Sadece insanın değil, eşyanın, canlı ve cansız her varlığın, her işin bir hakkı vardır. İşin hakkı verilmezse, o işle bağlantılı bir hak ihlâli doğar. Her ne iş yapılırsa yapılsın, işin hakkı verilmeli, nasıl gerekiyorsa öyle yapılmalıdır. Hak, bir tür çıkar/menfaat gibi algılanmamalıdır. Hakkı böyle algılayan kişiler, bireysel çıkar ile evrensel hak anlayışı arasında ancak bir istismar ilişkisi içerisinde olabilir.
Her türlü değerle ilgili olduğu gibi insan hakkı konusunda da bireysel menfaat devreye girdiği zaman, görüntü ne olursa olsun, işin özündeki sahtekârlık er geç ele verir kendini. Böylesi açıkgözlü davranışlar kısa dönemde toplumda dengeli bir ekonomik ve sosyal düzene mani olur, uzun dönemde ise yanılgı ve hırsın girdabında utanç içinde bırakır insanı. Çevrelerine de zarar verir böyleleri. Özgüveni olmayan kişiler, eğer bir de işlerinin hakkını vermezlerse, her türlü havadan etkilenir, oraya buraya savrulurlar. Toplum zarar görür bundan. Öyleyse, hakkı, basit çıkardan ayırt eden, işinin hakkını veren, sorumluluk bilincinde insana gereksinim vardır.
Başbakanlığa bağlı olarak il ve ilçelerde faaliyette bulunan İnsan Hakları Kurulları, yukarıdaki anlamda insan hakkı ve sorumluluk bilincinin toplumda yerleşmesine yönelik yararlı çalışmalar yapıyor. Örneğin Bursa İl İnsan Hakları Kurulu üyeleri 6 Aralık 2009’da üç ayrı merkezde bu amaç doğrultusunda halkı bilgilendirmek ve olası sorulara yanıt vermek üzere oluşturulan masalarda gönüllü hizmet vermişlerdir. Daha önceki yıllarda Bursa’da kamu personeline ve öğrencilere insan hakları konusunda seminerler verilmiştir. Bunların zaman içerisinde günlük hayatta vatandaş ve kamu görevlileri arasındaki ilişkilere yansıyan olumlu sonuçlarına tanık olmak, işin güzel yanı. Yılmadan çaba göstermek için iyi bir örnek ve gelişme bu.
İnsan hakları kavramının Batıda doğduğu, bizde ise yavaş yavaş artık kavramın yerleşmeye başladığına dair bir kanaat var toplumda, doğrusu, yanlış da değil bu. Herhangi bir kavram ya da yöntem üretiminin nasıl gerçekleştiğini incelediğimiz zaman görürüz ki, bunlar ilgili toplumun sorunlarına çözüm arayışının bir sonucudur. Toplumda ne türden bir sorun gözlemleniyorsa, onunla ilgili bir çözümleyici yöntem ve kavram da meydana geliyor. Bir toplumda insanlar hak ihlâline maruz kalmışsa, orada insan hakkına vurgu yapılması ve kurallar getirilmesi, bilimin de öncelikli görevlerindendir.
İnsanın, her şeyden önce insan olarak tanınıp kabul edilmesi düşüncesi Batı’da bazı badirelerle karşılaşınca, insan hakları kavramı doğup gelişmiştir. İnsan, zamanla kendini gösteren beşerî ilişkiler sürecinde, dünyanın muhtelif bölgelerinde cinsiyet ve sınıf farkından dolayı, eşit koşullarda ve onurlu biçimde yaşama hakkından yoksun bırakılmış, bu ise insan haklarını bir disiplin olarak inceleme konusu haline getirmiştir.
İnsanın, en temel haktan, örneğin eşit koşullarda ve onurlu biçimde yaşama hakkından yoksun bırakılması, çeşitli örneklerle anlatılabilir. Mesela geleneksel Batı toplumunda kadının insan olup olmadığı tartışılmış, köle insan sayılmamıştır. Eski Yunan’da yabancılar “ barbar” olarak kabul edilirdi. Eski cahilî Arap toplumu ile eski Batı toplumu arasında bir fark yoktu bu konuda: Her ikisinde de kadın ve kız çocukları utanç vesilesiydi. Araplar, kız çocuklarını toprağa gömerek öldürürlerdi. Klasik Batı toplumlarında ise genç kızlar, evin dışında, odunluk veya ahır gibi ek binanın bir köşesinde yatarlardı. Böylece onların bir an önce evi terk etmeleri için zemin hazırlanırdı. Kızlar, evleneceği bir kişi bulunca, onunla anlaşarak, çekip giderdi. Daha sonraki dönemlerde de farklı düzeylerde hak ihlâlleri görülmüştür.
İnsan hakları konusunda ilk yazılı belgelerin bu hak ihlâlinin yaşandığı yerlerde kendini göstermesi, doğaldır. Örneğin 1215 tarihli Magna Charta Libertatum (Büyük Özgürlük Fermanı) İngiltere’de Lordlar’ın baskısı sonucunda Kral’ın kabul etmek zorunda kaldığı bir tür hak bildirimidir. Ama sınırlıdır, bütün toplumu kapsamaz. Sadece seçkinlere tanınmış bir haktır. Aynı şekilde 1776 Virginia Bildirgesi ile 1889 İnsan Hak ve Yurttaş Bildirgesi, Magna Charta ile karşılaştırıldığında, daha geniş içerikli insan hakları belgeleri sayılırlar. Bunların amaçları, çiğnenen insan hakkını korumaktır.
