ENGLISH
30.07.2010
Ana Sayfa » AmerikaGeri Dön «

Erdoğan Obama'ya Ne Söylemeli?

07.12.2009 11:34:20

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Başbakan Erdoğan kritik bir dönemde resmi bir ziyaret için ABD’ye gidiyor. Aslında bu ziyaret, Başbakan Erdoğan’ın Beyaz Saray’a gerçekleştireceği üçüncü önemli ziyaret olacak. Geçmişteki iki ziyaret de hem Erdoğan’ın siyasi kariyeri hem de hem de Türk-Amerikan ilişkileri açısından son derece önemli sonuçlar doğurdu. Bu ziyaretin de iç ve dış politikada önemli sonuçları olacağına hiç şüphe yok. Hatırlamak gerekirse, Erdoğan’ın ilk ziyareti 3 Kasım seçimlerinin hemen ertesinde kendisi henüz milletvekili dahi ol(a)madığı bir dönemde, Ak Partinin genel başkanı sıfatıyla Aralık 2002’de gerçekleşmişti. Washington’da neo-con’lar güçlerinin zirvesindeydi ve Bush yönetimi Irak’ı işgal etmeye hazırlanıyordu. Bu nedenle de Türkiye’nin desteğine ciddi ihtiyaçları vardı. Erdoğan ise iç siyasette yaşadığı engellemeleri ve meşruiyet sorunlarını aşabilmek için, başta ABD olmak üzere batılı başkentlerde “Türkiye’nin gerçek siyasi lideri” sıfatıyla destek arıyordu.

Bush yönetimi Erdoğan’ı Beyaz Saraya davet ederek Ankara’ya gerekli siyasi mesajları gecikmeden verdi. Bunun karşılığında Abdullah Gül Başbakanlığındaki Ak Parti hükümeti bir savaş durumunda ABD’nin kullanmayı düşündüğü bazı üslerde modernizasyon çalışmalarına izin veren birinci tezkereyi TBMM’den geçirdi. Ancak uzun müzakerelerden sonra 1 Mart tezkeresinin (ikinci tezkere) TBMM tarafından kıl payı reddedilmesiyle, iyi başlayan Ak Parti-ABD ilişkileri yol kazasına uğradı; Türkiye-ABD ilişkileri ise dibe vurdu. 

 Erdoğan hükümetleri döneminde Türkiye ve ABD arasındaki en gergin ilişkiler 2003-2007 arasında yaşandı. Süleymaniye olayı, PKK saldırılarının başlaması ve Ergenekon davasının konusunu oluşturan ve kamuoyunca sonradan öğrenilen bir dizi darbe girişimleri, gerginleşen Türk-ABD ilişkilerinin iç ve dış siyasetimize yansıyan önemli olayları olarak okunabilir.

Zor geçen bu süreçte yine de kabul etmek gerekir ki, Türkiye ve ABD arasındaki kurumsal ilişkiler hiçbir zaman tam anlamıyla kesilmedi. Örneğin Irak’taki Amerikan ordusunun lojistik destek ihtiyacı için Türk limanlarının kullanılmasına izin verildi. Irak’taki istikrara katkı sağladı. Örneğin, 2005 seçimlerinde Türkiye Sünni kesimlerin siyasi sürece katılmaları ve yeni Irak hükümetinin oluşumu için aktif destek verdi. Buna karşın, Bush yönetimi de her fırsatta Türkiye’nin AB üyeliğini destekledi. Ermeni soykırımı iddialarının Amerikan kongresinden geçmesine izin verilmedi. Ancak Türkiye’nin Kuzey Irak’taki PKK yuvalarına karşı hava ve kara operasyonları düzenlemesine izin verilmedi.

 İç siyasette Ak Parti’nin yaşadığı en önemli dönüm noktalarından biri sayılan Cumhurbaşkanlığı krizi ve 27 Nisan e-bildirisi sırasındaysa, ABD Ak Parti ve ordu arasındaki ilişkilerde son derece ihtiyatlı ve mesafeli bir tutum takındı. AB ülkelerinin tersine, Washington’un Türkiye’nin demokratik istikrarı konusundaki bu ikircikli tutumu Ak Parti liderliğince dikkatle not edildi. Bu arada Hudson enstitüsünce düzenlenen ve bazı üst düzey Amerikalı siyasiler ile Türkiye’den üst düzey generallerin de katıldığı ve muhtemel darbe senaryolarının tartışıldığı toplantının içeriğinin Türk medyasına yansıması, Türkiye’deki demokrat kesimlerde ve iktidar çevrelerinde ABD’ye karşı derin bir güvensizlik yarattı.

