ABD’nin, tarihi boyunca sahip olduğunu düşündüğü kendine özgü özellikler, dış politika alanında birbirine zıt iki tavır yaratmıştır: Birincisi, ABD’nin kendi değerlerine göre en iyi şekilde kendi ülkesinde demokrasiyi kusursuz hale getirip, böylece insanlığın geri kalanı için bir ışıldak olarak hizmet edebileceği görüşü, ikincisi ise, ABD’nin değerlerinin, ülkeye, bunları bütün dünyaya yayma yükümlülüğü getirdiği görüşüdür.
Soğuk Savaş sonrası dönemde ikinci görüşün ağır bastığı söylenebilir. ABD hükümetleri “demokratikleştirme” misyonu üzerine kurulu bir dış politika stratejisi uygulamaya çalışmışlardır. Bu misyon sayesinde hegemon olmanın meşruiyet temeli sağlanacak ve rahat bir şekilde askeri önlemleri de içeren dış politika stratejileri uygulamaya konabilecekti. Bu sayede ABD hegemonyasını pekiştirecek güç unsurlarına (petrol, doğalgaz, yeniden yapılandırma rantı, silah satışı, uyuşturucu ticaretinin kontrolü) hakim bir pozisyon yakalayabilecekti.
ABD’nin bu politikasını şekillendiren en önemli unsur ABD’de ve özellikle Washington’daki think tank kuruluşlarıdır. Bir fikrin/teorinin politikaya dönüşüp dönüşmediğini izlemek elbette çok zordur. Fakat teoriler ve varsayımlar eklemlenmiş olsun olmasın karar vericilere rehberlik yapmaktadırlar. Bu çerçeveler olmadan bir ulus için uygun koşullar ya da ulusal çıkarın kendisi uygun bir biçimde tanımlanamaz. ABD’li yetkililer de bu anlayış doğrultusunda dış politikalarını teorik bir zemine oturtma gayreti içinde olmuşlardır. Fakat hemen hemen tüm think tank’lerin hegemonyanın sürdürülebilirliği noktasında yapmış oldukları önemli bir analiz yanlışı olmuştur. Bu yanlış “maliyet unsurunun gözardı edilmiş” olmasıdır.
Evet… Irak’ta petrol vardır ve Irak’a müdahale edilerek Ortadoğu coğrafyası bir korku kültürü içinde ABD güdümlü bir coğrafya haline dönüşebilir. Evet… Afganistan’ın kontrolü Çin’in çevrelenmesi konusunda önemlidir ve yine Afganistan’daki uyuşturucu ticareti ABD kontrolü altında olmalıdır. Fakat tüm bu teorik planlar için ne kadar kaynak ayrılmalıdır? Ülkenin enerjisi bu stratejilere mi kaynaklık etmelidir yoksa gelişen ekonomilerle mücadele konusunda mı bir şeyler yapılmalıdır?
Kısacası Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD, dış politikasını yanlış bir teorik zemine oturtmuştur. Zira kendisi askeri harcamaları nedeniyle her geçen gün ekonomik anlamda güçsüzleşmeye başlarken, Çin, Rusya ve Almanya gibi küresel rakipleri yalnızca ekonomik gelişmelerine odaklanmakta ve her geçen gün güçlerini arttırmaktadırlar. Bu bağlamda, bırakınız Afganistan’a 30 bin asker göndermeyi, ABD’nin bir an önce ülke dışındaki askerlerini geri çekmesi gerekmektedir. Böylesi bir anlayış ABD’nin ulusal çıkarları açısından gerekli ve elzem bir yaklaşım olacaktır.
(Dr. Bilal Karabulut-Kıdemli Araştırmacı-ABD Masası)