlar.
2002 başlarında Milli Güvenlik Konseyi komşu ülkeler ile olan işbirliğini arttırmak ve bölgesel sorunları çözme kararı aldı. Bu kararı MİT raporları izledi ve MİT hükümetin komşuları üzerinde proaktif bir dış politika izlemesi tavsiyesinde bulundu. Bu çerçevede AK Parti hükümeti sürekli olarak komşu ülkelerle olan ticaretin önemini vurguladı ve sağlam siyasi ilişkiler kurabilmek için karşılıklı bağımlılık esasına dayanan ticaretin arttırılması için önemli başarılara imza attı. Özellikle Irak ve Suriye Türkiye’nin milli güvenliği açısından kilit ülkelerdir. Bu ülkeleri tehdit olmaktan çıkartıp ortak seviyesine getirmek Türkiye açısından büyük bir başarıdır. Irak sahip olduğu ekonomik potansiyeller açısından Türkiye için son derece önemlidir. Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattı düşük kapasite ile çalışsa da tekrar faaliyete girmiş ve Türk şirketleri Irak’ta petrol üretecek düzeye gelmiştir.
Özellikle NABUCCO projesi Irak petrol ve doğalgazı üzerinde Türkiye’ye büyük imkanlar sağlayacak ve Irak enerji kaynaklarının çıkartılması ve dağıtımı üzerinde Türkiye’ye önemli işler düşecektir. İki ülke arasında gelişen ilişkiler çerçevesinde halihazırda 50,000 kadar Türk vatandaşı Kuzey Irak’ta iş imkanı bulmuştur. Irak ile 5 milyar dolarlık ticaret hacminin bulunduğunu söyleyen başbakan Erdoğan bu rakamın kısa süre içerisinde 20 milyar dolara çıkartılmasının planlandığını ifade etmiştir. Bu hedefe ise çok değil 2011 senesinde ulaşılmadı planlanmaktadır. Kürşad Tüzmen Ticaret Bakanlığı yaptığı sırada Irak’taki normalleşme süreci neticesinde Irak’ın 250 milyar dolarlık bir petrol gelirine sahip olacağını ve bunun da Türkiye ile Irak arasındaki ticareti rahat olarak 30 milyar dolara çıkaracağını ifade etmiştir. Bunun yanı sıra Türkiye Suudi Arabistan ile olan ticaret hacmini ise birkaç sene içerisinde 15 milyar dolara çıkarma arzusundadır.
Irak’ın savaş sebebiyle istikrarsızlık içerisine sürüklenmesi ve ülkenin tehlikeli görünen hali Irak üzerindeki bazı güçlerin rol oynamasını engellemekte ve bu durum ülkeyi Türkiye’ye daha fazla açık hale getirmektedir. Hatırlanacak olursa Saddam yönetiminin son zamanlarında Rusya, Çin, Fransa ve Almanya Irak ile değeri neredeyse bir trilyon dolara ulaşan birçok petrol anlaşması imzalamış ve Irak’ın Mejnun gibi yeni petrol alanlarının işletimi bu devletlere verilmişti. Ancak ABD’nin Irak’ı işgali bu petrol kontratlarının iptalini de beraberinde getirmiştir. Bu devletler Irak’ı riskli gördükleri için şimdilerde aynı iştahla Irak petrolleri üzerinde siyaset güdememektedirler. Ancak Türkiye Irak’a cesaretle yaklaşmakta ve geliştirilen ilişkiler bölge ülkeleri için “yeni ortaklık modeli” teşkil edecek şekilde ilerlemektedir. Türkiye Irak üzerindeki dış politika hedeflerinde büyük bir aşama kat etmiş ve Türkiye Irak’ın en büyük ticari partneri haline gelmiştir. Irak aynı zamanda Türkiye’nin en fazla ihracat yaptığı beşinci ülke konumuna yükselmiştir.
