Latin Amerika genişlik olarak dünya topraklarının %14,1’ini kaplamakta ve genel nüfusu ise 570 milyon civarındadır. Bu bölge daha ziyade İspanyol ve Portekizler tarafından sömürüldüğü için ve bu milletler Roman Katolik mezhebi üyesi oldukları için bölge Latin Amerika olarak adlandırılmaya başlanmıştır. Latinlik aslında eski Roma’nın mirasıdır ve bu mirası İtalyanlardan ziyade Fransızlar daha etkin bir şekilde taşımış ve canlı tutmuşlardır. Latin Amerikalılar da 19’yy ortalarından itibaren İspanyol-Portekiz kültür dairesinden ziyade Fransız kültürünü esas alan bir aydınlanma içerisine girdiler. Özellikle III. Napolyon döneminde Fransa siyasi olarak Latin Amerika ile yakından ilgilendi ve Fransız kültürünün ana kaynak olarak vurgulandığı Latin Amerika tanımlaması bu dönemde siyasi literatürde etkinlik kazandı.
Latin Amerika diye tanımlanan Güney Amerika kıtası tarihin eski dönemlerinden beri insanlık kültür mirasına katkıda bulunmuştur. Eskiçağ Aztek, Toltak, Karib, Tupi ve Maya medeniyetleri dünya mirası açısından önemlidir. Batılı sömürgecilerin bölgeye adım atmasıyla Latin Amerika’nın kara günleri başlamıştır. Batı sömürgesi bölgeye her bakımdan bir yıkım getirmiştir. Batı’nın bütün yağmalarının yanı sıra Batı’dan gelen salgın hastalıkların yerli halka bulaştırılması sonucu bu hastalıklardan bazen %80’leri bulan oranda can kaybı meydana gelmiştir. 1812 senesine gelindiğinde İspanyol Amerika’sı Porto Riko ve Küba hariç bağımsızlığını kazanmıştır. Zamanla Latin Amerika ABD’nin arka bahçesi haline geldi. ABD özellikle sınırdaşı olan Meksika ile çok çeşitli ilişkiler içerisine girdi ve Florida, Texas, California gibi Meksika toprakları Amerikalılar tarafından ele geçirildi.
Meksika-Amerikan sınırı uzun yıllar insan göçlerine açık tutuldu ve bölgede yaşayan halka Meksika yahut Amerikan vatandaşlığına geçmeleri için süre tanındı. 1898’de Amerika İspanyollara karşı “küçük fakat parlak savaş” diye adlandırılan savaşı kazanmasının ardından İspanya’nın elinde bulunan Küba, Porto Riko, Guam ve Filipinleri kendi sömürgesi haline getirdi. Bu sömürgeler Avrupa’nın devasa sömürge bölgelerinin yanında ABD’nin elinde tuttuğu mütevazı sömürgelerdi. ABD Latin Amerika’yı çıkar alanı olarak belirleyip özellikle bu bölgenin kahvesi, muzu, tütünü, şeker kamışı, pirinci ve diğer tarımsal ürünleri için bölgeyi şiddetle sömürmüştür.
ABD şirketlerinin kurduğu plantasyonlar koca bir kıtayı adeta esir işçi kampına çevirmiştir. ABD Panama kanalını açarak Latin Amerika’yı ekonomik, siyasi ve askeri yönden denetim altında bulundurmuştur. Panama kanalını işleten ABD bu hakkından yakın zamanlarda vazgeçmiştir. ABD buradaki çıkarlarını korumak için bölgeye askeri müdahalelerde bulunmayı da ihmal etmemiştir. Bu yüzden bölgede iç savaşlar ve ABD’nin müdahaleleri eksik olmamıştır. El Salvador, Nikaragua, Guatemala, Peru gibi birçok Latin Amerika ülkesi yıllar süren iç savaşlara sürüklenmiştir. Latin Amerika ise ABD emperyalizmine karşı olarak özellikle sosyalist-cuntacı-otoriter nitelikli karşı devrim hareketleri başlatmış ve Latin Amerika’nın devrimleri ve devrimcileri tüm dünyada siyasi semboller haline gelmişlerdir.
