Yeni Türk Dış Politikasının Stratejisi Ve Hedefleri
İsmi bir türlü konulamayan Soğuk Savaş sonrası dünya düzeni Türkiye için bazı tehditlerin yanı sıra Türkiye Cumhuriyeti’nin neredeyse hiçbir döneminde sahip olamadığı kadar önemli potansiyel fırsatları da beraberinde getirmiştir. Türkler tarihi süreçte sahip oldukları zengin siyasi kültürü sayesinde ve dünya medeniyetinin kadim unsurlarından birisi olması hasebiyle dünyanın aldığı siyasi dönemeçleri sezinlemeyi, keşfetmeyi ve onun getirilerinden faydalanmayı iyi bilmişlerdir. Türk devletleri yaşadıkları dönemin şartlarında birer dünya devleti olmayı başarmışlardır.Selçuklu ve Osmanlı devletleri zamanının dünya gerçeklerini ve gerekliliklerini bilerek bu gerçekler çerçevesinde siyasi yapılanmalarını oluşturmuş ve oldukça yetenekli bir siyasi feraset üzerinde yükselmişlerdir.
15.12.2009
haber başlık

Batı aydınlanması ile başlayan Avrupa yenileşmesi bizde takip ettiği uzun bir serüvenden sonra nihayet Birinci Dünya Savaşı gibi bir felaketin ardından Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde muasır dünyanın gerekleri dahilinde teşkilatlanan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla sonuçlanmıştır.  Bunun ardından İkinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye yine dünyanın gidişatını isabetli okumuş ve ülkemiz demokrasiye geçerek cumhuriyet ideallerinin içini doldurmaya; hem demokrasinin olgunlaştırılmasında ve hem de toplumun gelişmesinin sağlanmasında dev adımlar atılmıştır.  Ne yazık ki Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda cumhuriyetin ilham kaynağı olan Batı Avrupa büyük bir kriz içerisinde ve ciddi bir siyasi değer yozlaşması altında bulunduğu için Türkiye önemli sorunlarını aşmakta yaptığı devasa devrimlere rağmen uzak hedeflerine ulaşamamıştır.

Türkiye İkinci Dünya Savaşından sonraki dönemde sağladığı siyasi ekonomik ve toplumsal gelişmelerle önemli bir aşama kat etmiştir.  Fakat bu dönemde ülkemizde başlayan muazzam sıçrama ve değişim süreci ülkede başa çıkılamayan önemli iç sorunlar ve dünyada hüküm süren iki kutuplu dünya düzeni arasında sıkışarak yine uzak hedeflerine ulaşmaktan geri kalmıştır.  Bütün bu eksikliklerine rağmen Türk diplomasisi İkinci Dünya Savaşı bitmeden evvel dünyanın savaştan sonra alacağı şekli isabetle tespit etmiş ve Türk devlet adamları ve diplomatları geleceğin Sovyet yayılmacılığını erkenden açık bir şekilde dile getirmişlerdir.  ABD Sovyetler Birliğine geleceğin dünyasını kurmada en etkili müttefiklerinden birisi nazarıyla bakarken, Türk diplomatları, dışişleri bakanları ve Türkiye’nin Washington büyükelçileri yaklaşan tehlike hakkında Amerikan mercilerini sürekli olarak uyarmışlardır.  Bu uyarıları yeteri kadar analiz etmeyen Amerikan yönetimi Türk diplomatların söylediklerinden daha fazlasını içermeyen George F. Kennan’nın “Mr. X” makalesinin yayınlanmasıyla gözlerini açmış ve ABD Soğuk Savaş politikalarının gen dizilimini gerçekleştirmiştir.