Ancak 22 Temmuz 2007 seçimlerinde Türk halkının yüzde 47 gibi bir çoğunlukla demokrasiden yana tavır koyan bir siyasi irade sergilemesi ve Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığına seçilmesi Washington’un Ak Partiye ve Türkiye’ye bakışını değiştirdi. ABD’de yaklaşan 2008 seçimleri öncesinde Irak’tan çıkış stratejisini açıklayan ve Irak’ta istikrar arayan ABD, bölgedeki prestiji giderek artan Türkiye ile yeni bir stratejik işbirliğinin zorunluluğunu fark etti. Açıkça ABD için, artık Türkiyesiz bir orta doğu denklemi kurmak mümkün görünmüyordu. 

İşte Kasım 2007’de gerçekleşen Erdoğan’ın ikinci Beyaz Saray ziyareti tam da böyle bir siyasi atmosferde gerçekleşti. Seçimlerden zaferle çıkan ve iç siyasetteki darbe girişimlerini bertaraf eden Başbakan Erdoğan, Başkan Bush’la başarılı bir siyasi pazarlık yaptı. Pazarlığın esası şuydu: Türkiye ABD’nin Irak’ta kurduğu yeni Anayasal sisteme destek verecek; kuzey Irak’taki Kürt Bölgesel yönetimini tanıyacaktı. Buna karşın ABD de PKK ile mücadelede aktif destek verecek ve Türkiye’nin hava ve kara operasyonlarına izin verecekti. Üzerinde açıkça konuşulmayan ancak zımnen mutabık kalınan bir konuysa, ABD Türkiye’deki demokrasiyi destekleyecekti. Öyle de oldu.

Erdoğan MGK’nın da tavsiyesiyle Türkiye’nin Irak politikasını değiştirdi. 2008 Haziranında Bağdat’a yaptığı ziyaretle Stratejik İşbirliği anlaşması imzalandı. Kuzey Irak liderliği ile resmi temaslar gerçekleştirildi. İçeride ise sivil anayasa çalışmaları başlatıldı. Komşu ülke Ermenistan’la tarihsel adımlar atıldı. Bu adımların sonucu olarak, Ak Parti hükümeti kendisi aleyhine açılan kapatma davasına karşı, ABD yönetiminin ve uluslararası toplumun desteğini sağlamada pek zorlanmadı. Ergenekon davası konusunda ise ABD hukuki sürece sessizce destek verdi.

Obama Yönetiminin Türkiye Algısı

 Bush döneminden farklı olarak Obama yönetimi, değişen uluslararası güç dengelerini ve Türkiye’nin yükselen bölgesel gücünü daha iyi anlamış görünüyor. Göreve geldiğinin 75. gününde Obama’nın Ankara’yı ziyaret etmesi bunun açık göstergesi olarak okundu. Şimdi Erdoğan’ın üçüncü Washington ziyareti böyle bir atmosferde gerçekleşiyor. Obama’nın Başkan olarak önünde en az üç yılı var. Erdoğan ise bir yıl sonra yeni bir seçime girecek. Muhtemelen kafasında 2012 Çankaya senaryosu da var. İçeride önemli reformları gerçekleştirdi. Şimdi Kürt sorununa demokratik çözüm bulmak için cesaretli bir adım attı; ancak hem kendi siyasi kariyeri hem de partisi adına netameli ve kritik bir sürece giriyor. Kürt açılımı konusunda içeride ciddi bir siyasi muhalefet ve toplumsal dirençle karşı karşıya.