Latin Amerika’nın ırki durumu da siyaseti gibi karışıktır. Bölgede yerliler, Avrupa kökenliler ve onların diğer ırklarla karışmış temsilcileri ile birlikte Osmanlı döneminde bölgeye göç etmiş olan ve genelde Hıristiyan Marunilerden oluşan El Turkolar, yine Afrika’dan köle olarak getirilen Zenciler, Arap ülkelerinden göçen ve özellikle Karayiplerdeki ada devletlerinde yaşayan Müslüman Araplar ile Uzak Doğu’dan ve özellikle de Japonya’dan göç etmiş Uzak Doğulular bölgenin etnik tabakalarını oluşturmaktadırlar. Brezilya Afrika dışındaki en büyük zenci nüfusuna sahip olan ülkedir ve Zenciler bazı Latin Amerika ülkelerinde çoğunluğu oluşturmaktadırlar. Yine Brezilya Japonya dışında yaşayan en geniş Japon nüfusuna sahiptir. Örneğin Türkiye’nin de Özallı yıllarda örnek aldığı ekonomide “şok terapi”nin mimarı meşhur Peru devlet başkanı Alberto Fujimori Japon asıllı bir lider idi.
Latin Amerika’nın Önemi
Latin Amerika’da fırsatlar ve sorunlar kol kola gezmektedir. Bazı rakamlar ve gelişmeler bölgenin potansiyelini ve olağanüstü gelişme trendlerini ifade ederken, diğer rakamlar bölgeyi bir kaos ortamında göstermektedir. Latin Amerika bu iyi ve kötü yönleriyle, canlı kültürü ve hareketli yapısıyla dünya üzerinde kendisine has bir bütünü teşkil eder. Latin Amerika hâlihazırda devasa bir ekonomik potansiyele sahiptir. Bölge 2 trilyon dolara yaklaşan bir ekonomik değeri ifade etmekte ve bölgenin senelik 700 milyar dolarlık bir dış ticaret hacmi söz konusudur. Bazı araştırmalara göre 2050’de dünyanın en büyük beş ekonomisini sırasıyla Çin, ABD, Hindistan, Brezilya ve Meksika oluşturacaktır. Dolayısıyla dünyanın beş büyük devinden üçü Amerika kıtasında yer alacaktır. Brezilya 2016 Yaz Olimpiyatları ile Latin Amerika’nın potansiyelini ve büyüsünü tüm dünyaya tanıtma gayretindedir. Bu yüzden Rio Pekin’den daha etkili ve daha büyük bir şova hazırlanmaktadır. 2008 Olimpiyatları nasıl ki Çin’in kendisini dünyaya ispat etmesi şeklinde gerçekleşmişse, Rio Olimpiyatları da aynı şekilde ve belki de daha fazlasıyla Brezilya’nın ve Latin Amerika’nın yükselen gücünü dünyaya ispatlayacaktır.
Latin Amerika’nın önemini dünya ticaretinde ve siyasetinde söz sahibi olmak isteyen birçok ülke kavramıştır. NAFTA üyesi olan Meksika’yı kullanarak ABD’ye kolay mal satmaya çalışan Çin, Güney Kore ve Tayvan’ın şirketleri ve fabrikaları Meksika’da mantar gibi büyümektedir. Güney Kore ile Latin Amerika arasındaki dış ticaret 2008’de %27,1 oranında büyüyerek 47 milyar dolara ulaşmıştır. Uzak Doğunun keşfettiği Latin Amerika’yı Türk yatırımcılar da keşfetmelidir. Tıpkı Afrika kıtasında olduğu gibi Çin, Güney Amerika’da da büyük işler başarmakta ve Çin’in Latin Amerika’ya ilgisi bölgenin ekonomik krizden çıkışını kolaylaştırmaktadır. İran da Latin Amerika’ya olan ilgisini arttırmış ve İran, Latin Amerika’nın Amerikan karşıtı sosyalist liderleriyle kolay bir diyalog ortamı bulmuştur. İran’ın bu çabalarına paralel olarak cumhurbaşkanı Ahmedinecad Kasım ayı sonlarında Brezilya’yı ziyaret etmiştir. 2008’de İran-Latin Amerika dış ticareti iki kat artarak 2,9 milyar dolara çıkmıştır. Brezilya ile İran arasındaki ticaret ise %88 oranında artarak 1,3 milyar dolara çıkmıştır.