Soğuk Savaş dönemi sona erince Türkiye oluşumunu zikzaklarla gerçekleştirmeye çalışan yeni dünya düzeninin oluşturduğu tehditleri karşısında yükselen bir duvar gibi görmüştür.  Oluşan dünyayı karşılamak için kendini yeterince hazır hissetmeyen ve ilk başlarda küreselleşme değerlerini layıkıyla fark edemeyen Türkiye belirli bir süre daha çok korku ve yeni dünyaya karşı güvensizlik ortamında yaşadıktan sonra karşılaştığı sorunları çözmenin tek yolunun daha ziyade tehdit algılaması şeklinde hissettiği yeni dünyanın getirdiği fırsatları değerlendirmekten geçtiğini fark etmiştir.  Türkiye İkinci Dünya Savaşından sonra olduğu gibi Soğuk Savaşın sona ermesinden sonra da tehdit algılamalarını bir fırsat bilerek, bu tehditlerle başa çıkmak için geniş ve kapsamlı bir değişim hareketi içerisine girmiştir.  Değişim hareketi başlayınca Türkiye korkularından sıyrılmaya başlamış ve devasa fırsatlarla bir anda yüz yüze gelmiştir.

Bunun üzerine Türkiye geleceğin dünyasını hızla kavrayarak bu dünyada var olmanın ötesinde söz sahibi olabilmek için gerekli adımları atmaya başlamıştır.  Günümüz dünyası kaliteye dayalı rekabete ve eskisine rağmen uluslararası düzende daha fazla adaleti gerektiren bir düzene dayalıdır.  Küresel adalet ve eşitlik mevzuu önümüzdeki dönemde kendisini daha iyi hissettirecek ve uluslararası düzene anarşi hakimdir ve gücü olan düzene yön verir ilkesi tamamen sona ermese bile yıpranan bir anlayış halini alacaktır.  Artık dünyada büyük güçlerin ilerlemesi durmuş ve mevcut büyük güçleri orta vadede gölgede bırakacak olan yeni güçler ortaya çıkmaya başlamıştır.  Küresel düzende bilgi anahtar unsurdur ve bilgiyi üretmek ve kullanmak artık neredeyse dünyanın her yerinde mümkün hale gelmiştir.   Bu ise geleneksel dünya siyasetinin kulüpleşen ve eşitsizliği hakim kılan yönüne karşı ciddi bir tehdit oluşturmaktadır.  İşte bu yeni şartlar altında dış ilişkilerinde adalete ve eşitliğe önem veren Türk dış politikası sürekli olarak dünya siyasetinde pirim yapacaktır.

Yeni dünya düzeninin karmaşık atmosferi içerisinde gelişen yeni dönem Türk dış politikası ve oluşturulan yeni düsturlar Türkiye’ye oldukça parlak bir istikbal vaat etmektedir.  Türkiye evvel emir sahip olduğu cumhuriyet değerleri ile demokratik değerleri sayesinde genelde bölgesindeki ülkelerin bu değerlerden mahrum olması sebebi ile kendisi için bölgesinde avantajlı bir statü yakalamıştır.  Türkiye 1923’ten beri cumhuriyetle ve 1946’dan beri demokrasiyle yönetilmesine rağmen Türkiye’nin bölgesinde daha önce böylesine avantajlı bir statüye sahip olmamasının sebebi ve hatta Türkiye’deki rejimin özellikle Ortadoğu ülkeleri tarafından tehdit olarak algılanması Türkiye’nin dışında gerçekleşen bir durumu ifade etmekteydi.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu zaman Ortadoğu ülkeleri Batılı sömürge yönetimleri altındaydı ve Ortadoğu halkları Türkiye’yi daha çok bir batılı devlet olarak görüyorlardı.  Soğuk Savaş döneminde ise Türkiye’nin Ortadoğu devletleri hilafına batı paktında yer alması bölgeyi Türkiye’nin siyasi geleneğinden ve tecrübesinden faydalanmasına karşı kapalı tutmuştur.  Oysa yeni dönemde Ortadoğu ülkeleri ve bölge ülkeleri Türkiye’deki siyasi tecrübeye karşı büyük bir ilgi duymakta ve Türkiye’deki gelişmeleri ilgiyle takip etmektedirler.  Çünkü artık Türkiye’ye karşı bölgesinde olumsuz anlamıyla bir batı devleti yada batının maşası olarak değil de bölgenin ağır sorunlarına ve hatta kaos ortamına rağmen bir çok gelişmeyi kaydetmiş bir başarı hikayesi olarak bakılmaktadır.  Bu şartlar altında ve özellikle “komşularla sıfır sorun” gibi Türkiye açısından hayati öneme haiz olan bir politikanın başarılması durumunda, Türkiye bölgesi için yegane bir cazibe merkezi olacak ve Türkiye bölgesel güç olmanın ötesinde dünyanın önde gelen küresel güçlerinden birisi haline gelecektir.

