Türkiye'nin Kore Politikasında Açılım Yapma Zamanı
Türk Dış Politikasında 2000’li yıllarla birlikte bir hareketlenme görülmektedir. 1990’larda Balkanlar, Ortadoğu, Kafkasya ve Orta Asya’nın Türkiye açısından yeniden keşfinden sonra, 2000’li yıllarda Türk Dış Politikası giderek daha çok boyutlu bir hal almaya ve Doğu Asya, Afrika ve Latin Amerika gibi uzak bölgeler de Ankara’nın ilgi alanına girmeye başlamıştır.
Bu süreçte Türkiye’nin ilişkilerini en hızlı geliştirebileceği ülkeler arasında zaten yoğun ekonomik ilişkilere sahip olduğu Japonya, Çin ve Güney Kore gibi Doğu Asya ülkeleri bulunmaktadır. Bununla birlikte Ankara’nın halen genelde Doğu Asya özelde Kore Yarımadası için yeni bir strateji geliştiremediği görülmektedir. Çok boyutlu ve tüm dünyayı kuşatan yeni bir dış politika stratejisi benimseyen ve Ocak 2009’dan itibaren BM Güvenlik Konseyi üyesi olan Türkiye’nin artık daha dinamik bir Kore politikası da geliştirmesi gerekmektedir. Anlaşılabilir sebeplerle bugüne kadar hep Güney Kore merkezli olan Türkiye’nin Kore politikasında artık yeni bir açılım yapma zamanı gelmiştir.
Güney Kore ile Kore Savaşı sırasında askeri nitelikte başlayan ilişkiler, her iki ülkenin de Soğuk Savaş şartlarında ABD’nin yakın müttefiki olması dolayısıyla sağlam bir siyasi temel kazanmıştır. 1980’lerden itibaren ise Türkiye-Güney Kore ilişkilerinde ekonomik ilişkilerin yoğunlaştığı görülmektedir. 1999 yılında Marmara Depremi sonrasında Güney Kore’nin deprem mağdurlarına en çok yardım eden ülkelerden biri olması ve 2002 Dünya Kupası sırasında Güney Kore ve Türk milli takımları arasındaki üçüncülük maçının çok dostane bir şekilde geçmesi, Kore Savaşından beri duygusal temelde gelişen Türk-Kore Dostluğunu daha da pekiştirmiştir. Bununla birlikte son yıllarda Türk-Kore ilişkilerinde bir durağanlaşma görülmektedir.
Ekonomik açıdan ikili ilişkiler yoğun gözükmekle birlikte Türkiye aleyhine gelişen ticari dengesizlik bir risk teşkil etmektedir. 2006 yılı rakamlarına göre ikili ticaret hacmi 3,634 milyar dolar iken, burada Türkiye'nin ithalatı 3,478 milyar dolara ulaşmakta ve Güney Kore’ye ihracatı sadece 156 milyon dolarda kalmaktadır. Bu ticari dengesizlik ikili ekonomik ilişkilerin daha da derinleşmesini engellemektedir. Ayrıca Kore sermayesinin Türkiye’deki yatırım miktarı istenilen düzeye gelememiştir. 2006 yılı itibariyle Kore yatırımlarının miktarı 250 milyon dolar civarındadır. Türkiye’yi ziyaret eden Koreli turist sayısı 2007’de 100.000’i geçmiş olsa da ikili ekonomik ilişkileri dengelemekten çok uzaktır. Bununla birlikte karşılıklı ziyaretlerinin artması kültürel işbirliğinin geliştirilmesi noktasında büyük önem taşımaktadır.
Güney Kore ile siyasi ilişkiler ise Soğuk Savaş sonrasında Türkiye tarafından köklü bir değerlendirmeye tabi tutulamamıştır. Kore Savaşı’ndan kalma dostluk söylemiyle ikili siyasi ilişkiler canlı tutulmaya çalışılmaktadır. Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın 2004’teki Güney Kore ziyareti ve Cumhurbaşkanı Roh Moo-Hyun’un 2005’teki Türkiye ziyareti sırasında kapsamlı siyasi ilişkiler kurma noktasında bazı somut adımlar atılmışsa da ilişkilerde hızlı bir ilerleme kaydedilememiştir. Hâlbuki Asya’nın doğu ve batı ucunda yer alan ve aralarında hiçbir somut siyasi sorun bulunmayan iki ülkenin daha köklü ve dinamik bir siyasi ortaklık kurması gerekmektedir.