Latin Amerika’da var olan geniş potansiyellerin yanında bölgenin ciddi siyasi, ekonomik ve sosyal sorunları da mevcuttur. Yoksulluk, yolsuzluk, hukuksuzluk, şiddet, uyuşturucu ve insan kaçakçılığı Latin Amerika ülkelerinin en başta gelen sorunlarındandır. Latin Amerika halkının %25’i günlük 2 doların altındaki bir kazançla hayatlarını idame ettirmek durumundadırlar. Brezilya ve Meksika başta olmak üzere bazı Latin Amerika ülkelerinde şiddet sonucu hayatlarını kaybedenlerin oranı en yüksek beş ölüm sebeplerinden birisini teşkil etmektedir. Latin Amerika’daki cinayet oranları dünyanın herhangi bir diğer köşesinden daha yüksektir. Meksika dünyada insan kaçırma olaylarının en yaygın olduğu ülkedir. Kaçırılan insanların yarıya yakını barbar şekillerde öldürülmüşlerdir. Kurbanların kafalarının kesilerek kazıklara geçirilmesi bu barbarlık geleneklerinden en öne çıkanıdır. Meksika’da neredeyse nüfusun yarısı adam kaçırma hadiselerinde ya olayın tarafı yada kurbanı olarak etkilenmiştir. Meksika’da 2009 senesinde 1000 kişi adam kaçırma sebebiyle tutuklanmıştır. Meksika’da sadece Ocak-Temmuz 2007 tarihleri arasında uyuşturucu kaçakçılığı suçundan 1200 kişi idam edilmiştir.
Latin Amerika’da geçmişin Marksist-devrimci geleneğini de kuvvetli olarak içinde barındıran sol hareketler geniş bir şekilde ivme kazanmıştır. Son dönemde Latin Amerika’da sosyalist sol kanadın önderliğindeki otoriter rejimler popüler hale gelmeye başlamışlardır. Bu yüzden Latin Amerika dünyada yeni solun merkezi haline gelmektedir. Venezüella, Brezilya, Paraguay, Arjantin, Şili, Bolivya, Nikaragua, Honduras ve Ekvator sol partilerin yönetime geldiği ülkelerdir.
Bir BM araştırmasına göre Latin Amerika halkları demokrasiye olan güvenlerini kaybetmektedirler ve bu yüzden de otoriter rejimleri tercih etmektedirler. Küresel krizin etkileri bu eğilimi daha da güçlendirmiştir. ABD Latin Amerika’da yükselen sosyalist-otoriter rejimlerle mücadele etmek zorundadır.
ABD Obama yönetiminin anlayışına uygun olmasa da Latin Amerika ülkelerine dolaylı olarak müdahale edecektir. Ancak ABD’nin geçmişte yaptığı hataları tekrarlayarak Latin Amerika’ya direkt müdahale etmesine karşı çıkılmaktadır. Solcu Latin Amerika’nın yapmak istediklerine fırsat verilmesi ve Amerika’nın imajının bozulmaması istenmektedirler. Düşmanını Afganistan’da arayan ABD kendi arka bahçesinde birçok Afganistanların oluşması tehlikesi ile karşı karşıyadır. Latin Amerika yoksulluk azaldıkça komünizm yada solculuk azalır tezini tersine çevirmiş durumdadır. Latin Amerika’da önemli ekonomik gelişmelerin olmasına rağmen refahın dağılımındaki eşitsizlik uçurum gibidir. Buna kötü yönetim, yolsuzluk, asayişsizlik ve hukuksuzluk da eklenince halk otoriter rejimleri tercih eder hale gelmişlerdir.
