Hindistan, Afganistan, Pakistan ve Çin Halk Cumhuriyeti’ne sınırdaş olan Keşmir Bölgesi, 15 Haziran 1947 tarihinde kabul edilen “Hindistan Bağımsızlık Bildirgesi” ile bağımsızlığını kazanmıştır. Keşmir’in bağımsızlığını kazanmasının ardından kime ait olacağı sorusu bugün de belirsizliğini sürdürmektedir.
Keşmir’in bağımsızlığını tanımayan Pakistan’ın Ekim 1947’de Jammu-Keşmir bölgesine gerçekleştirdiği saldırıyla ‘gerginlik dönemi’ başlarken, Hindistan’ın Keşmir halkına verdiği plebisit sözünü tutmaması ve 1947–1948 Hindistan-Pakistan Savaşı’nın yaşanmasının ardından, Keşmir sorununun uluslararasılaştırılması dönemine girilmiş ve bölge dışı aktörlerin de soruna müdahil olmasının önü açılmıştır. Özellikle 1998 yılının ikinci yarısının ardından Pakistan ve Hindistan’ın nükleer silaha sahip olması, uluslararası kamuoyunun soruna daha fazla eğilmesine yol açmış ve bu bağlamda iki ülkenin ilişkilerinin düzeltilmesi yönünde yoğun baskıların yapılmasına yol açmıştır.
Keşmir sorununun diplomatik yollarla çözüme kavuşturulması yolunda bugüne kadar pek çok girişim yapılmıştır. Pakistan Başbakanı Yusuf Rıza Gilani, New York’ta düzenlenen Demokratik Pakistan’ın Dostları Konferansı’nda konuyu bir kez daha gündeme taşımış ancak uluslararası aktörlerden beklediği somut desteği görememiştir. Benzer biçimde Birleşmiş Milletler (BM)’in Keşmir’i ilgilendiren pek çok karar almasına rağmen, Güvenlik Konseyi’nin (GK) daimi üyeleri arasında yaşanan fikir ayrılıkları nedeniyle, bunlardan hiçbiri uygulamaya konamamıştır.
10 Aralık 2009 günü Keşmir’in çözümüne katkı için uluslararası kamuoyuna bir kez daha çağrıda bulunan Pakistan Devlet Başkanı Asıf Ali Zerdari, Keşmir meselesi ile Ortadoğu’daki çatışmalar arasında bağ kurarak, ABD’den ‘tarafsız’ bir tavır sergilemesi ve Hindistan- Pakistan arasında devam eden Keşmir meselesinin çözümü için arabulucu olmasını istemiştir. İsrail-Filistin uyuşmazlığı üzerinden ABD’ye mesaj veren Zerdari, “Filistin halkının görüşleri dikkate alınmadan nasıl İsrail-Filistin çatışması çözülemezse, Güney Asya’da da Keşmir’i ihmal eden bir barış planı işlevsiz olacaktır.” ifadelerini kullanmıştır.
Zerdari ayrıca, “Amerikan kamuoyunun özellikle Hindistan-Pakistan ilişkilerini ilgilendiren bölgesel problemler çerçevesinde Pakistan’a güvenmediğini ve Washington yönetiminin de, Pakistan halkının Hindistan’la ilişkilerinde ‘takıntı’ boyutuna varan yaklaşımlar sergilediğini düşündüklerini” dile getirmiştir. (tıkla1)
Zerdari, isim vermeden Keşmir meselesinin bölgesel güvenlik boyutunda yarattığı sorunların aynı zamanda Pakistan’ın ‘doğu’ komşularını da yakından ilgilendirdiğini belirtmiştir. Zerdari’nin kastettiği aktör kuşkusuz Pakistan’la tarihsel bağlamda iyi ilişkileri olan Çin’dir. Pakistan gerek bölgesel gerek iç politikasını ilgilendiren konularda Çin’i her daim Hindistan ve ABD karşısında güvenebileceği bir dost olarak görmeyi sürdürmektedir.
Obama Doktrini, Güney Asya’nın sorunlu iki komşu devleti, Pakistan ve Hindistan arasında güven bağını sağlamaya ve iki devletin birbirinden korkması için hiçbir gerekçe olmadığını anlatmaya çalışmaktadır. ABD Dışişleri Bakanlığı Halkla İlişkiler Bölümü Yardımcısı Crowley’e göre; bölgedeki iki ülke arasındaki tansiyonun düşürülmesi ve uzun dönemli barış ve istikrarın sağlanması için bunun yapılması şarttır. Crowley ayrıca ABD yönetiminin Pakistan ve Hindistan hükümetleriyle temaslarını sürdürdüklerini belirtmiştir. (tıkla2) Nitekim Hindistan devlet başkanı Manmohan Singh’in ABD ziyaretinde bir kez daha gündeme gelen Keşmir meselesi için ABD Hindistan’a, Pakistan ile diyalogunu sürdürmesi çağrısında bulunmuştur.
ABD’nin Keşmir meselesinde arabulucu olması teklifi 10 Aralık 2009 gününden önce de yapılmıştır. ABD’nin desteğini isteyen ve bu bağlamda Güney Asya merkezli terörizmin Keşmir sorunu çözülmeden bitemeyeceğini savunan Pakistan tezine, Hillary Clinton’dan çok sert bir yanıt gelmiş, Clinton, İslamabad yönetimine aşırıcı tutumlarını bırakmasını ve Hindistan’la ilişkilerin normalleştirerek takıntılarından bağımsız hareket etmesi tavsiyesinde bulunmuştur. ABD’nin ilgisiz kaldığı ve Delhi’nin ‘saçma’ bulduğu bu tez, 11 Eylül 2001 sonrası bölgede yeşeren terörizmin nedeninin Keşmir de dahil Hindistan’la çözülemeyen meseleler olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır. Nitekim Clinton da, Pakistan kaynaklı problemlerinin kökünün çok daha derinlere gittiğine inanmaktadır. (tıkla3)
ABD’nin terörizmle mücadele adına Pakistan’a yaptığı yardımların Hindistan hükümeti nezdinde yoğun tartışmalara yol açtığı ve ABD’nin samimiyetine olan güveni sarsarak bir belirsizlik ortamı doğurduğuna dikkat edilmelidir. Oysa yardımların ulaştığı ülke olan Pakistan da bu yardımlardan dolayı büyük sıkıntılar çekmektedir.
Terörizmle mücadele adına ülke içinde ve dışında politik inisiyatifini kaybetmeye başlayan Pakistan, aynı zamanda Batı dünyası ile yaptığı ‘işbirliği’ sonucu radikal örgütlerin de hedefi haline gelmekte ve yaşanan sivil kayıplar da ülkede ABD’ye duyulan sempatinin azalmasına neden olmaktadır. Bu bağlamda ABD’nin bölge ülkelerinin hassasiyetlerini dikkate alan adımlar atmaya öncelik vermesi ve bölgesel krizlerin çözümünde uluslararası saygınlığa sahip mekanizmalara başvurulmasını teşvik etmesi gerekmektedir.
(Ali Ertan, Asya-Pasifik Masası, Kıdemli Asistan)