Bu hedefi başarmak için Türkiye’nin yeni politikalar icat etmesine ve bilinmeyen yahut denememiş yeni yollar takip etmesine de gerek yoktur.  Türkiye geleneksel manada sürdürdüğü adaleti esas alan, ilişkide bulunduğu ülkelerin içişlerine müdahale etmekten çekinen ve ülkelerle karşılıklı menfaat ilişkilerini esas alan dış politika değerleri ile kendisine parlak bir gelecek oluşturabilir.  Yukarıda belirtildiği gibi yeni dünya düzeni uluslararası alanda daha fazla eşitlik ve adalet peşinde koşmakta ve geleneksel Türk dış politikası ise bu özellikleri zaten taşımaktadır.  Gerek Ortadoğu, gerek Kafkaslar ve gerekse Balkanlar yorucu, tüketici entrikalarla ve çatışmalarla dolu politikalardan bıkmış usanmışlardır.  Bu bölgelerin huzura ihtiyacı vardır.  Bu sayılan bölgelerde çıkar elde etmek için çatışmaları körüklemek, başka milletlerin acısından ve açığından menfaat elde etmek ancak tilki kurnazlığında ve yeri geldiğinde oldukça acımasız politikalar gütmeye bağlıdır.

Türkler bu coğrafyaya geldiklerinde buralarda türlü siyasi çekişmeler, çatışmalar ve kaos ortamı hakimdi.  Türkler adil, sağduyulu ve sade politikaları ile bu çatışma bölgelerini huzura kavuşturdular.  Türkiye’nin bölgesinde yine yapması gereken şey faal, sade ancak etkili ve adil bir dış politika gütmesidir.  Huzur için güvene ihtiyaç vardır ve Türkiye bölgesinin duyduğu güven ortamını sağlayabilecek en önemli güç görünümündedir.

Bölge ülkeleriyle güvene dayalı ve karşılıklı değer kazandırma vasfına haiz dış politika umdelerini aktif ve enerjik bir şekilde uygulaması halinde Türkiye’nin bu ağırbaşlı, adil ve güvenilir tutumu ile yolu hep açık olacaktır. Bölge politikaları açısından Rusya, Türkiye ve İran’ı ele alacak olursak: tek taraflılığı esas alan, güvensizlik ekseninde güce dayalı olarak hareket etme eğilimi bulunan ve girdiği dış ilişkilerde eşitsiz bir bencillik içerisinde olan ve aynı zamanda bazı güçlü siyasi ve ideolojik baskı ve yayılma araçlarını barındıran Rus ve İran dış politikasına nazaran, çok taraflılığı benimseyen, eşitliğe ve güvene önem veren ve ayrıca siyasi ve ideolojik yayılma emelleri bulunmayan Türk dış politikasının şansı ve işlerliği daha yüksek olacaktır.