Bazı siyasi otoriteler sola dönen Latin Amerika ülkelerinde gelişmelerin yavaşladığını ve hatta durma noktasına geldiğini verdikleri istatistikî bilgilerle iddia etmektedirler. Bunlara göre solun popülist dili halkı var olmayan bir gelişmeye inandırmıştır. Latin Amerika’nın solcu ülkeleri solcu olmayan Meksika ile kıyaslanarak, Meksika ile bu ülkeler arasında gelişme hızı açısından büyük farklar bulunduğu ifade edilmektedir. Özellikle en sivri çıkışları yapan ve önemli petrol gelirlerine sahip olan Venezüella’nın sol yönetimi altında sıfıra yakın bir büyüme oranı gerçekleştirdiği yine iddialar arasındadır. Bunun karşısında ise başka bir grup Latin Amerika’nın sosyalist kültürünün ve geçmişinin bölge açısından önemi üzerinde durmaktadır. Bunlar için Latin Amerika solu oldukça değerlidir; çünkü eğer bugün Latin Amerika’da bir demokrasiden söz ediliyorsa Latin Amerika bunu diktatörlerle mücadele eden inatçı sol partilere borçludur. Bölgenin sorunlarının üstesinden ise ancak yine sol partilerin geleceği ifade edilmektedir.
Türkiye-Meksika Sınırı Açılmalı
Türkiye-Meksika arasında büyük benzerlikler ve geniş işbirliği imkânları söz konusudur. Meksika Türkiye’nin Latin Amerika’ya ve NAFTA ülkelerine açılan kapısı olmalıdır. 100 milyon nüfusa sahip olan Meksika krizden önce 250 milyar dolar ihracat ve yine aynı miktarda ithalat hacmine sahipti. İhracatın %83’ünü ABD’ye ve ithalatının da %53’ünü ABD’den yapmaktadır. Bu haliyle Meksika Latin Amerika ülkeleri arasında en yüksek ihracat ve ithalat hacmine sahip ülkedir. Türkiye dünyanın en büyük 17. ekonomisi iken Meksika ise dünyanın 13. büyük ekonomisidir. Meksika’nın küresel krizden derinden etkilenmesi üzerine 2008 senesinde Şili, Latin Amerika ülkeleri arasında alım paritesine göre kişi başına düşen 14,299 dolarlık milli gelir düzeyi ile bölgenin en zengin ülkesi konumuna yükseldi ve Şili’yi 14,126 dolarla Arjantin izledi. NAFTA ülkeleri arasındaki ticaret hacmi 2007 senesinde 894 milyar dolar olarak gerçekleşti. 1993 senesinden 2007’e kadar Amerikan-Meksika ticareti dört kat, Amerikan-Kanada ticareti ise iki kat arttı. Yine aynı dönemde Meksika’nın ABD’ye olan ihracatı %352 arttı. Meksika 2008 senesinde 18,6 milyar dolarlık dış yatırım çekti ve bu yatırımların 8,9 milyar dolarlık kısmı Amerikalı şirketler tarafından gerçekleştirildi. Meksika’nın zengin petrol ve doğalgaz kaynaklarına sahip olması bu ülkeyi ticarette daha stratejik hale getirmektedir.
Türk-Meksika ilişkilerinin genel seyrine bakıldığında iki ülke arasında gelişmiş ilişkilerden bahsetmek mümkün değildir. 2006 senesi itibarıyla Türk-Meksika ticaret hacmi 380 milyon dolar gibi oldukça düşük bir seviyede gerçekleşmiş ve bu rakam 2008 senesinde 500 milyon dolar civarına ulaşmıştır. Başbakan Erdoğan Meksika’da yaptığı konuşmasında iki ülke arasındaki ticaret hacminin gülünç rakamları ifade ettiğini belirterek ticari ilişkilerin geliştirilmesinin gerekliliğini ve iş adamlarına vize kolaylığı getirilmesi hususunu Meksikalı muhataplarına iletmiştir. Başkent Mexico City’de başbakan Erdoğan’ı ağırlayan Meksika başkanı Felipe Calderon Türkiye ile diplomatik ilişkilerin 1928 senesinde kurulduğunu ve kendilerinin amacının da Mustafa Kemal Atatürk’ün belirttiği gibi yurtta ve dünyada barışı sağlamaya çalışmak olduğunu ifade etmiştir. Başbakan Erdoğan ise bu ziyaretin Türk-Meksika ilişkilerinde bir dönüm noktası olmasını dilemiş ve Türkiye olarak Meksika ile farklı alanlarda işbirliği arzusunda olduklarını ifade etmiştir. Erdoğan’ın Meksika ziyareti 1998 senesinde başbakan Mesut Yılmaz’ın ziyareti ardından başbakanlık düzeyindeki ikinci ziyarettir.