Buna karşın, Türkiye uluslararası arenada ve özellikle bölgesinde hiç olmadığı kadar güçlü bir aktör haline geldi. Davutoğlu’nun fikri önderliği ve Erdoğan’ın siyasi karizması ve iletişim gücü ile Cumhurbaşkanı Gül’ün dış politika tecrübesi son beş yılda Türkiye’yi orta doğunun süper gücü ve dünyanın da önde gelen küresel aktörlerinden biri haline getirdi. BM Güvenlik Konseyinin gündemindeki en kritik konuların hemen hepsi Türkiye’nin yakın çevresinde yer alıyor. Irak, İran, Suriye, Filistin, Afganistan ve Pakistan gibi dünyanın şiddet ve çatışma noktalarındaki ülkelerle sağlıklı ve sonuç alabilir ilişkiler geliştiren tek ülke Türkiye. Dahası, İsviçre’deki minare referandumunun gösterdiği gibi İslam ve Batı arasındaki ideolojik ve kültürel çatışmayı besleyen siyasi gerginliklere karşı, Türkiye’nin gerçekleştirdiği medeniyetler ittifakı gibi barışçı ve yaratıcı Türkiye’nin uluslararası politikadaki saygınlığı giderek güçlendiriyor.

Üstelik Kosova’dan Lübnan’a kadar pek çok çatışma noktasında Türkiye uluslararası barış adına elini taşın altına koymaktan çekinmiyor. Türkiye dünyada diyalog, barış ve adalet ilkelerini savunarak BM Güvenlik Konseyi üyeliğine de seçilmiş bulunuyor. 

Başkan Bush’un tek taraflı (unilateralist) dış politika anlayışına karşı, “çok taraflılığı” savunarak iktidara gelen ve küresel barışın ancak bölgesel müttefiklerle işbirliği yapılarak sağlanabileceğine inanan Obama yönetiminin politik hedefleri ile Erdoğan’ın demokratik duruşu ve Davutoğlu’nun dış politika anlayışı büyük ölçüde örtüşmektedir. Denilebilir ki, Türkiye’nin Başbakanı olarak Erdoğan’ın Washington’a karşı siyasi pazarlık gücü, hem yedi yıllık kendi iktidar dönemi için hem de Türkiye’nin yarım asırlık geçmişine göre en yüksek olduğu bir noktada bulunuyor. Peki, bu görüşmede Erdoğan gündeme gelmesi muhtemel konularda Obama yönetimine ne söylemelidir?

Afganistan: Erdoğan için Kürt açılımı konusu ne ifade ediyorsa, Obama için de Afganistan onu ifade ediyor. Afganistan’da gelecek bir yılda ABD’nin göstereceği başarı Obama’nın başkanlığının geleceğini belirleyecek. Washington’un Türkiye’den talebi açık: Afganistan’a muharip güç gönderilmesi. Bu konuda Erdoğan ABD’ye hareket ederken Türkiye’nin tavrını da açıkladı. İşbirliğine evet, ama Talibanla savaşmaya hayır. Erdoğan Obama’ya bunun gerekçelerini iyi açıklamak zorunda. Türkiye’nin temel argümanlarından biri şu olmalıdır. Türkiye, İslam ülkelerindeki farklı gruplar arasında güvenilir bir arabuluculuk misyonu benimsemiştir. Bunu Hamas-El Fetih arasındaki ihtilaflarda ve Irak’taki farklı siyasi hizipler arasındaki görüş ayrılıklarının giderilmesinde başarıyla kullanmıştır.

ABD, Afganistan’da kalıcı barış kurabilmek bir noktada Talibanla temas kurmak ve hatta masaya oturmak zorunda kalacaktır. Afgan halkı ile güçlü tarihsel ve kültürel bağları bulunan Türkiye Afganistan’da ulusal birliğin ve barışın sağlanması için kritik bir rol oynayabilir. Bu nedenle Türkiye cepheden uzak kalmalı, ama lojistik ve kalkınma projelerinde görev almalıdır. Gerekirse bu amaçla asker sayısı artırılabilir.

İran: İran Obama için de kritik bir konudur. Nükleer silah üretmesi engellenmelidir. Obama yönetimi savaş kadar diplomasinin de başarı şansı olabileceğine inanmaktadır. Nixon’un Çin açılımı gibi, şartlar olgunlaşırsa Obama’nın İran açılımı mümkün olabilir. Burada Erdoğan’ın Türkiye’nin tutumunu açıkça ABD’ye iletmelidir. Türkiye, İran’ın barışçıl amaçlarla nükleer teknoloji geliştirmesine saygı duymaktadır.