Avrupa, Balkanlar, Akdeniz, Karadeniz, Ortadoğu ve Kafkasların orta yerinde olan Türkiye’nin bütün bu coğrafya ile derin siyasi bağları ve kültürel mirası dolayısıyla zaten büyük resmi görebilen, misyon sahibi bir dış politika takip etme zorunluluğu vardır.  Selçuklu Devleti de Osmanlı Devleti de bunu böyle gördü böyle yaşadı.  Aynı şekilde Türkiye Cumhuriyeti de bunu böyle gördü ve görmeye devam edecektir.  Bu bir geriye gidiş ve tarihi romantizm değil aksine bir gelecek projesi ve politikasıdır.  Çünkü bu politikalar zenginliktir ve bizi bu topraklarda güçlü kılan değerlerdir. 
Soğuk Savaştan sonra bir süre yeni dünyayı algılamakta çokta başarılı olamayan Türkiye son zamanlarda bu işte büyük mesafeler kat etmiştir.

Türkiye’nin kendisine has siyasi değerleri ve davranış şekilleri mevcuttur.  Bu değerler ve davranış şekilleri bütünleyici bir özelliğe sahip olarak ilişkide bulunduğu çevrelere güven veren ve ortak faydayı esas alan sade fakat etkileyici ve içine girilince büyüleyici bir külü temsil etmektedir.  Bu siyasi değerler Selçuklu ve Osmanlı devletlerinden günümüze ulaşan ve Batının aydınlanma değerleri ile gerekli olan modernizasyona sahip olan değerlerdir.  Günümüz Türkiye’si bu siyasi değerleri hem kendisi ve hem de dünya işleri için işleyen ve işlerliği olan bir vizyona ulaştırmak gayretindedir.  Türkiye Cumhuriyetinin değer üretmesi ve ürettiği bu modern ve insani değerlerle bölgesinde ve dünyadaki bütün halkları etkilemesi gerekmektedir.

Günümüzde yanlış bilinmesine rağmen sadece teknoloji ile bir yere gelmek mümkün değildir.  Siyasi, toplumsal ve medeni değer üreten ve aynı zamanda teknolojiyi de üretebilen toplumlar etkili ve kalıcıdır.  Bu yüzden Türkiye’de siyasi ve toplumsal reformlar Türkiye’nin büyümesi ve güçlenmesi için gereklidir.  Değer üretimi ve cazibe merkezi olma durumuna yine Osmanlı devletini örnek olarak gösterebiliriz.  Osmanlı Devletinde devletin sınırlarını genişleten ve Osmanlılığı Avrupa’nın ortalarına kadar taşıyan birçok prestijli uç beylerinin aslen Bizanslı olduklarını biliyoruz.  Mesela Kandiye kuşatması sırasında bir Osmanlı Rum’unun adanın savaşılmadan Türklere teslim olmasında aracı olduğunu da biliyoruz.  Osmanlı ordularının önüne düşerek kendi milliyetinden ve dininden olan Kandiye liderini ve halkını Osmanlı Devletine teslim olması için ikna eden bu Rum’un amacı ne olabilirdi?  Cevabı gayet açıktır.  Osmanlı devleti bu Rum’un ve bunun gibi milyonlarca Gayri-Müslim ve Gayri-Türk’ün de devleti idi ve bu devlet onlara inanılmayacak kadar geniş imkanlar bahşediyordu.

Kandiye kuşatması ve Küçük Kaynarca anlaşmasındaki yararlılıkları devlet tarafından takdir edilen Rum ailelerine devletin tercüme işleri ve dolayısıyla devletin dışişleri teslim edilmiştir.  Osmanlı parlak politikalarını orta yollu olarak sakin bir şekilde gerçekleştirmiştir.  Osmanlı başarısını yeni ve bilinmeyen bir düzen arayışına girmekten ziyade yaşadığı coğrafyadaki ileri siyasi değerleri başarılı bir şekilde kendi yönetim becerisiyle birleştirmesine borçludur.  Dolayısıyla Osmanlı Devletinde yaşayan herkes kendinden bir şey bulabilmiş ve devlet çevresi için bir cazibe merkezi halini almıştır.  Günümüz Türkiye’sinde gerek iç ve gerekse dış politikada yapılması gereken budur.  Bu durum basit gibi görünse de aslında büyük düşünmek ve medeni bir yolu temsil etmek anlamına gelmektedir.