Meksika ile Türkiye arasında benzerlikler oldukça fazladır ve iki ülke arasında birkaç sembolik tarihi bağlar da mevcuttur. Bunlardan bir tanesi Meksikalı general ve devlet adamı Elias Calles’dir. Calles, Meksika’ya göç etmiş olan İzmirli bir babanın oğludur. Calles 1924–28 tarihleri arasında Meksika’da devlet başkanlığı yapmış ve otoriter bir rejim kurmuş olmasına rağmen ülkede büyük reformlar gerçekleştirmiş olan önemli bir liderdir. “Türk” olarak anılan Calles devlet başkanı olmadığı yıllarda ise 1935 senesine kadar ülkeyi perde arkasından yönetmiştir. Diğer bir sembol ise Meksika’da yaşayan Osmanlı asıllıların Meksika’nın bağımsızlığının 100. yılı dolayısıyla hediye ettikleri Osmanlı Saat Kulesidir. Türkiye Meksika başkentinin önemli bir bölgesinde bulunan bu saat kulesini Meksika’nın bağımsızlığını kazanmasının 200. yıl dönümü onuruna yapılacak törenlere hazır olacak şekilde gelecek yıl onaracak. Bu saat kulesi Türkiye ile Meksika arasında ilişkilerin geliştirilmesi yönündeki isteğin bir sembolü olacaktır. Bu yakınlaşma isteği çerçevesinde Meksika devlet başkanı Calderon bağımsızlıklarının 200. yıl kutlamaları çerçevesinde cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü ülkesine davet etmiştir.
Türkiye ve Meksika bölgelerinde benzer bir siyasi, ekonomik ve kültürel role sahiplerdir. Türkiye’nin AB karşısındaki durumu ne ise Meksika’nın da NAFTA karşısındaki durumu da o’dur. Ancak Meksikalılar Türkiye’nin AB ile olan ilişkilerini kendilerinin ABD ile olan ilişkilerinden daha yapıcı ve ilerici bulmaktadırlar. Meksika AB’nin Türkiye’ye sağladığı imkânlar karşısında ABD’nin kendilerine benzer imkânlar sunmadığını düşünmektedir. Bazı Meksikalı araştırmacılar Obama AB’ye Türkiye’yi alması için baskı uygularken, ABD’nin Türkiye için AB’den istediklerinin hiçbirisini Meksika için sağlamak niyetinde olmadığını ileri sürmektedirler.
Meksikalılar AB’nin kriterleri ve Türkiye’ye kazandırdıkları sayesinde Türkiye’nin bir başarı hikâyesine dönüştüğünü, fakat aynı şeyin Meksika için söylenemeyeceğini ifade etmektedirler. AB’nin bir Türkiye politikası vardır fakat Amerika’nın doğru dürüst bir Meksika siyaseti bile yoktur demektedirler. Amerika’dan şikâyetçi olan Meksikalılar tıpkı AB gibi kendilerinin de Latin Amerika Birliği kurmaları gerektiğini ifade ederler. Bu benzerlikler içerisinde Türkiye ve Meksika’nın birbirinden faydalanacağı tecrübeleri ve ortak yönleri oldukça fazladır. Nüfusları, gelişme hızları ve hatta gelir adaletsizliğinde bile bu iki ülke benzer bir seyir izlemektedir. Yine Türkiye doğu-batı arasında bir köprü iken, Meksika ise kuzey-güney arasında bir köprüdür. Bu bakımdan Türk-Meksika sınırının açılması ve bu kapıdan Latin Amerika ile yeni bir dönem başlatılması Türkiye’ye önemli bir katkı sağlayacaktır.
(Doç. Dr. M. Vedat Gürbüz )