Kuzey Kore Politikasında Değişim Gerekli
Öncelikle Türkiye’nin Kuzey Kore politikasını değiştirmesi gerekmektedir. Ankara’nın Kuzey Kore politikası adeta Soğuk Savaş döneminin en fırtınalı dönemlerinde donmuş kalmıştır. Türkiye bununla da kalmayıp doğrudan diplomatik ilişkisinin bulunmadığı Kuzey Kore ile her türlü siyasi ve konsolosluk işleri için Güney Kore’nin Başkenti Seul’deki Türk Büyükelçiliğini yetkilendirmiştir. Kuzey Kore’nin dünya ile her türlü bağlantısını Çin üzerinden sağladığı ve hiç bir Kuzey Korelinin resmi temaslar dışında Güney Kore’ye gitmediği düşünülürse, bu adeta Türkiye’nin Kuzey Kore ile hiçbir surette ilişki kurmak istemediği anlamına gelmektedir.
Ayrıca Kuzey Kore için akredite Türk Büyükelçiliğinin Pekin’den Seul’e taşınmasının Güney Kore’ye karşı gereksiz ve anlamsız bir iyi niyet mesajı olmaktan başka bir anlamı bulunmamaktadır. Güney Kore geçen ay hayatını kaybeden eski Cumhurbaşkanı Kim Dae-Jung’un 1998’de uygulamaya başladığı “Günışığı Politikasıyla” birlikte Kuzey Kore ile yakınlaşma stratejisini benimsemiştir. Bu yakınlaşma stratejisinin önemli ayaklarından biri olarak Kuzey Kore’nin uluslararası toplumla bütünleşmesi adına Güney Kore’nin müttefiklerinin Seul’den bağımsız olarak Pyongyang ile ilişki kurabilecekleri açıklanmıştır. Nitekim Avustralya ve Kanada gibi Batı Bloğunda yer alan bazı ülkeler Kuzey Kore ile diplomatik ilişki kurarak bazı konularda Kuzey ve Güney Kore arasında arabulucu konumunaa bile yükselmişlerdir. Kim Dae-Jung’un 1998’de başlattığı bu politika kendi partisinden seçilen halefi Roh Moo-Hyun tarafından devam ettirilmiştir. 2008’de muhafazakâr partiden işbaşına gelen Cumhurbaşkanı Lee Myung-Bak önce Kuzey Kore’y karşı sert bir politika benimsemeye başlamışsa da 15 Ağustos 2009’da yaptığı bağımsızlık günü konuşmasında yeniden Kuzey Kore’ye karşı zeytin dalı uzatmış ve yakınlaşma politikasına geri dönmüştür. Bu açıdan Türkiye’nin Kuzey Kore’ye yönelik politika değerlendirmesi tamamen 1998 öncesinde kalmıştır.
Eski ABD Başkanı Bill Clinton’un Kuzey Kore’nin nükleer denemelerden dolayı BM yaptırımlarına maruz kaldığı bir sırada iki Amerikalı gazeteciyi kurtarmak için Ağustos 2009’da Pyongyang’ı ziyaret ettiği bir ortamda Ankara’nın da yeni bir Kuzey Kore politikası geliştirmesi gerekmektedir. Ankara’nın geliştireceği Kuzey Kore politika için Seul’le gerekli istişari mekanizmaları kurarak bu konuda radikal adımlar atabilir. ABD, Çin, Japonya ve Rusya gibi büyük güçlerin Kuzey Kore politikalarına tam güvenemeyen Güney Kore açısından Türkiye tam bir güvenilir ortak olabilir. Türkiye’nin bu büyük güçler gibi Kore Yarımadası üzerinde aktif bir rol oynaması sözkonusu olmasa da Kanada, Avustralya, Vietnam yaptığı gibi üçüncü güvenilir bir taraf olabilir. Bu noktada Kuzey Kore’nin Haziran 2009’da nükleer denemelerinden dolayı çıkan diplomatik kriz döneminde Türkiye’nin BM Güvenlik Konseyi’nin geçici başkanı olduğu ve çıkan karar metnini kaleme aldığı unutulmamalıdır.
Kuzey Kore’ye Karşı izlenebilecek Rol Haritası
Öncelikle Türkiye, BM’deki temsilciliği aracılığıyla Kuzey Kore ile doğrudan siyasi temas başlatmalı ve ikili ilişkiler bir bütün olarak masaya yatırılmalıdır. Bu konuda atılacak en öncelikli adım, Kuzey Kore için akredite Türk diplomatik misyonunun Seul’den tekrar Pekin’e kaydırılmasıdır. Daha sonra ikili ilişkilerin seyrine göre Ankara ve Pyongyang’da büyükelçilik açılması ve doğrudan diplomatik temasların yolunun açılması gerekmektedir.