Bu bakış açısına göre Türkiye’nin yeni ideolojik açılımlara ve kökten siyasi değişimler içerisine girmesi gereksiz ve hatta zararlı işlerdendir.  Bizim mevcut değerlerimizi ve siyaset mekanizmamızı olgunlaştırmamız, demokrasimizi geliştirmemiz ve adalete dayalı bir refah toplumunu gerçekleştirmemiz Türkiye’yi hatırı sayılır bir şekilde güçlendirmek için gerekli ve oldukça yeterli unsurlardır.  Son zamanlarda özellikle Amerikan menşeli düşünce kuruluşlarının Türkiye’nin hızlı yükselişi karşısında 2040 senesine kadar Türkiye’nin eski Osmanlı topraklarına yeniden hakim olacağı yönündeki saptamalar Türkiye’nin yerinde ve zamanında kullandığı takdirde sahip olduğu dinamiklerinin dünya üzerinde nasıl bir etkin güç oluşturabileceğinin ipuçlarını vermektedir.  Türkiye’nin büyük hedeflerine ulaşması için Türkiye’yi bir yandan pohpohlayan ve diğer taraftan bölgesi için şimdiden boy hedefi haline getiren bu tür uzman öngörülerine dayanmaktan ziyade çok çalışması ve başarması gereken önemli konuları mevcuttur.

Türkiye’nin dış politikada en fazla ihtiyaç duyduğu şey kendine güvenmesi, açık bir vizyona sahip olması, şartların gerektirdiği kadar aktif olması, çok fazla emek ve çaba sarf etmesi ve bunlar için de dünyayı iyi tanıyıp oldukça geniş bir enstrüman ağından beslenmesi gerekmektedir.  Türkiye dış siyasetinin gelişmesi için iç sorunlarını çözmeli ve sürdürdüğü akılcı dış politikanın da iç sorunların çözümüne katkı sağlayacağını bilmelidir.  Örneğin; Türkiye Irak politikasını değiştirip bu ülkeyle olan ilişkilerine daha geniş bir perspektif kazandırmasaydı, ülkemiz bir kangren haline gelen terörle mücadele yada teröre kaynaklık eden sorunlara karşı farklı yaklaşımlar içerisine girme ihtiyacı hissetmeyecekti.  Dış politika iç politikayı etkilemiştir ve iç politikada ise demokratik açılım konusunda sağlanacak ciddi gelişmeler Türkiye’yi başta Irak olmak üzere Ortadoğu ve AB ile ilişkilerinde oldukça ileri konumlara taşıyacaktır.  Terör hareketi ve Irak Savaşı ile Türkiye’de bölünme korkusu yaşanmasına rağmen şimdilerde ise kamuoyunda yeni dönem Irak politikaları ile özellikle Amerikan menşeli düşünce kuruluşlarının üzerinde durduğu Kuzey Irak’ın yakın gelecekte Türkiye’ye bağlanabileceği ihtimali tartışılmaktadır.

(Doç. Dr. M. Vedat Gürbüz, Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Stratejik Araştırma Merkezi Müdürü)



Fotoğraf - Video
İlgili Haberler

Bu site içeriğinin telif hakları Stratejik Düşünce Enstitüsü’ne ait olup 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca kaynak gösterilerek kısmen yapılacak alıntılar dışında önceden izin alınmaksızın hiçbir şekilde kullanılamaz ve yeniden yayımlanamaz. Bu sitede yer alan SDE'nin kurumsal bilgileri ile SDE Akademik Personeli'nin çalışmaları dışındaki diğer görüş ve değerlendirmeler, yalnızca yazarının düşüncelerini yansıtmaktadır; SDE'nin kurumsal görüşünü temsil etmemektedir.
Tasarım ve Uygulama: OMEDYA