Doç. Dr. Mehmet Seyfettin Erol’un, “Size göre Türkiye nasıl bir yakın çevre politikası izliyor? Düne kadar Türkiye’nin komşularıyla ilişkisi dış ticaret hacmini de ağırlıklı olarak göz önünde bulundurmakta fayda var. Geldiğimiz aşamada şu an izlenen politika bir ülkenin komşularıyla geliştirmesi gereken bir ilişkiyi mi hatırlatıyor? Yoksa denildiği gibi bir eksen kayması ile farklı bir niyeti mi bünyesinde taşıyor” sorusuna bir eksen kaymasından bahsetmenin mümkün olmadığı yönünde yanıt veren Bilgin, “AB nasıl Türkiye’nin batı komşusu ise Türkiye’nin, kuzey, güney ve doğu komşularıyla da ilişkilerini değerlendirmemiz lazım. Bilindiği gibi Türkiye Gümrük Birliği ile başladığı AB ilişkilerinde önemli mesafeler katetti. Türkiye’nin ihracatının yüzde 65’e varan oranlarda Avrupa Birliği ülkelerine yöneldiğini görüyoruz. Her ne kadar şu an için bu yüzde 50 oranlarındaysa da şu gerçeğin altını çizmemiz lazım gelişmişlik düzeyindeki ülkeler gelişmişliklerini çevresindeki ticaret yaptıkları ülkelere borçlulardır. Türkiye’de aslında eksen kayması denilen bu durumda ticari ilişkilerini çevresiyle de geliştirmek ve yakın komşularıyla bu ilişkilerini pekiştirmek gayretindedir” diye konuştu.
Suriye ve Türkiye arasında kaldırılan vizelerin entegrasyon modeli oluşturup oluşturmayacağı ve bunun AB ile tam üyelik sürecine etkisinin ne yönde olacağı konusuna da değinen Bilgin, Türkiye’nin mevcut şartlarda Suriye, İran, Irak ve bütün Ortadoğu komşularından belli oranda enerji anlaşmaları yaptığını ve bu yakınlaşma ile beraber bir ekonomik entegrasyon modelinden öte organik bir enerji bağının kurulması gerektiğini ancak o zaman karşılıklı fayda sağlanabileceğini belirtti.
Erol’un Türkiye’nin attığı adımların Avrupa’nın yeni komşuluk politikası ile çok paralel olduğunu belirterek, “AB kendi çevresinde istikrarlı bir alan istiyor. Savaş istemiyor. Bir diğeri AB’nin ciddi anlamda Rusya karşısında enerji güvenliği politikaları bağlamında endişeleri var. Mesela bugün Türkiye bunu İran üzerinden Nabucco ile de çözmek istiyor. Peki, bunları alt alta koyduğumuzda aslında AB’nin de menfaatine olan birçok nokta var. O halde neden Batı’da ve AB ülkelerinin bazılarında Türkiye’ye yakın çevre politikasından dolayı bir rahatsızlık var. Özellikle İran bağlamında biz bunu yaşadık. O zaman burada kendi içerisinde bir çelişki yatmıyor mu?” şeklinde sorduğu soruya ise Bilgin,
“Tek bir AB’den bahsedemediğimiz için çok bir çelişki görmüyorum. Özellikle enerji boyutundan baktığınızda AB üyesi ülkelerin son derece farklı çıkarları olduğunu görüyoruz. Tek bir AB enerji politikasından şu ana kadar bahsetmemiz mümkün değil. Kimi ülkeler Rusya ile yakın bir işbirliğini tercih ediyorlar. Almanya gibi. Kimi ülkeler bundan rahatsızlık duyuyorlar ve örneğin İspanya Fransa örneğinde olduğu gibi Kuzey Afrika’dan bir enerji tedariki arayışına giriyorlar. Kimi ülkeler de Türkiye’nin bir enerji koridoru olma rolüne soyunmasından hoşnutluk duyuyorlar. İran bağlamında değerlendirirsek İSEDAK sonrasındaki açıklamalara baktığımızda bizim Türkiye olarak Güney Pars için İran ile yaptığımız anlaşmaları beraber değerlendirdiğimizde ortaya şu sonuç çıkıyor: İran’ın uluslararası kamuoyunu nükleer enerji geliştirme girişiminin şeffaflığı konusunda ikna etmesi lazım fakat buradaki sorun kitlenmiş durumda. Neden çünkü İran’da 1200 kg uranyum olduğu söyleniyor. Ve İran’ın bu uranyumu vermesi ya da bu uranyumu şeffaf bir denetime açması lazım ki hem doğalgaz anlaşmalarında hem de İran’ın Ortadoğu statüsünde bir gelişme kaydedilsin” diye cevaplandırdı.
Bilgin sözlerini şöyle sürdürdü:
“İran’a baktığımızda İran eğer ki nükleer konusunda kendini iyi anlatabilirse uluslararası toplumu ikna edebilirse gaz konusunda da aşamalar kaydedecektir. Reuters’e göre halihazırda son 5 yıldır İran’a yapılan yabancı yatırımların toplam miktarı 200 milyon doları bulacaktır. Bu sözleri veren anlaşmaları yapan firmalar arasında da İsviçre’den İtalya’ya kadar pek çok ülkenin firması vardır. Böyle baktığımızda bu anlaşmaların önümüzdeki 20-30 yıl içerisinde çok önemli sonuçları olacağını görüyoruz. Türkiye’nin de bu yolda gayretleri olduğunu tespit ediyoruz. Eğer bu gayretler sonuç verirse, özellikle gaz konusunda İran’ı marjinalleştirdikleri takdirde Avrupa üzerinde Rusya’nın artması söz konusu olan konumunun daha da pekişmesi beklenebiliyor. Bunu İransız aşabilmek çok güç hale gelmiş durumda. İran’ı marjinalleştirdikçe Rusya’yı güçlendireceksiniz. Rusya güçlendikçe İran’ın nükleer programına destek verecek, bu bir kısır döngü ile Avro Atlantik bölgesinde negatif bir etki yapacak bunu aşmanın yolu da buradan geçecektir.”
(Hazırlayan: Yasemin Küçer)