Öncelikle Dışişleri veya Dış Ticaret Bakanı düzeyinde başlayacak karşılıklı üst düzey ziyaretler ile ikili ilişkilerin resmi çerçevesi netleştirilip iki ülke arasında ekonomik ve kültürel alanda yapılabilecek işbirliği alanları tespit edilebilir. Tüm süreç boyunca Güney Kore de düzenli olarak bilgilendirilerek zaman içerinde Türkiye’nin her iki tarafın da güvenini kazanmış ve gerektiğinde arabulucu bir rol oynayabilecek bir ülke haline gelmesi sağlanabilir.
Güney Kore’yle Daha Dinamik İlişkiler Kurulması
Türkiye’nin Güney Kore ile siyasi ilişkilerini daha da derinleştirecek ilişkiler kurması gerekmektedir. Bu noktada her iki tarafın da beyin fırtınası toplantıları yaparak muhtemel işbirliği alanlarının tespiti önem taşımaktadır. Her iki ülkenin Doğu Asya ve Doğu Akdeniz politikalarını koordine ederek ortak adımlar atması stratejik bir hedef olarak ortaya konabilir. Türkiye Doğu Asya’ya yönelik olarak geliştirdiği politikalarda Güney Kore ile uyumlu adımlar atabilir. Türkiye’nin Kuzey Kore’ye açılım politikası Güney Kore’nin öncelikleri çerçevesinde şekillendirilebilir. Yine Türkiye ve Güney Kore Çin’e karşı izlenecek politikalarda da ortak tavır geliştirebilirler. Pekin, Doğu Türkistan’da Uygur Türklerine karşı uyguladığı asimilasyon politikasının bir benzerini Mançurya bölgesinde yaşayan 2 milyon Koreli azınlığa karşı da uygulamaktadır. Çin’le çok yoğun ekonomik ilişkilere sahip olan Güney Kore duyduğu tüm rahatsızlığa rağmen bu konuda pek fazla bir tepki ortaya koyamamaktadır. Çin’in azınlık politikalarının uluslararası hukuk kuralları düzeyine çıkartılması noktasında Ankara ve Seul arasında ortak bir strateji geliştirilebilirler. Yine Türkiye üzerinden geçmesi planlanan enerji nakil hatları ile kurulması düşünülen nükleer enerji santralleri noktasında Koreli firmaların ortak olması sağlanarak enerji konusunda iki ülkenin stratejik işbirliğine gitmesi sağlanabilir. Yine Türkiye ile Güney Kore arasında savunma sanayi noktasında bir işbirliği süreci olmakla birlikte bunun daha da geliştirilmesi noktasında daha ileri adımlar atılabilir.
Ayrıca ilişkilerin psikolojik boyutunun da ihmal edilmemesi gerekmektedir. 1950’den beri Kore’de varlığı bulunan Türkiye’nin büyükelçiliği halen bir iç çamaşırı firmasının ara katında hizmet vermektedir. Güney Kore ile çok özel ilişkileri bulunan Türkiye’nin zamanında istemesi halinde Seul’ün en merkezi yerlerinden birinde temsilcilik açması rahatlıkla mümkün olabilirdi. Dolayısıyla Türkiye vakit kaybetmeksizin Seul’deki Büyükelçiliğini bir an önce kendine yakışır müstakil bir hizmet binasına taşıması son derece isabetli bir karar olacaktır.
Güney Kore, İstanbul’da yeniden bir başkonsolosluk açmıştır. Hem mütekabiliyet ilkesi gereği hem de ikili ilişkileri daha da yoğunlaştırmak için Türkiye’nin de Güney Kore’nin ikinci büyük şehri olan Busan’da bir başkonsolosluk açması yerinde olacaktır. Böylece Türkiye Güney Kore ile ikili ilişkileri geliştirme adına önemli bir adım atacaktır.
Son olarak ilişkilerin takibini kolaylaştırmak için düzenli üst düzey temas kurulması önem taşımaktadır. Ağustos 2009’da Rusya ve Türkiye arasında mutabakata varıldığı gibi yıllık başbakanlar zirvesi veya en azından bakanlar zirvesi gerçekleştirilmesi, Türk-Kore ilişkilerini sürekli geliştirme adına üst düzey bir siyasi irade beyanı olacaktır. Son olarak Aralık 2009 Güney Kore Başbakanı Han Seung-Soo Türkiye’yeyi ziyaret etmiştir. 2009 veya en geç 2010 yılında Türkiye’den Güney Kore’ye başbakan hatta cumhurbaşkanı düzetind ebir ziyaret gerçekleştirilmesi isabetli olacaktır. 1982’den beri hiçbir Türk cumhurbaşkanının Güney Kore’yi ziyaret etmediği düşünülürse Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Japonya ve Çin’den sonra Güney Kore’yi de ziyaret etmesi Türkiye’nin Doğu Asya politikasına ivme kazandıracaktır.
(Doç.Dr. Selçuk Çolakoğlu, 3 Eylül 2009)