Irak ile 350 kilometrelik bir sınıra sahip olan Türkiye bu ülkeyle en rahat ticaret yapacak ülke konumdadır. Türkiye bunun için fiziki şartlarını iyileştirmeli ve Irak’a birçok sınır ve ticaret kapıları açılarak Habur’un yükü azaltılmalıdır. Irak’ın Türkiye’ye karşı ticaret, eğitim, turizm gibi alanlarda talepleri oldukça yüksektir ve Türkiye bu taleplerin tümünü karşılayamamaktadır. Bu noktada Türkiye’nin Erbil’e konsolosluk açma çabası da önemli ve yerinde bir karardır.
Türkiye Irak ile ekonomik alanda kaydettiği başarıları siyasi alanda da perçinlemek istemektedir. 10 Temmuz 2008’de Bağdat’ı ziyaret eden başbakan Erdoğan 18 yıl aradan sonra Bağdat’ı ziyaret eden ilk Türk başbakanı olmuştur. Bu ziyaret sırasında Türkiye ile Irak arasında “İkili Yüksek Seviyeli Stratejik İşbirliği Konseyi”nin kurulması kararlaştırılmıştır. Konseye iki başbakanın liderliğinde iki ülkeden dokuzar bakan iştirak edecekti. 17-18 Eylül 2009’da İstanbul’da gerçekleştirilen ilk Yüksek Seviyeli Stratejik İşbirliği Konseyi toplantısında dışişleri bakanı Davutoğlu yaptığı konuşmasında bu toplantının yapıldığı günün Irak, Türkiye ve bölge açısından tarihi bir günü ifade ettiğini ve iki ülkenin tam bir ekonomik entegrasyon sürecini yaşadığını belirtmiştir.
Davutoğlu’na göre bundan böyle Basra Edirne’ye bağlanacak ve İstanbul’un kaderinin Bağdat’ın kaderi, Bağdat’ın kaderinin de İstanbul’un kaderi olacaktır. Bu toplantıya Suriye dışişleri bakanı ve Arap Birliği genel sekreteri Amr Musa da katılmıştır. Irak’la gerçekleştirilen bu önemli toplantı üzerine benzer bir mekanizmanın Suriye ile de kurulmasına karar verilmiştir. 15 Ekim’de ise başbakan Erdoğan ve dokuz bakanı toplantının ikincisi için Bağdat’a gitmişlerdir. Diğer ülkelerin bir tek bakan bile göndermeye korktukları Bağdat’ta başbakan ve dokuz Türk bakanının katıldığı Stratejik İşbirliği toplantısı sonucunda kırktan fazla anlaşma ve mutabakat zaptı imzalanmıştır.
Suriye ile çok çeşitli sorunlar çerçevesinde sürdürülen kötü ilişkilerde gerek PKK konusunda Suriye’nin olumlu adımlar atması ve gerekse Suriye’de Beşşar Esad döneminin başlaması üzerine mesafe kat edilmeye başlanmıştır. Türkiye üzerinde gizli yada açık toprak talepleri bulunan Suriye ile ilişkilerin geliştirilmesi Türk-Ermeni ilişkilerinin geliştirilmesi için emsal teşkil etmektedir. Türk-Suriye ilişkilerinin hızlı bir ivme kazanması 2004 senesinde Suriye devlet başkanı Beşşar Esad’ın Türkiye’yi ziyareti ile başlamıştır. Bu ziyaret 1918’de Osmanlı yönetiminin Suriye’de sona ermesinden sonra yönetimdeki bir Suriye devlet başkanının Türkiye’ye gerçekleştirdiği ilk ziyaret idi. Yine 2004 senesinde başbakan Erdoğan’ın İsrail başbakanı Ariel Şaron’un İsrail’i ziyaret davetini reddetmemsi ve bunun yerine Halid Meşal başkanlığındaki Hamas delegasyonunun Ankara’da ağırlanması Suriye’yi Türkiye ile ilişkilerde cesaretlendiren bir adım olmuştur.