İnsan hakları konusunda en kapsamlı belge, İkinci Dünya Savaşı sonrasında (10 Aralık 1948) Birleşmiş Milletler bünyesinde kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’dir. Bunun birinci maddesi şöyledir: “Bütün insanlar özgür, onur ve hakları yönünden eşit doğarlar. Akıl ve vicdan sahibidirler...”
İkinci madde, bu Bildirgeyi daha önce sözünü ettiğimiz Magna Charta’dan ayırıyor, çünkü insanı çok geniş boyutta ele alıyor: “Herkes, ırk, renk, cins, dil, din, siyasal ya da herhangi bir başka inanç, ulusal ya da toplumsal köken, zenginlik, doğum ya da herhangi bir başka ayrım gözetilmeksizin, bu Bildirge’de açıklanan bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanır”.
Beşinci madde, zamanımızda dünyanın muhtelif bölgelerinde tanık olunan bir durumu yasaklıyor:“Hiç kimse işkenceye ya da acımasız, insanlık dışı veya onur kırıcı ceza ya da muameleye maruz bırakılamaz”.
Ne var ki, bu durum Irak’ta, Filistin’de, Afrika’da, Doğu Türkistan’da ve daha başka yerlerde maalesef bir insan hakkı ihlâli olarak, insanlık suçu olarak bugün hâlâ mevcuttur. O zaman, görüyoruz ki, insan hakları ya da uluslararası hukuk ile ilgili sadece yazılı belgelerin varlığı, çözüm getirmiyor. Asıl gerekli olan, bu konuda dünya çapında bir duyarlılığın ve bilincin yönlendirici etkisidir.. Ülke ve dünya barışı için gerekli bu.
Aslında, insan hakkı, barış demektir. Önce, birey kendisiyle barışı sağlamalı, kendini tanımalı ve bunun için gerekenleri yapmalı. Bu, bilgilenmeyi, iyi ve doğru olanı aramayı gerektirir. İyi ve doğru olan bulunursa, hak ihlâli de olmaz. İnsanın başkalarıyla birlikte barış ve karşılıklı güven içinde yaşamasının koşulları ve zemini oluşursa, orada insan hakları da en bariz biçimde kendini gösterir. Hatta o zaman “insan hakları” gibi kavramları kullanma ihtiyacı bile doğmaz. O, yaşanılır, yaşatılır.
İnsan hakları, yaşanıldıkça, yaşatıldıkça güçlenir. Bazı normatif ve biçimsel düzenlemeler, her zaman insan haklarının geliştirilmesine yardımcı olmayabilir. Bunu biz yapmalıyız. Toplum, kendi içinde konuşarak, hak ve sorumluluk bilinciyle hareket ederek, insan haklarının gelişmesi için çalışabilir. Aklın yol göstericiliğinde ve gönüllü olarak insan hakkını gözetmeliyiz.
İnsan hakkında, gönüllülük esastır. İnsan hakları; zorla dayatılan değil, aranılan ve benimsenen değerler olduğu ölçüde, toplumda barış ve istikrarın da temelini oluşturur. Bunun için ise araştırmak ve bazı şeylerin farkında olmak durumundayız. Örneğin Avrupa Birliği’nin tam üyelik sürecinde insan haklarıyla ilgili taleplerini de sorgulayabiliriz. Yararlı olanlara sıcak bakabilir, iyi görmediklerimizi reddedebiliriz. Ama bunları bilerek yapmalıyız.
Bugün “insan hakları” adı altında getirilen ilkelerin, tarihsel ve kültürel anlamda bizim için ne ifade ettiğini de iyi bilmek zorundayız. Bunu bilirsek, hadiselere daha serinkanlı ve komplekssiz bakarız. Mesela yukarıda değinilen insan hakları belgelerinin çoğu daha hiç ortada yokken, 1478 yılında Fatih Sultan Mehmet’in Bosna ve çevresinde yaşayan Hıristiyan ahalinin özgürlük ve güvenlik içinde varlığını sürdürmesi için ilan ettiği Ferman, hem genel anlamda bir insan hakları belgesi sayılır hem de bir siyasal kültür zemininde insan haklarını uygulayan geçmişe ışık tutar. Bunu görmek, çok önemlidir.
İnsan hakları, aynı zamanda, başkalarıyla birlikte yaşama zorunluluğunun da bilinmesini gerektirir, herhangi bir ülkede ya da dünyada tek başına yaşanılamayacağının idrak edilmesiyle gelişir. Buna, doğayı ve çevreyi koruma yükümlülüğünü de ekleyebiliriz.
İnsanın doğasının ve onurunun korunması da bir insan hakkı sorumluluğudur. İnsan onuru çiğnenerek ürün pazarlanması da bir anlamda insan hakkı ihlâli sayılır. Bu ürünler alıcı bulmazsa, firmalar ve reklamcılar da insan haklarına riayet eder. Birbirini takip eden bir etkileşim söz konusu. İnsanın, hakkını ararken, gerektiğinde özveri ve feragati de mümkün kılan bir değerler sistemine önem ve öncelik vermesi, insan hakları içeriğinin esasını oluşturur.
(Prof. Dr. İbrahim Canbolat, Uludağ Üniversitesi Uluslararası ilişkiler Bölüm Başkanı)