Minare yasağını savunan kesimlerin kullandığı afiş, Batılı muhayyilenin minareyi nasıl konumlandırdığını alenen gösteriyor aslında. Ülke topraklarını parçalayarak yükselen minare bir yabancı, o topraklara ait olmayan bir unsur olarak öne çıkarak Batı’nın ötekisini işaretliyor. Bu öteki, herhangi bir kültürel farkla değil, dinsel bir farkla işaretleniyor ve öteki olarak İslam çarşaflı bir kadınla temsil ediliyor.
Öte yandan, sorunun bir egemenlik sorunu olduğunu da vurgulamak gerekir; yabancı düşmanlarının ülkelerindeki farklı unsurlara ilişkin tavrı her zaman bellidir: “Yaşayabilirsiniz ama bizim egemenliğimiz altındaki topraklarda değil.” Bunun bir diğer versiyonu ise “Bizim egemenliğimiz altındaki topraklarda yaşayabilirsiniz, ama kendiniz olarak değil”dir. Dolayısıyla, üstünlüğü açık olan kimlik diğer kimliklerden farklılıklarını gizlemesini, kimliğine ilişkin farklı pratikleri özel alanında hayata geçirmesini ve kamusal alana taşımamasını dayatır. İsviçre’deki referandum örneği şehirlerin siluetinde dahi başka bir dinle ilişkilendirilebilecek bir tür değişimin ortaya çıkmasının bir tür tehdit olarak algılandığını gösteriyor.
Bu tehdit algısı ne yazık ki hemen her zaman vakıadır; ama İsviçre’deki referandum ve ardından gelen sonuç tüm bu yabancı düşmanı (bu örnekte, İslamofobik) tutumu kuran ve güçlendiren egemenlik hususunun altını çiziyor. Afişin ve referandum sürecindeki yasak savunucularının söylemlerinin gösterdiği de budur: Minare bizim egemen olduğumuz topraklarda yer alamaz. Çünkü Batı artık İslam’ı egemenliği bakımdan bir tehdit olarak algılamaktadır. İsviçre’ye savaş ilan eden Müslüman bir ülke olmadığına göre, bu egemenlik sorununun aslında bir tür kültürel hegemonya sorunu olarak belirdiğini söylemek mümkündür. Osmanlı geçmişi, Haçlı Seferlerinin mirası gibi geçmişten gelen korkuların körüklediği bu egemenliği kaybetme korkusu, minarenin İslam dininin bir sembolü olmaktan çıkıp, Müslümanların otoriter bir iktidar arzusunu temsil eden bir mahiyeti olduğunu iddia etmeye varıyor. Bu anlamda, minarenin İslam’a ve Müslümanlara dair bir sembol olarak nasıl algılandığı konusu, minareyi tehdit olarak algılayan ve yasaklayan (kolektif) şahsiyetin kendilik algısına, öz benliğine dair de ipuçları veriyor.
Oryantalizm eleştirilerinden de hatırlayacağımız gibi, Batı’nın tarihin belli bir döneminde ortaya çıkan “üstünlüğü” bir tür özsel, ontik üstünlük olarak kurgulanır ve Doğu da Batı’nın sahip olduğu üstün değerlerin aksiyle tanımlanarak denklemdeki yerini alır. Bugün Batılı egemenliğin İslam tarafından tehdit edildiğine ilişkin algılayış, aslında bu Oryantalist denklemden beslenmektedir. Vurgulanmalıdır ki, bu üstünlük hayali Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla zirveye ulaştı ve bilindiği üzere, kimi mahfillerde “tarihin sonu” ilan edildi. Alaşağı edilen Sovyet tehdidi sonrasında aslında burada ilan edilen tarihin sonu değil, liberal, kapitalist demokrasilerin, yani Batı’nın mutlak zaferiydi. Tahayyül açısından zaten açık olan üstünlük, doğal olarak bir zafere ulaşmıştı. Ne var ki, Batı tam da yerleşik ötekileştirme zihniyeti dolayısıyla kendi karşıtını, ötekisini tanımlamak durumundaydı.
Soğuk Savaş’tan sonra medeniyetler çatışması tezi tam da bu tür bir zihniyetin ürünü olarak yeni bir kutupluluk perspektifi sunuyordu. Öyle görünüyor ki, 11 Eylül saldırıları ve peşi sıra gerçekleşen teröre karşı savaş, Batı’ya siyasal ve kültürel açısından yeni ötekisini tespit etme olanağı sağladı ve elbette bu savaşlar uygarlık ve demokrasi götürmenin bir aracı olarak takdim ve takdis edildi. Bunu takiben, teröre karşı savaşı meşrulaştıran, Batı’nın kendinden menkul üstünlüğünü ve Arap/Müslüman’ın ötekileştirilmesini tesis eden medya üretimleri (televizyonlarda boy gösteren Arap ve Müslüman imgeleri, söylemlerde İslam’la terör arasında kurulan yakın bağ vs), artık Batılı toplumların kendi topraklarında da mesnetsiz bir tehdit vehmetmelerine yol açıyor. Minare yasağına ilişkin referandum, bu ötekileştirmenin ve tehdit algısının küresel bir düzeyde kalmadığını ve artık Batı kamuoyunda da kemikleşmeye başladığını gösteriyor.
(Doç. Dr. Ensar Nişancı)