Yalnızlık içerisinde bulunan ve yeni yönetimle birlikle kabuklarını kırmaya çalışan Suriye Türkiye’yi büyük bir dikkatle takip etmeye başlamıştır. Aralık 2004’te başbakan Erdoğan’ın Şam’ı ziyareti sonrasında iki ülke ilişkilerde karşılıklı olarak dev adımlar atmaya başlamışlardır. Başbakan Erdoğan’ın ABD ve Batıya karşı Suriye’yi gözeten tavrı ve yine başbakanın Gazze çıkışı Türkiye’nin politik ilkeler doğrultusunda İsrail’i karşısına almaktan çekinmeyeceğini gösteren cesur tavırları olarak başta Suriye olmak üzere diğer Arap ve İslam ülkeleri arasında Türkiye adına büyük bir güven tesis etmiştir. Geçtiğimiz ay içerisinde BM Genel Kurulunda konuşan dünya liderleri içerisinde bir tek başbakan Erdoğan Gazze olaylarına değinmiştir. Yine başbakan Erdoğan gerek New York’taki BM toplantılarında ve gerekse yurda döndükten sonra nükleer enerji sorununda İran’a karşı uluslararası toplumun adaletle yaklaşılmadığını ve sürekli olarak İran tartışılırken İsrail’in sahip olduğu nükleer silahların ise hiç sorgulanmadığı konusunda net demeçler vermiştir. Bütün bu politikalar Türkiye’nin komşu devletlerle sıfır sorun ve azami işbirliği politikalarının birer yansıması olmuştur.
Türkiye’nin Suriye ile İsrail arasında arabulucuk yapması sürecinde Gazze faciasının ortaya çıkması üzerine başbakan Erdoğan İsrail’e karşı sert eleştirilerde bulunmuş ve bu eleştiriler Davos’ta bir krize dönüşmüştür. Geçtiğimiz haftalarda Türkiye’nin Konya’da bir askeri tatbikatta İsrail’i listeden çıkarması Türkiye ile İsrail arasında yeni gerginliklere yol açmıştır. İsrail ile Türkiye’nin askeri ilişkileri oldukça gelişmiş olmasına rağmen Türkiye’nin İsrail’in Türkiye’deki askeri tatbikata katılmasını engellemesi ve bunun yerine Suriye ile bir tatbikat gerçekleştirmesi İsrail’de “Türkiye’yi kaybediyoruz” telaşına sebep olmuştur. Türkiye’yi eleştiren İsrail siyasileri diğer taraftan da Türkiye’nin İsrail açısından önemine vurgu yapmadan edememişlerdir. Diğer taraftan TRT’de yayınlanan bir dizide Gazze trajedisinin konu edilmesi İsrail’e peş pese ikinci bir şoku yaşatmıştır. Şu anda İsrail ne Türkiye’yi kaybetmek ne de Türkiye’nin takip ettiği yeni politikaları onaylamak niyetindedir. Ancak gerek İsrail’in ve gerekse Batının Türkiye’nin haklı siyasi çıkışlarına alışması ve Türkiye’yi anlaması gerekmektedir.
Türkiye ve İsrail arasındaki bu gerginlikleri ilgiyle izleyen Suriye ve Arap dünyası Türkiye’nin bölgesel liderliğine daha destek veren bir atmosfer içerisine girmektedir. Türkiye ile İsrail arasında yaşanan gerginliklere soğukkanlılıkla yaklaşmak isteyen Batı dünyası ise Türkiye’nin Suriye’ye yönelik siyasetinin Suriye için önemli şans olduğunu ve Suriye’nin Türkiye üzerinden Batıya yönelik olumlu adımlar atabileceğini belirtmiştir.
Tıpkı Irak’la olduğu gibi Suriye ile de ekonomik ilişkilerde büyük bir canlılık yaşanmıştır. Dış ticaretten sorumlu devlet bakanı Kürşad Tüzmen 2009 senesi için Türkiye-Suriye dış ticaretinin 2.5 milyar dolayında gerçekleşeceğini açıklamıştır. Bu rakamın beş yıl içerisinde bir kat arttırılarak 5 milyar dolara çıkartılması hedeflenmektedir. Küresel kriz dünya ihracatını etkilerken Türkiye’nin komşularına yahut bölgesindeki ülkelere yaptığı ihracatta önemli bir artış kaydedilmiştir.
