Ancak İkinci Dünya Savaşı içinde her zaman denizaşırı müdahalelerinde bir müttefike gereksinim duyan Amerika, İngiltere’nin arabuluculuğu ve tavsiyeleri sonucu 1941 yılından başlayarak “Ödünç Verme ve Kiralama” yasası çerçevesinde Türkiye’ye yardım vermeye başlamıştır. Kore Savaşı’nda Türkiye’nin gösterdiği fedakârlık onun NATO’ya alınmasıyla sonuçlanmıştır.
Kaplanla yatağa giren adamın başına gelenler gibi Türk-Amerikan ilişkilerinde olumsuz süreçler de yaşanmıştır. Örneğin, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan sonra Türkiye’ye konan silah ambargosu ile Türkiye ile Amerika arasında olumsuz gelişmeler olmasına karşın 1979’da İran’da başlayan Humeyni devrimi ile Ortadoğu’daki iki sütunundan birini kaybeden Amerika hemen Türkiye ile ilişkilerini çeşitli araçlar kullanarak düzeltmiştir. İkinci örnek olarak 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin çökmesi sonucu Türkiye’nin durumu olarak açıklayabiliriz. Sovyetlerin çökmesi, NATO’nun işlevselliğini kaybetmesi sonucu Türkiye’nin önemi Batılı ülkelerin gözünde marjinalleşmiştir.
Bazı Amerikalı yazarlar, ‘tarihin sonu’ gibi varsayımlarla kitaplar yazmışlardır. Ancak coşan Almanya’nın dış politikası ile Yugoslavya’da çıkan ayaklanma ve etnik çatışmaları, Kafkaslarda Azeri-Ermeni, Rus-Çeçen savaşları izlemiş ve barış yapmak üzere olan İsrail’de aşırı sağcılar Başkan İzak Rabin’i vurunca, şeytan üçgeninin ortasında kalan Türkiye’nin önemi artmış ve Amerika Türkiye’yi stratejik ortağı ilan etmek zorunda kalmıştır.
Türk - Amerikan ilişkilerindeki zor dönemlerden biri Başkan George W. Bush döneminde yaşanmıştır. 2003 yılında Amerikan ordusuna Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu topraklarını kullanarak yapılması düşünülen müdahale meclisten geçmeyince Türk - Amerikan ilişkileri, Türkiye’nin bütün uyum çabalarına karşılık gerilimli olarak kalmıştır. Yeni Başkan Obama’nın seçilmesi ve ilk yurtdışı gezisini Türkiye’ye yapması ve Türkiye’den İslam dünyasına olumlu barış mesajları vermesi Türkiye’nin önemini arttırmış ve ilişkilerde bir sıçrama olduğu gözlenmiştir.
Türkiye’nin yeniden Amerika’nın ortaklığına yükselmesindeki etmenlerde konjonktürün değişimiyle olmuştur. Amerika’nın dış politika ekseni Atlantik’ten Pasifik’e kayarken Asya’da Türk Cumhuriyetlerinin bulunması, Türkiye’nin Kafkaslarda Rusya ile iyi ilişkiler içinde olması, Ermeni açılımı ve Türkiye’nin batıya uzanan enerji yollarının üzerinde olması Amerika’nın stratejik çıkarlarıyla uyuşmuştur. Türkiye Afganistan’da Batılı müttefiklerine destek verdiği gibi, Pakistan’a gidip darbe yapılmaması konusunda bu ülkeyi Batı adına uyarabilmektedir. Öte yandan, sağcı Netanyahu hükümetini barışa zorlayamayan ve tutumuyla Arap ülkelerinin güvenini kazanamayan Amerika, - Neo-Con lobi dışında - Türkiye’nin Suriye, Irak ve İran ile yakınlaşmasından ve bu ülkelere itidal aşılamasından memnundur.
Türkiye kendi içindeki demokratik veya Kürt açılımı denen gelişmeleri yaşarken, Irak’tan çekilen Amerika’nın yerini dolduracak bir diplomasi ile Irak’ın Kuzeyi ve Irak Devleti ile yakın ilişkiler kurması yine Amerika’nın çıkarları ile çakışan bir durum oluşturmuştur. Türkiye siyasal ve ekonomik açıdan Ortadoğu’ya açılırken İsrail’in Gazze’deki tutumunu eleştirmesi açıldığı Arap dünyasında kabul görmüştür. Eleştiriye açık olmayan İsrail ise Türkiye’yi ziyaretinde dostluğa devam işareti vermiştir.
Başbakan Erdoğan’ın Washington ziyaretinde tabi ki İran’ın durumu, Afganistan’daki gelişmeler, Türkiye’nin Kürt ve Ermeni açılımları, enerji hatları konusunda son gelinen durum, Aralık ayında Avrupa Birliği’nin bir sonuca bağlayacağı tahmin edilen Kıbrıs meselesi ve sık sık eleştirilen ancak stratejik bir önemi bulunmayan El Beşir konusu kısa da olsa ele alınabilir. Bu sefer sorunlarını çözememiş ve denizaşırı girişimlerinde pek başarılı olamayan Amerika için Türkiye gerçek dost ve stratejik ortaktır.
(Prof. Dr. Hasan KÖNİ, SDE Yönetim Kurulu Başkanı)