Ancak nükleer silahların yayılması bölgede güvenlik kaygılarını artırır. Ancak güç kullanılarak İran’ın nükleer silah üretme emelleri engellenemez. İran’a güvenlik garantileri sağlanarak ve dünya ile ilişkilerini geliştirme fırsatı sunulması karşılığında nükleer silah üretiminden vazgeçirilmeye çalışılmalıdır. Türkiye bu konularda İran’la Batı arasında arabuluculuk görevi yapmaya hazırdır. Ancak Orta Doğu’da yeni bir savaşa bölge ülkelerinin de Türkiye’nin de tahammülü yoktur. Türkiye İran’ın komşusu ve ticari ortağıdır. Amerika bu konuda Türkiye’yi anlayışla karşılamalıdır.

Irak ve Kürt sorunu: Türkiye Irak’ta barış ve istikrarı desteklemektedir. Demokratik ve güvenli bir Irak’ın en büyük destekçisi Türkiye olacaktır. Kürt Bölgesel yönetimi ve Bağdat, PKK’nın Irak topraklarından çıkarılması konusunda Türkiye ile aktif işbirliği yapmalıdır. ABD de Türkiye’ye istihbarat desteği sağlamaya devam etmelidir. Amerikan askerlerinin Irak’ı terk ederken Türkiye üzerinden sevk edilmesi fikrini destekleriz. Türkiye kendi ülkesindeki Kürtlerin kalbini ve gönlünü kazanmak için demokratik açılım yürütmeye kararlıdır.

Bu süreçte ABD genel anlamda Türkiye’deki demokrasiye ve özelde de açılım sürecine destek vermelidir. Demokratik bir Türkiye Orta doğu’da Batının ve ABD’nin doğal müttefiki olacaktır.

Ermeni açılımı: Türkiye ve Ermenistan arasındaki açılım sürecinin devam etmesi için ABD’nin desteğine ihtiyaç vardır. Özellikle Ermenistan ve Azerbaycan arasındaki Karabağ sorununun çözümü konusunda Erivan ve Bakü’ye baskı yapılmalıdır. Üçüncü ülkelerin Ermeni Soykırımı iddiaları konusunda müdahil olmaları sorunun çözümüne katkı sağamayacaktır.

Özetle, Erdoğan ve Obama’nın siyaset anlayışı ve liderlik kimyası büyük ölçüde uyuşmaktadır. Her konuda tam uzlaşı mümkün görünmese de, Türkiye uzun bir süredir ilk kez Washington’la eşit şartlarda masaya oturmaktadır. Stratejik ortak ya da model ortaklık iddialarının içeriği, somut konulardaki gelişmelere bağlı olarak biçimlenecektir. Bu konuda Erdoğan ve Davutoğlu’nun siyasi liderliği ve Obama’nın yaklaşımı kritik rol oynayacaktır. Ama her halukarda bu ziyaret iki tarafça da “bir başarı hikâyesi” olarak lanse edilecektir.

(Birol AKGÜN, Selçuk Üniversitesi İİBF Öğretim Üyesi)




AMERİKA KATEGORİSİNDEKİ DİĞER HABERLER



SDE, “Türkiye’de İletişimin Denetlenmesi” analizi yayınlandı...
19.07.2010 11:06:02

SDE Başkanı Prof. Dr. Yasin Aktay’ın yeni kitabı “Korku ve İktidar” kitapçılarda...
09.07.2010 09:38:27

SDE "Yeni Rusya" Çalışması Yayınladı...
07.07.2010 11:11:11

"Arap-Türk Sosyal Bilimler Kongresi" 10-12 Aralık 2010 tarihinde gerçekleştirilecektir...
28.06.2010 16:15:43


<Temmuz 2010>
PtSaÇaPeCuCtPz
2829301234
567891011
12131415161718
19202122232425
2627282930311
2345678

Anayasa Paketinin oylanacağı referandumda ne yönde oy kullanırsınız?

Evet
Hayır


Bu site içeriğinin telif hakları Stratejik Düşünce Enstitüsü’ne ait olup 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca kaynak gösterilerek kısmen yapılacak alıntılar dışında önceden izin alınmaksızın hiçbir şekilde kullanılamaz ve yeniden yayımlanamaz. Bu sitede yer alan SDE'nin kurumsal bilgileri ile SDE Akademik Personeli'nin çalışmaları dışındaki diğer görüş ve değerlendirmeler, yalnızca yazarının düşüncelerini yansıtmaktadır; SDE'nin kurumsal görüşünü temsil etmemektedir.
Portal Tasarım ve Yazılım: Omedya