Türkiye ihracat merkezli bir ekonomik politika izlemektedir ve bu çerçevede büyüyen Konya, Kayseri, Gaziantep, Kahramanmaraş ve Malatya gibi şehirlerin ihracat çabalarında Suriye ve Irak önemli bir pazar konumundadır. Suriye ve Irak’la gelişen ekonomik ilişkiler Orta, Güney ve Doğu Anadolu’nun kalkınmasına büyük katkıda bulunacaktır. Artık Gaziantep’in yıllık ihracatı üç milyar doların üzerindedir. Bu durum ve Suriye ve Irakla yaşanan olumlu gelişmeler Diyarbakır ve Mardin’i de ihracat konusunda ümitlendirmekte ve bölgede gayet iddialı yatırım ve ihracat planlamaları yapılmaktadır. Suriye ve Irak’a ihracat kapısının açık olması ve hatta bunun akabinde Arap dünyasının Türk ihracatına açık hale gelemsi GAP projesi yatırımlarının başarıya ulaşması ve istenen verimliliğe ulaşarak bölgeye refah getirmesi açısından da oldukça kıymetlidir.
Yukarıda belirtilen gelişmeler ışığında Ortadoğu Türkiye için en öncelikli dış politika alanı haline gelmiştir. Fakat bu bölgedeki sorunları ve tehditleri görmezlikten gelmek, bölgeye yönelik içi boş sembolik ve popülist siyaset gütmek büyük tehlikeleri de beraberinde getirecektir. Ortadoğu’nun siyaset açısından sürprizleri içinde barındıran bir siyasi kıyım makinesi olduğunu unutmamak gerekir. Ortadoğu’nun uzun yıllardır nice siyasilerin iştahını kabartan ancak yine nice siyasetin felaket haline dönüştüğü kaygan bir siyaset zeminine sahip olduğunu unutmamız gerekir. Örneğin; 1958’de Mısır ve Suriye bin bir ümitle ortak bir devlet kurmuş fakat bu devlet üç yıl içerisinde nihayete ermiştir.
Birleşmenin sona ermesi üzerine bu iki devlet birbirine düşman haline gelmiştir. Yine 1970’lerin başlarında Suriye ve Irak ortak bir devlet kurmak yönünde ciddi adımlar atarlarken 1975’de Saddam Hüseyin’in Irak’ta yönetimi ele alamsı üzerine birleşmeye çalışan bu iki Arap ülkesi bir anda birbirlerine düşman olmuş, Irak ve Suriye birçok defalar savaşın eşiğine gelmişlerdir. Yine yeni dönemde Türkiye’nin de gayretiyle Türkiye, Irak ve Suriye arasında ciddi bir işbirliği kurulmaya çalışırken Irak başbakanı Maliki’nin 18 Ağustos’ta Şam’ı ziyaretinden bir gün sonra Bağdat’ta kamu binalarını hedef alan ve 95 kişinin öldüğü ve 600 kişinin yaralandığı saldırılardan Irak yönetimi Suriye’yi sorumlu tutmuştur.
Başbakan Maliki Suriye gizli servisinin Suriye’ye sığınan Irak Baasçılarını organize ettiğini ve Irak’a karşı kullandığı iddiasında bulunmuştur. Irak Suriye ile arasında çıkan siyasi krizde arabuluculuk yapan Türkiye’ye iddialarını doğrulayacak bir dosya sunmuştur. Bu bakımdan Türkiye Ortadoğu’daki sorunlara taraf olurken çok dikkatli davranmalı ve kısır çekişmelerin içerisine girmekten geri durmalıdır.
(Doç. Dr. M. Vedat Gürbüz, Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Stratejik Araştırma Merkezi Müdürü)